BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Yıllarca konuşmadı Kezban...

Yıllarca konuşmadı Kezban...

Recep iki tarafına bakındı dikkatle. Trafik sel gibi akıyordu. Tam paydos saati olduğu için normalin üzerinde bir yoğunluk başlamıştı. Vapur iskelelerinin bulunduğu yerdeki üst geçitten Sirkeci yönüne geçmişti. Karnı açtı.



Recep iki tarafına bakındı dikkatle. Trafik sel gibi akıyordu. Tam paydos saati olduğu için normalin üzerinde bir yoğunluk başlamıştı. Vapur iskelelerinin bulunduğu yerdeki üst geçitten Sirkeci yönüne geçmişti. Karnı açtı. Dudaklarında müstehzi bir gülüş, kollarını abartılı bir şekilde sallayarak devam etti yürümesine. Vilayetin bulunduğu yokuşa doğru yöneldi. İki taraf kırtasiyecilerle doluydu. Aldırmadı bile. Oldum olası okumakla, eğitimle ilgisi olmamıştı. Askerde öğrenmişti birkaç kelime yazıp okumayı. O da heceleyerek ve güçlükle. Yazdığı ise bir adıydı, bir de kolay birkaç kelime... Büyük ve eski bir binanın altında büyük harflerle asılı tabela dikkatini çekti. Durdu. Dikkatle kıstı gözlerini, biraz da yüksek bir sesle hecelemeye başladı: - Ur... Urfa Ke... kebap... kebapçısı... Urfa kebapçısı... Sırıttı memnun olmuş bir tavırla: - Hah! Bu iyi oldu işte. Açlıktan içim kazındı be! Hemen daldı dükkandan içeriye. Siyah pantolonlu, beyaz gömlekli uzun boylu orta yaşlı bir garson hemen yanı başında bitivermişti: - Hoş geldiniz beyim, buyurun... Başını salladı Recep: - Yiyecek bir şeyler getir bakalım dayı! - Ne arzu edersiniz? Çorbalarımız, kebap çeşitlerimiz, tavuk ve ızgaralarımız var... Keyifle yaslandı arkasına Recep. Hayatından oldukça memnun görünüyordu. Bıyıklarıyla oynadı birkaç saniye... - Önce çorba getir bakalım, acılı olsun... Arkadan da bir Urfa kebap... bol acılı o da... Garson onun oturduğu masanın üzerini aceleyle hareketlerle sildi. Formika masalar ıslak bezle temizlenince parlamaya başlamıştı. Servis açıldı önüne Recep’in. Yirmi sene önceki Recep gibi değildi artık. Siyah saçlarının arasında belirgin beyazlar oluşmuştu. Her zaman hain bakışlarla dolu olan gözlerinin altında çizgiler oluşmuş, kırışıklıklar artmıştı. Değişmeyen tek şey dudaklarındaki o müstehzi gülümsemeydi sanki... Çok geçmeden çorbası geldi. İyi bir konuşma yapmıştı bugün. Bir yandan yemeğini yiyor, bir yandan da düşünüyordu. Doğan bey yeterince tedirgin olmuştu. Hele hele muayenehaneden çıkarken söylediği son sözleri duyunca dehşet içinde açılmıştı gözleri doktorun. Sarsıldığı her halinden belli oluyordu. Elleri, dudakları titremiş, yüzü sararmıştı: - Senin oğlanı gitmeden görüp anasının selamını söyleyeyim... demişti. Bu yeterdi Doğan Serdaroğlu’na... Eğer her şey düşündüğü gibi giderse oldukça iyi para kazanabilirdi. Araştırmıştı. Oldukça hatırı sayılır bir doktordu çevresinde Doğan bey. Bayağı güzel para kazanıyor, lüks ve refah içinde yaşıyordu. - Baksana, oğlanın da altında araba var, kendinin de... Ev desen saray gibi... Bizi de görsün bakalım doktor efendi... Kolay değil öyle sıyrılıp kurtulmak. Seneler öncesi elimden kurtuldu ama o kurtuluş mecburiydi. Şansı yardım etti. Recep, Kezban’ın ağabeyini taammüden öldürmek suçundan önce müebbet hapse, sonra da çeşitli indirimlerle yirmi yıla mahkum olmuştu. Bu cezayı çekip tahliye olduktan sonra doğruca köyüne, Hakkari’nin Kuyulu mezrasına gelmişti. Kezban anasından kalan kerpiç evde köylünün, muhtarın yardımıyla yaşayıp gidiyordu... Ne bir geliri, ne yiyecek ekmeği vardı. Beş parasız kalakalmıştı orta yerde. Dilan da çekip gitmişti çocuklarını alıp. Hıdır’dan kalan her şeyi almıştı yanına. Taşınmazları elden çıkarmış, önce Diyarbakır’a göçmüştü. Sonra da kaybolmuştu izi. Kim bilir neredeydi. Kezban bir başına, acılarıyla, özlemleriyle kalmıştı küçücük mezrada... Yirmi senedir hiç konuşmuyordu. Ağzından hiç kimse bir tek kelime dahi duymamıştı Kezban’ın. Köylüsü onu öyle kabullenmiş, çoluk çocuk öyle benimsemişti. Küçük kerpiç evinin içinde ne yaptığını, nasıl yaşadığını kimse bilmiyordu. Çevredekiler iki lokma ekmek getirirlerse karnını doyuruyor, getirmezlerse aç oturuyordu. Sabah erkenden çıkardı evinden. Dağlara doğru yürürdü. Taa öğle namazına doğru bulunur gelirdi gittiği yerden. Birkaç kere çevredekiler onun yüksek bir kayanın üzerinde oturup ağladığını görmüşlerdi. Herkes yarı deli gözüyle bakıyordu zavallı kadına. Tanınmayacak derecede çökmüş, saçları bembeyaz olmuştu. Yaşayan bir ölü gibiydi Kezban.... DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT