BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > ACILI YURDUN İNSANLARI-5-

ACILI YURDUN İNSANLARI-5-

“Sürgün sırasında gırıldık. Gittik aç galdık gırıldık. Vatanımızdan uzak düşdük. Yetmedi bir daha bir daha sürüldük.”



Çok acı çektik oğul Ukrayna’nın Slaryanks çevresindeki köylere ve kamplara yerleştirilen Ahıskalılar’la konuşmalarımız derinleştikçe derinleşiyordu. Sürgün hikâyeleri hepsinde aynı idi. Sürgünü yaşayan içlerinde birkaç yaşlı insan vardı. Abdullah Enser ve İlimdar Dayı. İlimdar Dayı, sürgün olurken 8 yaşındaymış. Bir gecede toplamışlar ve evlerinden göçürmüşler. Önce otobüslere bindirilmişler, sonra 15 kilometre uzaklıktaki Agara istasyonuna götürmüşler. Üç gün burada bekletmişler. Yanlarına hiçbir eşya alamamışlar. Vagonlara doldurulup yola çıkarılmışlar. Bir ay yol gitmişler. Bu yolculuk anını ne siz sorun ne biz anlatalım. Dizinin girişinde verdiğim Halimat Bayramuk’un “İki Kasım Bindokuzyüz Kırküç” romanında anlattıkları İlimdar Dayı’nın, daha sonra konuşan Abdullah Enser’in ve başka evlerde dinlediğim Ahıskalılar’ın göç hikâyelerinin benzeriydi. ÖLEN ÖLÜR Her vagonun bir görevli askeri var. Her vagonda ise 50-60 kişi. İhtiyaç karşılamak bir dert. İnsanlar tren durunca fırlayıveriyorlar. Trene yetişemeyenler oluyor. Onlar öylece kalıyorlar. Akıbetleri meçhul. Veya bir yol bulan, iki gün sonra başka bir istasyonda trene yetişiyor. Bu mağduriyet içinde, açlıktan, hastalıktan, soğuktan insanlar ölüyor. Ölülerini vermek istemiyorlar. İllâ gömülsün istiyorlar, ama asker silahı dayıyor: Vermezseniz vururum. Naçar ölülerini teslim ediyorlar. Gözlerinin önünde cansız bedenler vagonlardan fırlatılıp yazıya atılıyor. Sürgünlerin birçoğunun anasının, babasının, kardeşinin, çocuğunun, eşinin mezarı belli değildir. Sürgün öyle bir şey ki, şimdi bile aileler parça parça. Bir Çiçek Anayla karşılaştım. Çocuklarının her biri ayrı devlette. AHISKALININ ANLATTIKLARI Abdullah Enser de 14 yaşındayken sürgüne yollanmış. Sürgünün bu kadar uzak olacağını bilmiyorlarmış. Demişler ki, Kura ırmağının öbür yakasına geçeceksiniz. Bir müddet yaşadıktan sonra döneceksiniz. Abdullah Enser anlatıyor: “Türkiye ile uruş olacak, siz gırılmayasız. Bir aylık geyiş alın, bir aylık yiyiş alın. Evlerinizin bişeysine degmeyin. Malınız mülkünüz böle galacak. Evleri kitliyacaksız, anahtarı bize vereceksız. Kağıtları yapıştırıyor. Diyor ki, bir aydan sonra siz gelürsüz. Onların içinde Müslümanlar vardı, bir Azerbaycanlı vardı, yanınıza çoh yeyecek alın ki, siz Orta Asya’ya gedeceksiz, gulağımıza söyledi. Bizi köyün kenerine, bir tallaya yıgdılar. Bir yüz seksen tütün ıduk. 20 makine geldi. Her bir makine altı semiya, sekkiz semiya yüklediler. Gettuk Ahıska’dan ağaıya Agara. Agara’ya gettik ki, vagonu düzmüşler. Vagonların ardı yoh, hesabı yoh. Biz Edigon’den geldik. Hangi reyondan geldi, vogonu doluyoyor, kitliyir. Öyle bir dolduruyor ki, ayahta duramazsın. Yarı gecede getirip doldurdı. Prajektirler ışık veriyir. Galktuk. Ula gapıya çıhmah lâzım. Her yer kitli. O esgerde hizmet eden oglanlardan gelmişti bize. Demir penceresini gırdılar. Ordan atleyip vagonu açtılar, şenlik döküldi. Artık dışarı çıhmah lâzım. Agara’da üç gün galduk; vagonun içinde... Üç günün içinde, üç yüz köy miydi, beş yüz köy miydi, vagonlara doldurdular, hazir oldı. Üçüncü gün başladı; atmış, yetmiş vagonu bir poyiz çekip gediyir, çekip gediyir. Tiflis’e gelduk, Tiflis’ten Bakü’ye gelduk. Bir söz çıhtı ki, biz parahoda binip, hı... Gemiye binip, parahodınan denizi geçecik. Oglanlar, gızlar aglamaya başladılar. On bir, on iki saat durduk orda. Sonra başladuk bir kenardan çekip getti. Parahoda bindirmedi. Poiz getti. Diyerler ki, iki paragotu denizde alabora edip bizi yoh ediyirler. Dünye ne der diye ruhsat vermemişler. Dolanup gelduk. 24 sudkada bir dönüm, iki kova çorba veriyordı, can başına 500 gram mıydı, 600 gram mıydı, ekmek veriyordı. Özbekistan’a gış günü gelip düştük. Bozuh evler, aynalar yoh. Bi yandan rüzgâr giyor, o yandan çıkıyor. Peçka yoh, peçka mı dersiniz, soba, soba yoh. Kolhozda, imanlı Müslüman adamlar var da, kime yetirdiyse bulup verdi. Özbekistan can başına 16 kilo tahıl verdi. Öyleynen bişeyler ettik ama çoh adam gırıldı. Aç, aç... Yetmiyir. Bagırıyor evden ki: ‘Acım ben garnım doysa ölmem!’ Kim gotürüp verecak. Gücü olan kolhozların sedirleri, reisleri yardım etti. Bir garı, sabahınan galktı, hiçbişey bulamadı, başladı dilenmeye. Tanış idi. Getti, bir yerde it dişledi onı. Onı alıp banisaya, hastaheye götürdüler. Evinde yedi, sekkiz yaşında bir gızı, dört yaşında bir oglı var ıdı. Gocası esgerde. Öldi getti de gocası. Üç gün banisada gendine geliyir. Aglıyor, diyor, evimde benim iki çocugum var ıdı. Çolaklıya çolaklıya geliyor eve ki, oglan böle başını goyup ölmüş de gız sag. Ögle semiyaler oldı ki, dört dene, beş dene can öldi, bir dene galdı. Çoh acı çekduk. Sonra başladuk işlemeye... Kolhozlarda, köylerde... Ekmek gazanmaya başladık. Özbekler bir ekmek bulsa, biz iki ekmek bulduk. Öyle işleduk. Özbekler başladı bizden özenmeğe ki, ha çalışmak böle olur. Özbeklerle eyü anlaşduk. Gardaş olduk.” Bizim Türkçemiz mi temiz, Abdullah Enser’in Türkçesi mi? Arada bunca yıldan sonra, hiç Türkçe kitap okumadıkları hâlde, saldece birkaç Rusça kelime girmiş. Neler bunlar? Poyiz (tren), parahod (gemi), semiya (aile), sudka (bir gün: 24 saat), peçka (soba), banisa (hastahane). ÖZGE YURTTA Mustafa Enser de, İlimdar Dayı da, evinde toplandığımız Vatan Derneği Slaryanks Şubesi Başkanı Sadri Ahmedof ve odadaki herkes “önce vatan!” diyor, sonra bu olmazsa “Türkiye”yi dillendiriyorlar. İlimdar Dayı, Ahıskalılar’ın saygı gösterdikleri bir “aksakal” yani danışılacak kişi. İmam olmadığı zaman namaz da kıldırıyor. Dedi ki: “Biz terezinin tepesine çıktık. Bizim gönlümüzün havf bolduğu Türkiye’den ayrı olmak.” Ardından da ilâve etti: “Osmanlı Türkü olsaydı kanını canını satıp bizi götürürdü.” Bu, Türk devletine bir sitem. Sonra Türk devletinin Ahıskalılar’ı Türkiye’ye getirmek için çıkardığı kanunun muhtevasından bahsedeceğim. Söz yurt özleminden açılınca Abdullah Enser Babür’ün sözünü nakletti: “Özge yurtta şah bolmadan öz yurdunda geda bolman yahşidir.” Yani, başka yurtta şah olmaktansa kendi yurdunda dilenci olman iyidir. Ardından Sadri Ahmedof da Ali Şir Nevaî’nin şu beyitini okudu: “Altın kafes içinde gül bitse Bülbülge âşiyân bolmaz imiş” Bunu da açıklamaya gerek var mı? DEVAM EDECEK
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT