BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bu ümmetin firavunu: Ebu Cehil

Bu ümmetin firavunu: Ebu Cehil

Resulullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) bir keresinde karşımıza çıktılar, o gül yüzüyle, o tatlı sesiyle, imana, İslâma çağırdılar. “La ilahe illallah deyin, felaha erin!”



Zarif davet Resulullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) bir keresinde karşımıza çıktılar, o gül yüzüyle, o tatlı sesiyle, imana, İslâma çağırdılar. “La ilahe illallah deyin, felaha erin!” Kaba inkÂr Ebu Cehil, “Eğer bütün bunları, bizi Allah huzurunda tebliğine şahit tutmak için yapıyorsan, yorulma” dedi; “tamam, ben orada, vazifesine sadıktı, dinini anlattı diyeceğim!” Mugîre bin Şu’be (radıyallahü anh) Kureyş liderlerinden... Mahzûmoğullarından... Adı Amr bin Hişâm el-Muğira... Kervan sahibidir, sık sık seyahate çıkar. Yemeyi, içmeyi, eğlenmeyi sever. Alaycı ve asabi bir mizaçlıdır. Ne zaman parlayacağı belli olmaz. Efendimizin “Allah’ım, iki Ömer’den biriyle bu dini kuvvetlendir” duasının muhataplarından biridir. Önceleri Ebû hâkem lâkabıyla anılsa da yanlışta ısrarı yüzünden adı “Ebu Cehil”e çıkar. Bedr Harbinde öldürüldüğünde yaşı 70’i aşar. Oğlu İkrime, kardeşlerinden Seleme ve Haris (Radıyallahu anhüm) Müslüman olur, büyük hizmetlerde bulunurlar. İbn-i Selâm bir Yahudi alimidir, kavmi çok itibar eder ona. Efendimizi gördüğü gibi Müslüman olur... Bir anda. Onu tanıyanlar “iyi ama” derler, “hani uzun uzun çalışmış, sorular hazırlamıştınız?” “Hiç gerek yok” diye fısıldar, “bu güzel yüzün sahibi yalancı olamaz!” * * * Halbuki Kureyşliler Resulullahı daha yakından tanırlar. Dürüstlüğünü, cömertliğini, misafirperverliğini iyi bilir “emin” diye anarlar. Peki nedir bu kin, bu öfke? Nedir bu garaz? O güzel yüzün sahibinden ne isterler acaba? Server-i kainata düşmanlıkta yarışan isimler arasında biri daima önde durur. Amr bin Hişâm el-Muğira. (Ebu Cehil) KİBİRLİ, KİNDAR, KISKANÇ Kureyşliler vakti zamanında Hazret-i İbrahim’in tebliğ ettiği Hanif dinine mensupturlar. Sonra tevhid akidesinden uzaklaşır, Kâbeyi putlarla doldururlar. Lat’a, Menat’a gerçekten inanırlar mı bilmiyoruz ama bu işten para kazanırlar. Arabistan’ın dört bir yanından gelenleri ağırlar, kârlı ticaretler yaparlar. İçlerinden bazıları zenginleşir ve yönetimde söz sahibi olurlar. Bu sözde Karun’ların sözleri kanundur, asar, keser, el koyar, kimseye hesap verme ihtiyacı duymazlar. Kendilerini özel hisseder, avamla muhatap olmazlar. Ha köle, ha hayvan... Halbuki Server-i Kâinat “tarağın dişleri gibi eşit” bir cemiyetten bahsetmektedir. Bundan hiiiç hoşlanmazlar. Ebu Cehil’in başka sebepleri de (!) vardır. Aileden güçlüdür, dediğini yaptırır. Kindardır, sinsidir, kıskançtır. Nitekim düşmanlığın sebebini şöyle açıklar: Biz ve Abd-i Menaf oğullarıyla çekişip dururduk. Onlardan yemek yedirenler, bağış yapanlar çıktı, bizden de... Onlardan şairler, silahşörler, kahramanlar çıktı, bizden de... Onlardan arabulucular, diyet yüklenenler çıktı bizden de... Kabe’nin hicabe hizmetine talip oldular “tamam” dedik, liva hizmetini aldılar, göz yumduk. Nedve hizmetini, sikaye hizmetini nöbetleşe götürdük yıllarca. Onlarla kulak kulağa giden iki yarış atı gibiydik ki “ahir zaman peygamberi bizden zuhur etti” demesinler mi? İşte bunun dengini bulamazdık. Ya kabul etmeliydik, ya inkar! EŞRAF DURURKEN... Müşrikler neyin hak, neyin batıl olduğunun farkındadırlar... Halkı âyet-i kerîmeleri dinlemekten men eder ama kendileri gece hane-i saadet yakınlarına siner, saklanırlar. Fahr-i âlem Kur’an-ı kerim tilavetine başlayınca kulaklarını dört açarlar. Ortalık aydınlanınca birbirlerini görür, ayıplarlar. “Bir daha böyle yapmayalım” der, dağılırlar. Laf işte... Ertesi gece yine orada olacaktırlar. Hem Allahü teala’nın kitabına hayrandırlar, hem de Allah’a (celle celâlüh) meydan okurlar. Nitekim Velid bin Mugire “Ben Kureyş’in önderi değil miyim” diye sorar, “hadi Kur’an bana gelmedi, bari Ümeyye bin Halef’e gelecek olsa...” Aslında görmüş geçirmiş insanlardır, kendilerince soyludurlar. Küfre battıkça basitleşir, Efendimizin kapısına pislik dökecek, yoluna diken serpecek kadar çocuklaşırlar. Namaz kılarken üzerine deve işkembesi atar, kahkahadan kırılırlar. Server-i âlem Mekke panayırında İslâm’ı anlatırken, peşi sıra dolanıp, sırnaşırlar. Eziyet gün be gün artar, kendi adamlarının da iman ettiğini öğrenince çileden çıkarlar. Eza!... Cefa... Habeşli Bilal’e (Radıyallahu anh) yaptıklarını biliyorsunuz mesela... Ebu Cehil Müslüman olan kölesi Zinnure’nin yüzünü gözünü yumruklar, taa ki kadıncağız âmâ oluncaya kadar.?Ama böyle kalmayacak, Allahü teâlânın lütfü ihsanıyla tekrar?kavuşacaktır nura. (Onun için Zinnure denir ya.) Sümeyye validemizi ise kollarından bacaklarından develere bağlatır, hayvanları ters yöne kırbaçlar. Kardeşi Seleme’yi de döver, söver, zindanlara kapar. KUR’AN BAMBAŞKA Münkirler her ne kadar halk arasında Muhammed kâhindir, mecnundur, şairdir, sahirdir deseler de buna kendileri inanmaz. Nitekim Velîd bin Mugîre “Hayır” der, “onun okudukları kâhin fısıltısı olamaz... O mecnun da değildir, akıllı şuurlu olduğu apaçık ortada. Şair de diyemeyiz, çünkü biz şiirin her nevini biliriz. Ne sihir, ne efsun, Kur’an başka... Bambaşka!” Bir akranı Ebu Cehil’e samimiyetle sorar “Ya Amr elini vicdanına koy söyle! Sahi Muhammed yalancı mıdır?” “Hayır” der, “biz ona, henüz bıyıkları terlememişken Muhammed-ül Emin derdik. Şimdi yaşlandı, olgunlaştı, nasıl yalancı diyebilirim?” - Peki seni iman etmekten alıkoyan ne? - Bilmez misin Kureyşin kadınları insanı alaya alır, ardı sıra kıkırdaşırlar. “Koca Amr, Abdulmuttalib’in yetiminin peşine takıldı” derler ki buna dayanamam. Ebu Cehil bir çok mucizeye şahit olur. Bir keresinde Efendimize “avucumdakini bil iman edeceğim” der. Elinden ses gelir “biz küçük taşlarız ya Resulullah!” Ayın ikiye bölünmesini gözüyle görür ama “göz boyadın” der utanmadan. Halbuki kervancılara “o gece n’oldu” diye soracak beklediği cevabı alacaktır: “Ayın yarısı şu yandaydı, yarısı bu yanda!” KAZDIĞI ÇUKURA İnkarcılar zaman zaman Ebu Talib’e gelirler: “Söyle yeğenine, mal istiyorsa mal verelim, para istiyorsa para verelim, güzel kızlarla evlendirelim. Başımıza idareci yapalım hatta... Yeter ki vazgeçsin bu sevdadan.” Resulü Zişan’ın cevabı muhteşemdir: “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseler yine vazgeçmem. Ya Allahü teâlâ’nın dînini yayarım cihana, ya da canımı feda ederim yoluna!” Ve gülünç ötesi bir teklif daha: Ya Ebu Talip sen yeğenini bize ver. Biz de oğullarımızdan yakışıklı becerikli bir genç verelim sana. Ebû Talip “bu da laf mı yani” der, “ben biricik yeğenimi vereyim öldürün, sonra besletmek için çocuğunuzu yollayın bana!” Ebû Cehil arkadaşlarının önündedir. Hem hakkı tanımakta, hem de hakkı inkârda. Bir keresinde secdeye kapandığında Efendimizin başını ezmeye kalkar. İrice bir taşı kaldırır ve put gibi donar. Sorarlar “n’oldu?” -Sormayın karşıma benzerini görmediğim bir canavar çıktı, beni parçalayacaktı az daha!” Bir ara evinin girişine derince bir çukur kazdırır. Aklı sıra Efendimizi davet edecek, içine yuvarlayacaktır. Olacak bu ya çukura kendi düşer yanlışlıkla... Halat sarkıtırlar, merdiven uzatırlar nafile. Bakar olmayacak “Muhammedi çağırın” der “beni o çıkarır ancak!” Efendimiz gelir ellerini uzatırlar, kolayca çekip alırlar. SAVAŞ ÇIĞIRTKANI Hazret-i Hamza yayıyla vurup da başını yardığında adamları mukabeleye kalkar. Onlara “hayır durun” der, “ben bunu hakettim, gereksiz yere yeğenine sataştım, çekilin aradan!” Hazret-i Hamza’nın Müslüman olmasından korkmaktadır zira. Şahsi meselelerini erteleyebilir, geri adım da atar icabında. “Müminleri tecrit edelim, kimse onlara bir kâse süt, bir avuç buğday satmaya!” Ambargo!.. İşte bu ifritçe fikir de Ebu Cehil’in kafasından çıkar. Nitekim yandaşlarını Darünnedve’de toplar ve Efendimiz’i öldürme kararı alırlar. Suikast için her kabileden bir katil ister, böylece kan davasını önleyecek, Haşimoğlulları ile karşı karşıya kalmayacaktırlar. Halbuki Resul-i Ekrem çoktaan aralarından geçmiş, çıkmıştır Sevr Dağına... Mekkeliler kervancılıkla geçindikleri için yolları üzerindeki kabilelerle takışmazlar. Sırf Gıfarlı olduğu için Hazret-i Ebu Zer’i sineye çeker, söylediklerini yutarlar. Halbuki şimdi Medine’nin tehdidi altındadırlar. Hicret edenlerin mallarına el koyduklarına göre onlara da “yol kesmek” gibi bir hak doğar. Bedr öncesinde kervanlarını korumak için silaha sarılmıştırlar. Yolda kafilenin sağ salim Mekke’ye ulaştığı duyulur ve saldırı için sebep kalmaz. Ebû Cehil durur mu? Bu kadar silahlı adamı bir araya toplamışken Efendimizle hesaplaşmaya kalkar. “Dönelim” diyenleri “korkaklıkla” suçlar. Öyle ya Medineliler çok çok 300 kişi çıkarabilirler, üstelik çiftçidirler, dövüşmeyi bilmezler, talimsiz, donanımsızdırlar. Ebu Cehil zaferinden emindir, yanında rakkaseler muganniyeler... Mola yerlerinde sazlar çalar, oynar kızlar. ADSIZ SANSIZ Abdurrahman bin Avf anlatır: Bedrdeydik, iki çocuk geldi “amca sen Ebu Cehil’i tanır mısın?” - Ne işiniz var onunla? - Efendimize pek eziyet etmiş, ahdettik yapışacağız yakasına. “O ara Ebu Cehil’i gördüm devesi üzerindeydi, etrafında fedaileri, çembere almışlar. İşte dedim aradığınız orada. Hızla fırladılar, o kadar ufak tefektiler ki süvarilerin altlarından geçebiliyorlardı pekâlâ. Ebû Cehil’in ayaklarına vurdular. Muhafızlar da onlara saldırdılar.” Hasılı Afra Hatunun iki oğulcuğu Muaz ve Muavviz o şedit kafiri alaşağı etmeyi başarırlar. Düşünebiliyor musunuz ilk defa kılıç tutan, ilk defa cenk meydanına çıkan adsız sansız iki Müslüman... Bu çok ağrına gider, daha da acısı yaralılar arasında yatarken rüzgâra karşı yürümekte zorlanan çelimsiz bir sahabi (Abdullah ibn-i Mesud) onu tanır, göğsüne basar. Bir Ömer olsa gam yemez oysa. Hani bir Ali olsa, bir Hamza olsa... “Sen orada ne arıyorsun koyun çobanı” der, “çıktığın yer yüce bir dağdır haberin var mı?” - Ölmek üzeresin, bırak bu kibirli nutukları! - Savaşı kim kazandı? - Zafer İslam’ındır Elhamdülillah. - Ona söyle “düşmanlığım eksilmedi arttı!” - Yeis ve keder içinde öleceksin yazık sana! Son talebine bakın: “Boynumu omzuma yakın kesin, kafam küçük görünür yoksa!” BİLE BİLE, İNADINA! Fahr-i alem Kâ’be yanındadırlar... Cebrâil aleyhisselâm gelir. Müşriklerin azılılarından Âs bin Vâilin ayağına, Esved bin Muttalib’in gözüne, Esved bin Abd-i Yagvesin başına, Velîdin inciğine, Hâris’in karnına birer işaret koyar. Bunlardan Âs bin Vâil’in tabanına diken batar, deve boynu gibi şişer ve can verir kıvrana kıvrana... Esved bin Muttalib’in ise gözleri kararır, başını dallara çarpar. Abd-i Yagves oğlu o gün Bad-ı semûm denilen mevkie gitmiştir bir bakar eli yüzü kapkara! De ki katran! Telaşla evine dönerse de çoluk çocuğu?tanımaz, içeri almazlar. Çok ağırına gider. Evinin kapısına vura vura kafatasını paralar. Velîd bin Mugîre’nin baldırına bir demir parçası saplanır. Çok uğraşırlar, kan durmaz. Hâris bin Kays ise tuzlu balık yemiştir. Öyle bir hararet basar ki nasıl anlatıla. İçer, içer, içer ve çatlar. Bunların beşi de felaketin sebebini bilir “Muhammed’in Allahı bizi öldürecek” diye haykırırlar. KÖPEKLERİNDEN BİRİNİ Peygamberlik gelmeden evvel Efendimizin kızları Ümmü Gülsüm ve Rukayye, Ebu Leheb’in oğulları Uteybe ve Utbe ile nişanlıdırlar. Henüz düğünleri yapılmamıştır ki Server-i âlem tebliğe başlar. Ebu Leheb ve karısı Ümmü Cemil çok kızar, oğullarını kenara alırlar. “Onlar dinimizden döndüler, Muhammed’in kızlarını boşayın ki” derler, “kimsenin yüzüne bakamasınlar!” Uteybe boşamakla da kalmaz gider Efendimize sataşır. Hatta iter, kakar, mübarek gömleğini yırtar. Fahr-i âlem çok kırılır, “Dilerim Allahü teâlâ köpeklerinden birini üzerine salar” buyururlar. Ebu Leheb bunu işitince kül kesilir, oğlunun akıbetini beklemeye başlar. Birkaç gün sonra içinde Uteybe’nin de bulunduğu bir kervan Şam’a doğru yola çıkar. Zerka denilen mevkide konaklamışlardır ki bir aslan etraflarında dolanmaya başlar. Uteybe başına gelecekleri hisseder “bu aslan beni arıyor” der “Muhammed’in söyledikleri çıkacak!” Arkadaşları Uteybe’yi aralarına alırlar. Korkma derler burada bu kadar silahlı adam varken yaklaşamaz. Sen yüzünü beze sar ve yat. Gecenin ilerleyen saatlerinde aslan gelir, koklaya koklaya Uteybe’yi bulur ve dişlerini beynine geçirip cehenneme yollar. Ebu Leheb buna hiç şaşmaz. “Söylemiştim” der, “olacak!” BEKLENDİĞİ GİBİ... Uteybe, bir aslan tarafından parçalanacağını adı gibi bilir, iyi de kaç kaç nereye kadar?
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT