BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Padişahlar yerli kumaş giyerdi

Padişahlar yerli kumaş giyerdi

Yabancı tekstil ürünleri kullanmanın moda olduğu son dönemde Sultân Abdülazîz Han, ithal kumaş ve ayakkabı kullanan paşaları uyarmıştı



Osmanoğullarının hanedan rengi kırmızı’dır. Daha doğrusu, Selçukoğullarının ve Gök Tanrı dinindeki Türk hanedanlarının da rengi kırmızıdır ki, Mete’den kut alarak indiklerini gösterir. Oradan bayrağımızın rengi olmuştur. Ama padişah, tercihen beyaz kumaştan elbise giyerdi. Nitekim 17. asırda Fransız gezgini ThÈvenot (Tevno) bu hususu dikkatle belirtir (p.165: Le Grand Seigneur estoit vêtu de blanc, comme il l’est presque toujours). Osmanlı padişahı yerli kumaş giyer ve kullanırdı. Yabancı tekstil sanayi ve san’atının artık bizi iyice etkilediği son dönemde bile Sultân Abdülazîz (1861-76), ithal malı kumaş ve ayakkabı kullanan paşalarına karşı küçümsemesini açıklamış, kendisi daima yerli kumaş giymiştir. Öldürüldüğü zaman üzerinden çıkartılan kanlı çamaşırların Rize bezi olduğu görülmüştür, şimdi Topkapı Sarayı’ndadır. Padişahın kullandığı havlu, peştamal, hamam takımları Selânik ve Karaferye şehirlerimizde dokunurdu. Çamaşırlık kumaşları ise Trabzon ve Rize’de. Ankara’da çok özenli şekilde padişah ve hanedan için beyaz ve çeşitli renklerde şal ve sof imal edilirdi. Fâtih’ten önceki (1451’den önce) padişahlar yalnız kavuk değil, börk de giyerlerdi. Bir çeşit basık ve tüylü kürk kalpaktır. İslâm’dan önce Türk millî başlığıdır. Sarık ve kavuk, İslâm dönemimizde, İranlılardan ve Araplardan alındı. Fâtih’in babası İkinci Murâd’ın (1421-51) börk giydiğini, huzuruna çıkan Burgondiya (Fransa) elçisi Bertrandon de la BrocquiÈre (Brokier), Fransızca sefâret-nâmesinde yazıyor. İkinci Mahmûd’un (1808-39) fes inkılâbından önce padişahın başlığı kavuk idi. Ortasından tepeye doğru taşan balıkçıl tüyünden sorguç, küçük bir devletin hazinesine eş değerde mücevherlerle bezenirdi. Topkapı Sarayı’nda örnekleri var. Tanzimat döneminde padişah, fesinin üzerine de böyle sorguç taktı. 1826 radikal inkılâbından (açılımından) sonra padişah, mülkiye memurlarımız gibi giyindi ve 1924’e kadar böyle devam etti: Pantolon, İstanbulin (İstanbul tarzı) denen uzun ceket, fes, çoğunlukla kapalı yaka, içine ipek gömlek (kravat ve papyon hiç yok). Hâkan-Halîfe, istediği zaman askerî üniforma giyebilirdi: Müşîr (mareşal) veya bahriye müşîr (büyükamiral) üniforması. Sürekli askerinin ve donanmasının içinde bulunan Sultân Azîz, sıkça giydi. Sultân Abdülhamîd çok az. Sultan Reşad az fazla. Gündelik kıyafeti ile padişahın, sıradan bir İstanbulludan farkı yoktu. Ancak törenlerde, vezirler, müşirler gibi bütün nişanlarını değil de, yalnız birini, bazen ikisini takar, göğsünü nişanlarla doldurmazdı. Klasik dönemde padişah, ferve-i beyzâ denen kafdan giyerdi. Düğmeleri elmastı. Muharebe meydanında ince çelikten zırh, üzerine kürk giyiyordu. Sefer (savaş), merasim (tören), harem, selâmlık kıyafetleri ayrı idi. Kapaniçe denen kürkü siyah tilki idi. Bu kürkü başkasının giymesi saygısızlıktı. Başta samur (mink, vizon), çeşitli kürkler de giyerdi. Beyaz ziblin ve ermin, tercih edilirdi. Kürk tabiatiyle kış mevsimine mahsustu. Padişah, silâh olarak yalnız hançer ve kılıç taşırdı. Modern dönemde hançer bırakıldı. Her iki silâh da tören ve savaş kıyafetlerine mahsustu. Gündelik çalışmasında kılıç kuşanmaz, kuşağına hançer sokmazdı. Hançer ve kılıçlar, bükülebilir, kırılması çok zor, iyi su verilmiş, belirli ustaların elinden çıkmış (bazıları imzalıdır) çelikten yapılırdı. Üzerine padişahın adı kazılabileceği gibi, âyetlerin işlendiği de çoktur. Bilhassa Topkapı Sarayı’nda, padişahların, çoğunun epey sayıda olmak üzere kılıç ve hançerleri vardır. Hançer ve kılıç kabzası altın üzerine murassâ (mücevher kakılmış) idi. Kınlarında da mücevher görülür: Elmas, zümrüt, yakut, gökyakut, zeberced, sarı yakut, fîrûze kullanılmıştır. Kılıç ve hançer altın ise, sadece törenlerde kullanılacağı anlaşılır. Savaşta daha kesici olan çelik kullanılmıştır. Bizzat savaşan ve ordularına komuta eden son padişah İkinci Mustafa’dır (1695-1703). Sonrakiler kılıç ve hançerlerini, törenlerde haşmet alâmeti olarak taktılar. Bir padişah kapaniçe kürkünde her bir çift çaprazın 230’ar elmas ve her düğmesinin 3 elmas, serâser denen 7 çift ve mücevherlerle bezenmiş atlasla kaplı olduğu görülür. Diğer bir kapaniçe, her çift çaprazı 26’şar elmaslı ve her düğmesi 6’şar elmaslı, serâser kaplaması cenkârî (limon küfü rengi), minekârî 9 çift altın çaprazla kaplanmıştı. Bir diğerinde 36 ve düğmeler 9’ar elmaslı idi. Bir başkası sırma (altın iplik) çaprazlı, her düğmesi müşebbek (kafesli) beyaz mine üzerine 3’er gökyâkutla 1’er elmaslı. Kaplaması sof, 7 çift çaprazlı, her çaprazı elmaslı ve kakum kürklü idi. Bu kıyafetler klasik döneme aittir. Sultan Mahmud’dan itibaren, 2 oğlu ve 4 torunu, memurlarımız ne giyiyorsa aynı kıyafetle yetindiler. Başları açık olmaz, daima fesli idi. Ancak törenlerde, elmaslı zümrütlü sorguç ve nişanlar takmış, kılıç kuşanmışlardır. II. ABDÜLHAMÎD’İN ARABASI YAĞMALANDI Padişahlar, klasik dönemde (Sultan Mahmud öncesi) mücevherlere boğulmuş koşumlu atlara binerlerdi. Birkaç düzine at, rikâb-ı şâhâne’ye mahsustu, başka kimse binemezdi. Tanzimat’ta padişahların at yerine saltanat arabası kullandıkları da olurdu. İkinci Abdülhamîd’in altın levhalarla kaplı saltanat arabasının bu levhaları 1909 Yıldız yağmasında, kapanın elinde kaldı. Sultan Reşad ve Sultan Vahîdeddin, basit arabalara bindiler. Arabalar üstü ve yanları açıktı. Halk padişahı yakından görür ve padişah, halkı elini başına götürerek selâmlardı.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 106303
    % 0.32
  • 3.9032
    % -0.75
  • 4.6246
    % -0.25
  • 5.1975
    % -0.49
  • 162.199
    % -0.38
 
 
 
 
 
KAPAT