BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > EVVEL ZAMAN/ Taç giyen iskelet

EVVEL ZAMAN/ Taç giyen iskelet

Kölelerin sırtında taşınan tahta, şahane elbisesi göz kamaştıran, sadece kafatası ve elleri açıkta bırakılmış bir iskelet oturtulmuştu. Onu, katedralde düzenlenen törenle Portekiz kraliçesi ilân edecek ve huzurunda saygıyla eğileceklerdi.



000 yılına girdiğimizden bu yana, ülke gündeminde ölüler var. Zemini kazılarak mezara dönüştürülmüş evlerden çıkarılan cesetler ve kırsal arazideki gizli sığınaklarda bulunan iskeletler... Türkiye, böylesine bir vahşeti ne gördü, ne de tarihinde yaşadı. Sırra kadem basarak ortadan kayboluveren insanların, günün birinde iskelet halinde zuhur etmelerine hangi yürek dayanır? Üstelik, işkence serilerinden geçip inim inim inleyerek can verdikleri öğrenilirse?.. Neyse, yarayı kaşımayalım ve aradan “iskelet” kelimesini çekip çıkararak, onunla ilgili inanılmaz bir olayı anlatalım. Bu, benzetme yerindeyse “ikbale erişen iskelet”in hikâyesidir. Karnaval değil, gerçek tören Altı buçuk asır kadar önce Portekiz, hem alabildiğine muhteşem, hem garabetin daniskası bir törene sahne oldu. Eski başkent Coimbra’yı Lizbon’a bağlayan yolda, iki taraflı olarak omuz omuza vermiş binlerce meşaleli adam sıralanmıştı. Bunların arasından, 10-15 kölenin sırtladığı bir tahtırevan ağır ağır geçiyor, onun arkasından kalburüstü bütün devlet ricali, kilise kıyafetlerini giyinmiş piskoposlar ve asiller sınıfı mensupları yürüyordu. Eğer ne olup bittiğinden habersiz biri bu kalabalığa yaklaşmış ve tahtırevanın içine bakmış olsaydı, pek muhtemeldir ki şeytanın marifeti bir rüya gördüğünü sanırdı. Çünkü, mücevherlerle süslü bir elbise üstünde, uzun sarı saçları dökülmemiş bir kuru kafa yükseliyordu. Ve koltuk kenarlarına oturtulmuş, yüzükleri ışıldayan parmaklarda bir dirhem et yoktu. Kısacası, bu azametli taht sahibesi, düpedüz bir iskeletti. Lizbon’a kadar kilometrelerce yol kateden kafile, şehir caddelerinde tanıtım turları atmayı da ihmal etmedi. Halk, şüphesiz katıla katıla gülme duygularını güçlükle bastırarak, tahta kurulmuş cismi “yaşa, varol” nidalarıyla teşyî ediyordu. Nihayet katedrale varıldı. Orglardan yayılan müziğin eşliğinde, papaz efendilerin dualarıyla, saygıdeğer iskelete kraliçelik tâcı giydirildi. Bilumum devlet erkânı, ruhanî liderler ve asiller gürûhu onu selâmlayarak görevlerini tamamladılar, eğilerek ayrıldılar. Kraliçe, artık özel dairesinde istirahate çekilebilirdi. Bu özel daire, kraliyet hazinesine yüklü bir fatura çıkarılarak Alcobaca kilisesinde kurulmuş mükellef, müzeyyen bir mezar idi. Veliahdın gizli karısı Bütün o insanlar, daha doğrusu Portekiz’in seçkinler tabakası toplu cinnet mi geçiriyordu? Elbette hayır... Onları böylesine geniş kadrolu bir komedinin oyuncuları haline getirmek için, dediği dedik, emrine kayıtsız şartsız boyun eğilir, kudreti tartışılmaz bir delinin mevcut olması lâzımdı. O deli de, Portekiz tahtına yeni oturan kral 1. Pedro idi. Peki, hangi sebeple ve nasıl aklını yemişti Pedro?.. Malûmdur, kraliyet aileleri arasındaki izdivaçlar, genelinde siyasî hesaplar üzerine oturtulur ve ittifak arayışlarının temelini teşkil eder. Pedro da, henüz 14 yaşında iken, böyle bir anlayışla başgöz edilmiş, Aragon prensesi Constanze ile dünya evine sokulmuştu. Ama, delikanlılık çağına bile erişmemiş olan veliahd, karısını sevememişti. Onun yerine, eşinin nedîmeleri arasında yer alan, lepiska saçlı, iri mavi gözlü bir kıza, İnez de Castro’ya tutulmuştu. Eh, gönül ferman dinler mi?.. Constanze’ın bir erkek çocuğu doğurduktan sonra ölüvermesi, Pedro’ya neredeyse bayram sevinci yaşattı. Çünkü, sevdiği kızla hayatını birleştirmesi için görünürde engel kalmıyordu. Ne var ki zalim baba IV. Afonso, siyasî açıdan hiçbir yararı olmayacak, belki zarar bile getirecek böyle bir evliliğe asla razı değildi. Dolayısıyla, Pedro’nun gizli nikâh kıydırmaktan başka çaresi kalmıyordu. O da öyle yaptı nitekim. Kilise defterlerine geçen nikâh akdini açıklamayı babasının ölümü sonrasına tehir ederek, İnez’in kocası oldu. Onu Coimbre sarayına yerleştirdi ve arada bir kaçamaklar yaparak görebildi. Bu evliliğin meyveleri üç kız, bir erkek çocuktu. Saray bahçesinde cinayet Pedro, yıllarca babasını oyalamayı başaracak, seçme prenses adaylarını birer bahaneyle yanından uzaklaştıracak ve ikinci bir kadınla evlenmeyecekti. Ama, zaman içinde bunun sebebini öğrenmeyen kalmamıştı. Bizzat kral Afonso da... Günün birinde, Kastilya’dan akıp gelen mülteci kafileleri, Lizbon sarayına endişe bulutları indirdi. İnez’in erkek kardeşleri de Portekiz’e sığınmışlardı ve bunların, Pedro’nun ilk evliliğinden doğan Ferdinand’a sukisat düzenleyeceği şayiaları çıkmıştı. Kızkardeşlerinin doğurduğu oğlancığa that vârisliği şansını kazandırmak için... Gerçi, böyle bir hazırlığa dair elle tutulur ne bir delil, ne ipucu vardı; ama ah, taht çevresini örümcek ağı gibi sarmış o kötü niyetliler... Habire Afonso’nun vehmini gıdıklıyor, onu cinayete teşvik ediyorlardı. Sonunda meş’um karar verildi: İnez’in vücudu sessiz sadasız ortadan kaldırılacaktı. O gün, asiller sınıfından üç katil adayını yanına alan kral Afonso, doğruca Coimbra sarayına vardı. Bir türlü kabullenemediği gelini, çocuklarıyla bahçede idi. Afonso, torunları okşayıp anneleriyle birkaç çift laf etti ve çekti gitti. Az sonra, görevlendirdiği üç kişi geri dönecek, pelerinlerinin altına sakladıkları kalın sopaları ardı ardına kaldırıp indirerek, talihsiz İnez’i kan revan içinde cansız bırakacaklardı. Sevgili iskeletin yanına Acı haberi alan Pedro, beyninden vurulmuşa dönmüş, kırmızı gören boğa gibi çılgınlaşmıştı. Derhal şehri terkederek, sadık adamlarıyla ihtilâl bayrağını açtı. Geçtiği yerleri yakıp yıkıyor, önüne çıkanı öldürtüyor, kimseye merhamet etmiyordu. Bu gidişle, memleketin dört bir yanı kasıp kavrulacak, kimbilir daha ne facialar, ne felâketler sergilenecekti. Neyse, İnez’i katledenlerin yurtdışı edilmesi konusunda baba-oğul el sıkıştılar da korkunç yangının alevleri söndürülebildi. Ve Pedro, babasının ölümü üzerine, 1357 yılında tahta oturdu. İlk işi, katil asillerin teslimi için Kastilya kralıyla uzlaşmaya varmaktı. Bunlardan biri İtalya’ya firar fırsatını yakalayarak canını kurtaracak, öbür ikisi ise işkence edile edile öldürüleceklerdi. İkinci icraat, başta anlattığımız gibi, ölü kadına kraliçelik tâcı giydirilmesi töreniydi. Deli Pedro, artık sık sık Alcobaca kilisesine gidiyor, sandukayı açtırıyor ve iskelete mırıl mırıl bir şeyler söylüyordu. Ve sanki ondan cevap alıyormuşçasına, arada sırada başını sallıyor, gözünü kaşını oynatıyordu. On yıllık saltanatı boyunca bu ziyaretleri hiç aksatmadı ve bir daha da evlenmedi. Öldüğü zaman, vasiyeti gereğince onu toprağa vermeyecek, sevgili iskeletinin yanına uzatacaklardı. Kontes Drakula!... azıklı Voyvoda diye tarihlerimize geçen Eflak Prensi Vlad Tepeş (şu meşhur Drakula), eğer filmlerinde olduğu gibi farzımuhal vampir suretinde hortlayabilseydi, kendisinden bir asır sonra icraata (!) geçen Erszebet Nadasdy adlı kadının saygıyla elini öperdi. Onu hunhar, gaddar, zalim, sadist, cani... vb akla gelebilecek ne kadar iğrenç sıfat varsa şahsında lâyıkıyla temsil edebilecek bir “vahşet imparatoriçesi” hüviyetinde tanıyacağı ve kendisini onun yanında pek amatör bulacağı için... Almanlar’ın “die Blutgrafin” (Kanlı Kontes) lâkabını verdiği bu kadın, zengin Macar ailelerinden birine mensuptu. 1575 yılında, henüz 15’inde iken yine bir asilzâde olan Ferencz Nadasdy ile evlenmiş, tam 17 şatonun sahibesi olmuştu. Bayan Nadasdy, kimine göre damarlarında bozuk kan dolaşmasından, kimine göre irsiyet kusurlarından muztarip bir deliydi. Daha kocasının sağlığında, hizmetçilerinin etini ısırarak koparmak ve hırsla ağzında çiğnemek, vücutlarına iri altın iğneler sokup kanlarının akışını seyretmek, tırnaklarını batırarak yaralar açmak olağan davranışlarıydı. Otuz senelik bir evlilikten sonra dul kaldığında, ruhundaki canavar bütün dehşetiyle uyandı ve etrafa ölüm saçmaya koyuldu. Kontesin ikamet ettiği Csethe şatosunda, normalinden çok fazla hizmetçi kız vardı ve bu kadrodaki simaların sürekli değiştiği görülüyordu. Çünkü, birer ikişer eksildikleri için, yerlerine yenileri alınıyordu. İşi mi bırakıyorlardı, yoksa kovuluyorlar mıydı? Hayır, ne o, ne bu... Öldürülüyorlardı; hem de alabildiğine çeşitli, alabildiğine korkunç işkencelere mâruz bırakılarak... Kan banyolarına kadar En basiti, iplerle sımsıkı bağlanan zavallıların, her tarafları morarana, kararana kadar dövülmeleri ve et-kemik yığını haline getirilmeleriydi. Buna dayanıp sağ kalma cüretini gösterenlerin parmakları koca makaslarla kesiliyor ve bu parmaklar damarlarının içine batırılıyordu. Sıcak maşa, kaşık, ütü vesairenin çıplak tene bastırılması, vücudun en hassas yerlerinden gümüş penslerle et parçacıkları koparılması, kara kışta çırılçıplak soyulup dışarı çıkartılanların üzerine buz gibi su dökülerek soğuktan dondurulmaları ve çilingirlere yaptırılan özel işkence aletleri... Saymakla bitirilmez. Yaşlılık psikozuna da giren canî kadın, bir zaman geldi, akıl hocalarının ve büyücülerin tavsiyesine uyarak, kan banyolarına başladı. Şatonun altındaki işkence odasına getirilip bağlanan kızların, burada damarları deşiliyor, fışkırıp akan kanları güğüme dolduruluyordu. Sonra güğüm yukarı çıkarılıyor, banyosunda beklemekte olan hanımefendinin omuzlarından ağır ağır ılık kan dökülüyordu. Ona, gençlik ve tazelik kazandırmak (!) için... Kaç zavallı bu acı akıbetle öbür dünyayı boyladı, kimbilir... Kontesin cinayetlerinde, “dörtlü çete” diyebileceğimiz bir yardımcı ekibi vardı. Çocuklarının eski dadısı Llona, cüce soytarısı Ficzko, büyücüsü Dorko ve kafasını yeni yeni işkence usulleri bulmaya yoran danışmanı Darvuila... Listede 610 isim yazılıydı Uzatmayalım, nihayet işin farkına varıldı ve resmî makamlar olaya el koydu. Dadı ve büyücü yakılarak, cüce ise boynu vurularak öldürüldü. Kontese gelince, asilzâde sınıfından olması ve müteveffa kocasının hizmetleri gözönünde tutularak sadece müebbed hapis cezasına çarptırıldı. Şatodaki odası, pencere ve kapıları örülerek ve sadece yemek uzatılması için bir delik bırakılarak karanlık mahzen haline dönüştürülmüştü. Üç buçuk yıl sonra, 21 Ağustos 1614 gecesi burada geberip gidecek, ölümü “Büyük senyör Ferencz Nadasdy’den dul kalmış, aşağılık katil Erszebet Bathory, Csethe’deki hapishanesinde öldü. Işıksız ve haçsız...” diye açıklanacaktı. Tutuklandığı sırada “Kanlı Kontes”in bir not defteri ele geçirilmişti. Bu defterde, işkence edilip öldürülenlerin isim listesi vardı: Tam 610 genç kız... En pahalı, en ağır elbiseler... Kupürde görüyorsunuz: Bin altın plaka, 5 bin altın halka ve 22 adet elmasla oluşturulduğu bildirilen bu elbisenin değeri 750 milyar lira... Diyelim ona sahip olur, paraya tahvil eder ve bu parayı normal yollardan işletirseniz, altı ay içinde trilyonerler safında yer tutmanız işten bile değildir. Ama, dünyanın gördüğü en pahalı elbise bu değil. Daha da haşmetlisi dikilmiş ve giyilmiş. Fransa Kraliçesi Marie de Medicis (1573-1642), oğlunun vaftiz töreni için kiliseye geldiğinde, davetlilerin gözlerini hem alabildiğine kamaştırmış, hem yuvalarından fırlatmış olmalıdır. Çünkü, şıkırtılar çıkaran, etrafa ışıltılar saçan elbisesiyle, yürüyen bir hazine gibiydi. Terzileri ve kuyumcularının aylar süren el emeği, göz nuru ile hazırladığı bu elbise, 39 bin adet inci ve 3 bin parça pırlantayla bezenmişti. Tabiî, oldukça da ağırdı: 25 kilo kadar... Elini soğuk sudan sıcak suya sokmadığı muhakkak olan kraliçe hazretleri, o gün hayatının süksesini yaparken, herhalde hammallığın acısını da tatmış olmalıdır. Geçen yüzyılın ortasında Teksas’ta yaşayan Lilia Flores adlı kadın ise, ağırlık yarışında Marie de Medicis’i yaya bıraktı. Onun giyiminde ne altın, ne pırlan-ta, ne elmas, ne inci cinsin-den pahalı süs unsurları vardı. Moda çıkartma üşütüğü bir amatör olduğu anlaşılan Lilia, tümüyle greyfurttan yapılmış 30 kiloluk elbiselerle dolaşmaktan zevk alırdı. Şimdi sıkı durun. Ağır elbise giyme konusunda, Lahorlu bir Müslüman fakirin eline kimse su döke-memiştir. Genç yaşta vücu-duna zincirler takıp dolaşma hobisine tutulmuş bu adam, bıkıp usanmadan üzerindeki dizilere yeni yeni halkalar ekledi. Zincirlerini sürükleye sürükleye dolaşırdı sokak-larda. Öldüğü zaman, o garip elbisesini toparlayıp kantara koydular. Ne kadar çekti sanırsınız? Tam 335 kilo...
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 95614
    % 1.63
  • 4.7605
    % -0.68
  • 5.568
    % -0.79
  • 6.2417
    % -0.76
  • 188.172
    % -0.92
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT