BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Esnaf ve sanatkârın piri: Ahi Evran

Esnaf ve sanatkârın piri: Ahi Evran

Ahiler savaş zamanı silah kuşanırlar, barışta çalışır üretir ekonomiye hız katarlar. Tekke ve zaviyeler açar, seyyahları, tüccarları, talebeleri ağırlarlar.



HEM KAN HEM TER Ahiler savaş zamanı silah kuşanırlar, barışta çalışır üretir ekonomiye hız katarlar. Tekke ve zaviyeler açar, seyyahları, tüccarları, talebeleri ağırlarlar. GÖZÜ, DİLİ, BELİ Ahinin eli açık olacak, kapısı açık olacak, sofrası açık olacak. Gözü, dili, beli kapalı olacak. İçi dışı bir olacak, gönlü zengin, gözü tok olacak. Hâzâ insan olacak! Tancalı Seyyah İbn-i Battuta’nın yolu Beldet-ül Hanâzir’e (Donguzlu’ya) düşüyor. Denizli mamur bir şehir, dokumalarıyla tanınıyor. Tam çarşıya girecek ki birkaç genç, atının yularına yapışıyor. Ne olduğunu anlayamadan başka delikanlılar peydahlanıyor, onlar da dizginlere asılıyor. Bir çekişmedir başlıyor. İbn-i Battuta’nın beti benzi atıyor, “Kesin soyulduk” diyor, “Herhalde malım üleşiliyor.” Arabi bilen biri “Mafi müşkilat ya seydi” diyor, “Endişeye mahal yok. Bunlar iki ayrı ahi grubuna mensuplar, ikisi de sizi konuk etmek istiyorlar.” Neticede kura atılıyor, kaybedenler sus pus oluyor, kazananlar güle oynaya önüne düşüyor. İbn-i Battuta birkaç gün de diğerlerinin misafiri oluyor, iki tarafın da gönlünü yapıyor. Tavas, Muğla, Milas ve Ayasuluğ’da da (Selçuk) benzer manzaralarla karşılaşıyor. Hamamlar açılıyor, sofralar donanıyor, paşalar gibi ağırlanıyor. Konya’da İbn-i Kalemşah adlı Ahi şeyhinin misafirperverliğini unutamıyor. PAYLAŞAMAZLAR Derken Sivas’a yöneliyor. Ahi Bıçakçı’nın yoldaşları (kalabalıktırlar) karşısına çıkıyor: Soruyorlar “misafirimiz olur musunuz?” -Olurum. Az ilerleyince Ahi Çelebi’nin adamları çeviriyor (ki daha da kalabalıktırlar): “Efendim bize buyursanız?” İbn-i Battuta artık alışkın, “Geç kaldınız gençler” diyor, “Onlar çoktan kaptılar!” Amasya ve Gümüşhane üzerinden Erzincan’a geçiyor, hep Ahi tekkelerine buyur ediliyor. Erzurum’da vakti dar, iki gün kalıp yola çıkmaya yeltenince ağırlandığı tekkenin şeyhi Ahi Tûmân adeta yalvarıyor: “Ama efendim misafirlik üç gündür değil mi? Sizi iki günde salarsak millet yüzümüze bakmaz valla!” İbn-i Battuta Anadolu’da pek rahat ediyor, han hamam aramak zorunda kalmıyor. Girdiği şehirde ahileri soruyor. Tekkeyi buluyor, çorbayı içiyor... Ahiler için “Neşelidirler, mütebessimdirler, yedirmekten içirmekten pek hoşlanırlar” diye bahs açıyor, “Meclislerinde mutlaka Kur’an-ı kerim okunur, gecenin ilerleyen saatlerinde, zikre oturur, gönüllerini aydınlatırlar.” ANADOLU 13 yy... Anadolu... Doğudan Moğollar, batıdan Bizans sıkıştırmakta. Baskın cinayet yağma gırla... Kara kara bulutlar, harabelerde baykuşlar ötüşüyor. Göç, göç göç... Kırık dökük konvoylar uzuyor. Memleket sahipsiz, müesseseler aciz, ümitler tükeniyor... Ticaret, zanaat, ziraat ancak suni teneffüsle yürüyor. İşte o kasvetli yıllarda Ahi Evran adlı bir gönül ehli çıkıyor, Anadolu’yu sarsıp uyandırıyor. Mübarek, büyük bir âlim, büyük bir veli ve çok büyük bir teşkilatçı. Anadolu esnafını sanatkârını “Ahilik şemsiyesi” altında topluyor. Birliği, beraberliği, kardeşliği tesis ediyor. Ahiler en kaliteyi üretiyor, en kaliteliyi satıyor, kaliteli insan nasıl olur, cümle âleme gösteriyor. HOY “Evran” bir yönüyle gök kainat, bir mânâsıyla yılan canavar demek. Ahi hazretleri dünya hırsından arınıyor, enaniyet ejderhasını, nefs yılanını göğsünden söküp atıyor. Gönül gözü açılıyor ufku evren gibi genişliyor. Asıl adı Mahmud bin Ahmed el-Hoyî! İran’da doğuyor. Adından anlaşılacağı gibi Hoy’da... Hoy, Batı Âzerbaycan’da Van-Urumiyye arasında bir kasaba... Önce mahalli hocalardan ders alıyor, ama ilim bu, yudumladıkça harareti artıyor, aşk ile yollara düşüyor. Nereye? Önce Horosan’a... Sonra Maveraünnehir illeri, Semerkant, Taşkent, Buhara... Fahrüddîn Râzî gibi bir büyüğün sohbetine katılıyor. Ahmed Yesevî hazretlerinin talebeleriyle buluşuyor. Şihâbüddîn Sühreverdî, Sadreddîn-i Konevî ve Muhyiddîn Arabî hazretlerinden feyz alıyor. Ve şimdi bir ömür hasretini çektiği Harameyn var sırada... Mükerrem Mekke, Münevver Medine burnunda tütüyor... Haccını eda edip dönerken Evhadüddini Kirmani hazretleri ile aynı kafileye düşüyor. Bu büyük alimin ilmine irfanına vakarına vuruluyor. O dahi bu genç dervişin kıratının farkında... Pek beğeniyor, kızı Fatıma’yı verip damat ediniyor. BAĞDAT Kirmani hazretleri Hoylu Mahmud’u Bağdat’ta halife Nasirlidinillah ile tanıştırıyor, fütüvvet teşkilatında vazife almasını sağlıyor. Fütüvvetnâmeler incelendiğinde, bu kelimenin Arapçan “fetâ”dan geldiği görülüyor ki “yiğit, eli açık” gibi bir mânâ taşıyor. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev ilme meraklı bir sultan, Mecdüddin İshak’ı Bağdat’a gönderiyor, halifeden muallim müderris talebinde bulunuyor. Vazifelendirilen alimler arasında Evhadüddîn Hâmid Kirmânî ve Ahi Evran da bulunuyor. Ahi Evran Kayseri’yi mekân tutuyor (1205) ve fütüvve cemiyetinden edindiği tecrübelerle esnaf ve sanatkarları teşkilatlandırmaya başlıyor. Kendisi bir âlim, bir hekim aynı zamanda da sanat ehli... Usta bir debbağ. Onun elinden geçen deriler ipek gibi yumuşuyor. Ahi Evran sadece atölye kurmakla kalmıyor, 32 ayrı dalda ter döken sanatkârları bir “sanayi sitesinde” topluyor. Ahiler kumaşın, kaşığın, kılıcın âlâsını üretiyor. Bir ahinin kalfa olması kolay değil, madden olduğu kadar manen de donanamayan “şed” kuşanamıyor. Yanlış yapanın papucu dama atılıyor. KONYA Malum, demirci, marangoza muhtaç, hallaç, fırıncıya... Cemiyet böyle yürüyor. Bu ahlâklı marifetli insanlar gayrimüslimlerin de dikkatini çekiyor, çoğu kendi isteği ile kelime-i şehadet getiriyor. Bu arada halkın cebi mangır görüyor, devlet hazinesi altın doluyor. İlim teknik zirvede, su ile işleyen saatler, otomatik tulumbalar... Yabancılar şaşkına dönüyor. Bir ara Alâeddîn Keykûbâd’ın arzuyla Konya’ya yerleşen (1227) Ahi Evran kendini ilme veriyor. Yazdığı eserleri (Mürşid-ül-Kifâye ve Yezdân-Şinaht) sultana takdim ediyor. Hocası ve kayınpederi Hâmid Kirmânî hazretlerinin vefâtından sonra Kayseri’ye yerleşen Ahi Evran ahileri (ihvanları, kardeşleri) sisteme sokuyor. Sık sık Anadoluyu geziyor. Hem vaaz ve nasihatte bulunuyor hem de ümit, azim, sabır aşılıyor. Ancak Ahileri koruyup kollayan Alaaddin Keykubat saltanat kavgasında öldürülüyor. Yeni iktidar başkentteki ahileri dağıtıyor. Ahi Evran dahi hapse atılıyor. Tam da o günlerde küçük atlı süvariler (Moğollar) Anadolu bozkırlarında at koşturmaya başlamasın mı? Geçtikleri yer kuruyor. Beldeler harap ve hâneler virân. Ortalık kan kokuyor. KAYSERİ Ahiler istilacıların elinden kurtulabilen halka sahip çıkınca Moğollar da onlara bir mim koyuyor. Bu ahilerin merkezi neresi? Kayseri! Gelip surlara dayanıyorlar. Ahîler de silahlanıp pusatlanıyor, şeyhlerin emrinde cihada çıkıyorlar. Zaten disiplinli ve itaatkarlar. Düşmanın hücumuna metanetle dayanıyor, misliyle mukabele ediyorlar. Eh mayalarında derviş gazilik, alperenlik var. Cenk meydanlarında pişmiş Moğol muharipleri tutulup kalıyor, Baycu Noyan adeta çılgına dönüyor. Tam vazgeçecekler ki bir Ermeni dönmesi ihanet ediyor. Moğollar Kayseri’ye giriyor, erkekler katlediliyor, kadınlar esir ediliyor. Ahi Evran Konya zindanlarına kapatıldığı için kardeşlerinin yanında olamıyor. Lâkin hanımı Fatıma Bacı kanlı katillerin eline düşüyor. Moğollar Fatıma Bacıyı elde tutmakla ne büyük hata yaptıklarını çok geç anlıyorlar. Ahiler saldırı üstüne saldırı düzenliyor, düşmana nefes aldırmıyor. DENİZLİ Anadolu’nun Ahi Evran gibi bir teşkilatçıya çok muhtaç olduğu yıllar. Lâkin mübareğin 5 koca yılı zindanda geçiyor. Ne zaman ki II. İzzeddîn Keykâvus tahta oturuyor, saltanat naibi Celâleddîn Karatay ahileri serbest bırakıyor. Ahi Evran bir süre Denizli’ye gitse de sultan kendisini Konya’ya davet ediyor. Payitaht merkezi ona göre değil ama aracı Sadreddîn-i Konevî hazretleri olunca “peki” diyor, medreselerde dersler veriyor. O günlerde hazırladığı Letaif-i Hikmet’le “halkın ihtiyaçlarının belirlenmesi ve karşılanması, kaliteli ve ucuz üretimin sağlanması, istihdamın artırılması” gibi hayati reçeteler sunuyor. KIRŞEHİR Ahi Evran ömrünün son 15 yılını Kırşehir’de (Gülşehir’de) geçiriyor. Vaazları çok tesirli, aynı zamanda “lisan-ı hâl” ile anlatıyor. Kırşehir âdeta Anadolu Ahilerinin başkenti oluyor. İşte Menâhic-i Seyfî adlı Şafii ilmihâlini burada hazırlıyor ve Emîr Seyfeddîn Tuğrul’a takdim ediyor. Çevresinde yüzbinlerce talip, artık Anadolu’nun nabzı burada atıyor, adı “Nâsırüddîn”e çıkıyor. Moğollar bakıyorlar ki Ahi Evran’ı ortadan kaldırmadıkça Anadolu’da hükümran olamayacaklar... Gerekli işaretler veriliyor... Mübarek şehit ediliyor. VE SÖĞÜT Müridleri de Ahî Evran’ın izinden gidiyorlar. O günlerde Söğüt’te güzel şeyler oluyor. Nitekim bir ahî şeyhi olan Üdebâli hazretleri bereketli elleri ile Osmanlının mayasını yoğuruyor. Osmanlı hızla büyüyor, aşiretten devlete geçmekde zorlanmıyor. Ahi tekkeleri Balkanlara, Kırım’a yayılıyor. Yaylalara çıkmaya hayvan bakmaya meyilli Türk çocuklarına ilim sanat öğretiliyor. Türkler şehirli oluyor ve en güzel şehirleri onlar kuruyor. (Edirne, Üsküp, Bursa) Ahiler Osmanlının eli ayağı... Mesela ordunun ayakkabı, kılıç, kalkan ihtiyacını onlar karşılıyor. İran bir borç için İstanbul’u sıkıştırınca teşkilat “bi dakka” diyor “borcu biz üstlendik, al senetleri gel buraya.” Ancak devlete sadakatiyle tanınan Ahiler devletlülere yaranamıyor. “Islahat Fermanı” ile “gedik berâtları” iptal ediliyor. Kendi çabaları ile ayakta kalmaya çalışan birkaç zaviyeyi de cumhuriyet kapatıyor, bu güzel müessese ortadan kaldırılıyor. İŞİNE, EŞİNE, AŞINA! Ahi Evran’ın hanımı Fatıma Bacı efendisi kadar teşkilatçıdır, “Bacıyan-ı Rum” teşkilatını o deruhte ediyor. “Ahiler’in kadın kolu” diyebileceğimiz bu müessese muhtaç ve kimsesiz kızlara sahip çıkıyor. İlim ve sanat öğretiyor, ceyizlerini hazırlıyor, yuvalarını kuruyor. Dulların, acuzelerin bakımı onlardan soruluyor. Düsturları “işine, eşine ve aşına sahip ol!” Anadolu kadını biblo gibi kırıtmıyor, evini çekip çeviriyor, efendisine destek oluyorlar. Devlete asker yetiştiriyor. AHÎ NASIL OLACAK? Ahî bir kere sanat sahibi olacak, kanaatkâr olacak, helal kazanacak, helale harcayacak... Kitap okuyacak, yerken içerken, giyinip kuşanırken, yatarken kalkarken adaba uyacak. Mert olacak, cömert olacak, mütebessim olacak, sabırlı olacak, sır saklayacak. Ulemaya hürmet edecek, danışacak, affetmesini bilecek, kin tutmayacak. Dünya malına tamah etmeyecek, yanlış ölçmeyecek, eksik tartmayacak. Akrabasını arayacak, fukarayı soracak, gururdan kibirden arınacak. Aza kanaat, çoğa şükür edecek, hakkı söylemekten korkmayacak. Çıraklarını kalfalarını koruyacak, kusurları nefsinde arayacak. Gelmeyene gidecek sormayanı soracak, ayıbı saklayacak. Allah için sevecek, Allah için kızacak, özü, sözü bir olacak. Yalan dolan niza asla... Dedikodu gıybet zinhar! Gönlü zengin, gözü tok olacak. İnsan olacak!
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT