BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yüzü şekerdi, dili şekerdi, sohbeti şeker Feridüddîn Genc-i Şeker

Yüzü şekerdi, dili şekerdi, sohbeti şeker Feridüddîn Genc-i Şeker

Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî ve Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin talebesi, Alâüddîn Ali Sâbir ve Nizâmüddîn Evliyâ’nın hocası... Milyonlarca Hindli İslamı onlar vasıtasıyla tanıdı...



MEŞALE OLDU Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî ve Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin talebesi, Alâüddîn Ali Sâbir ve Nizâmüddîn Evliyâ’nın hocası... Milyonlarca Hindli İslamı onlar vasıtasıyla tanıdı... CAMİ DUVARINA... Ömrü din-i mübine hizmetle geçen bir İslâm büyüğünün kabrine bomba koymak, sabah namazına gelen müminlere kıymak... Vehhabi militanlar kullanıldıklarını ne zaman anlayacak? Biliyorsunuz Diyar-ı Rum’u Ahmed-i Yesevi hazretlerinin müridleri yuğup yıkar. Alperenler bilahare Balkanlara Kafkaslara uzanırlar. Ahali bakar Türkler zarif, Türkler kibar. Allah korkusu taşıyor, adaletle hükmediyorlar. Kendiliklerinden gelip Müslüman oluyorlar. Yoksa Boşnağın Sırptan farkı yok. Eğer baskı kurarsan misliyle mukabele eder, altta kalmaz. Arnavut desen öyle, Torbeş ona keza... Balkanlar zamanla tekke ve zaviyelerle doluyor, kimi Şahı Nakşibend hazretlerinden feyz alıyor, kimi Abdülkadir Geylani hazretlerine bağlanıyor. Çeçenler, Çerkezler, Dağıstanlılar da böyle Müslüman oluyor. Gimrili Muhammed, Kumuklu Gazi Cemaleddin ve Şeyh Şamil, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinden feyz alıyor. Uzak Doğu da İslamiyeti sufi tüccarlarla tanıyor. Nazlı hilal Malaylarda, Cava ve Sumatra’da doğuyor. HİNDİSTAN! Evet Gazneli Mahmud ve Babür Şah iyi komutan, mükemmel devlet adamıdırlar ama Hindular dirense hükümran olamazlar. Bire karşı yüz, belki bin... Hesap ortada! Ne zaman ki mutasavvıflar dergâhlarını açıp irşada başlar, insanlar fevç fevç gelip, İslama koşarlar. Sadece Muiniddin-i Çeşti Hazretlerinin kelime-i şehadetine vesile olduğu Hindli sayısı 8 milyonu aşar. Nizameddin Evliya, Bahtiyar Kaki, Emir Hüsrev Dehlevi... Baki Billah, İmam-ı Rabbani, Muhammed Masum, Seyfeddin Faruki, Seyyid Nur, Mazhar-ı Can-ı Canan ve Delhili Abdullah... Hindistan halkı sufileri çok seviyor, hürmet ediyor. Nitekim bu gün Hind yarımadasında en az yarım milyar Müslüman yaşıyor. (Elbette hidayet Allahtan) İSLAMBOL Evliyalar Ansiklopedisi için çekim yaparken fark ettik, Fatih, Eyyûb ve Üsküdar gibi semtlerin her mahallesinde birkaç tekke var. Demek ki akşamları tevhidler tesbihler sokaklara taşıyor. Nakşiler, Halvetiler, Uşşakiler, Şazililer, Bayramiye mensupları... Esnaf sanatkar Ahi Evran’dan hisse kapıyor. İslam düşmanları mutasavvıflar karşısında çaresiz kalınca oturup kafa yoruyorlar; “Bunları nasıl bitirsek acaba?” Önce sahte mürşidler, cahil şeyhler yetiştirip posta oturtuyorlar. (Yıldızlı otellerde def dümbelek piste çıkan semazenlerin Mevlana hazretleriyle ne ilgisi varsa?) İngiliz dahasını yapıyor, içinde Resulullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) olmayan bir İslam uyduruyor, Vehhabi fitnesini başımıza sardırıyor. Bunlar meşhur Hadisi şerifleri mevdu (yalan) ilan ediyor, sahabeleri ciddiye almıyorlar. Ne icma-i ümmet, ne kıyas-ı fukaha... Kur’an-ı kerimden başka kaynak tanımıyorlar. İyi de Kur’an-ı kerim size inmedi ki? Bakalım Resulullah Efendimiz nasıl tefsir ediyor? Vehhabiler miladın kendileri ile başladığını sanıyor ne kadar sahabe, ehl-i beyt, ulema kabri varsa dozerlerle yıkıyorlar. En belirgin özellikleri çatık kaşlı olmaları. Ameller imandan parçadır diyor, ibadetini aksatanlara kafir muamelesi yapıyorlar. Tasavvuftan şefaatten bahsedenlerin biletini kesiyor, müminleri “müşrik” diye yaftalıyorlar. Arkalarında devlet gücü olduğu için hızla yayılıyor, petrol paraları ile gençleri avlıyorlar. Aldatıyor, silah kullandırıyor, masumların canını yakıyorlar. GEL DE YANMA! Nitekim üç beş gün evvel Pakistan Lahor’da Çeşti Meşayıhından Feridüddin Genc-i Şeker Hazretlerinin medfun bulunduğu camiyi bombalattılar... Saldırgan patlayıcıları süt güğümüyle getiriyor. Sabahın seherinde, sıcak yatağından kalkıp saf tutan müminleri berhava ediyor... 6 kardeşimiz şehit, 34’ü ağır yaralı. Basınımız haberi ajanstan aldığı gibi aktardığı için “Baba Fareed Sakhargunj” ibaresi dikkatlerden kaçmış olmalı. Yoksa Anadolu halkı mübareği iyi tanıyor. Olsun, yine de hatırlamaya çalışalım. MÜSTESNA! Hindistan Delhi... Hicri 569... Şaban-ı şerifin 29’u Hava bulutlu, hilal kayıplarda... Ramazan girdi mi acaba? Feridüddin henüz kundakta... Hikmet ehli bir zat gelip soruyor “oğlunuz gece yarısından sonra süt emdi mi?” -Hayır, red ediyor ısrarla. -Öyleyse başlayalım oruca! Bilahare Multan’dan haber geliyor, “hilali göründü, tamam!” Annesi, ilmi ile amil bir alimin (Mevlânâ Vecîhüddîn Hicvandî’nin) kızı. “Bibi Gülsüm” diyorlar ona. Hamileyken gıdaları ağzına yaklaştırıyor, adeta bebeğine danışıyor. Yavrusu sakinse mesele yok, çırpınırsa geri koyuyor. Nitekim o gün elini attığı erik çocuğu huzursuz ediyor, soruyor araştırıyor, komşunun bahçesinden alındığı ortaya çıkıyor. Babası Celâleddîn Süleymân ise Faruki... Hazret-i Ömer’in evladından... Hasılı Ferîdüddin Mes’ud farklı bir çocuk... Hani seçilmişlerden derler ya... İLİM UĞRUNA O da ecdadı gibi ilim kovalıyor, değişik hocalarda okuyor. Bu arada elinden tutacak bir gönül ehli arıyor. Samimiyetine bakın ki Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî Hazretleri (Hâce Muînüddîn-i Çeştî’nin halîfesi olur) şehirlerine geliyor. Gözü bir köşede kitap okuyan Ferîdüddîn’de. Yaklaşıp soruyor “Ne okuyorsun?” -Nâfi -Nâfi (faydalı) olur inşallah. Tanışıyorlar. Genç talip bu Allah dostunun heybetine vâkârına, gülen yüzüne vuruluyor. Dizi dibinde ilim edep öğreniyor, hallere sırlara kavuşuyor. Hocasının tavsiyesi ile çileli seyahatlere çıkıyor, Gazne, Bağdât, Bedahşan, Kudüs, Mekke ve Medîne’de ariflerle tanışıyor. İP KOVA Allahü teâlâyı hem çok seviyor, hem de korkusundan hazan yaprağı gibi titriyor. Az gülüyor çok ağlıyor. Ferîdüddîn, mücâhede için sahrada gezdiği günlerden birinde çok susuyor. Bir kuyuya rastlasa da yanında ip ve kova bulunmuyor. Halbuki ceylanlar gelince su yükseliveriyor. Genç talip “hayvanlar Allahın rahmetine güveniyor, kavuşuyorlar” diyor, “halbuki ben ip kova aradım, mahrum kaldım.” Çok Pişman oluyor, tövbe ediyor, alıp başını çöllere vuruyor. Kırk gün aç bi ilaç oruç tutuyor. Yanında nevale yok, bir iftar vakti ağzına biraz kum alıyor. Aaa o da ne? Şeker... Alabildiğine... Dağlar ovalar kadar... O günden sonra lisanı da tatlanıyor, şerbet gibi akıcı konuşuyor. Hocası artık onu Genc-i Şeker (şeker hazinesi) diye anıyor. ÂCUZÂN Aradan beş uzun yıl geçiyor, tekrar Delhi ye dönüyor. Hem Mürşidi ile hem de mürşidinin mürşidi ile (Muînüddîn Çeşti) ile buluşuyor. Hasretinden olacak muhabbeti misli misli artıyor. Yüksek derecelere kavuşuyor. Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî hazretleri vefat ederken onu halîfe bırakıyor. Ferîdüddîn hocasının hırkasını giyip, sarığını doluyor, makâmına oturuyor. Ancak bir başkası da halifelik iddiasında bulununca üstelemiyor, çarıklarını çekip Acûzân adlı bir beldeye gidiyor. O civar henüz Müslüman değil, Ferîdüddîn Genc-i Şeker vasıtasıyla İslamla tanışıyorlar. Sadece Acûzân halkı değil, 16 Pencab kabîlesi de iman ediyor. Zaman zaman değişik marifetleri ile tanınan yogiler kahinler büyücüler de meclisine geliyor, Genc-i Şeker hazretlerinin heybeti karşısında eziliyorlar. Anlıyorlar ki o sihirbaz değil, hakkı hakikati söylüyor. ALLAH KÂFİ Delhi büyüklerinden Nizâmüddîn Evliyâ derman bulamayan bir hastayı Genc-i Şeker Hazretlerine yolluyor. Mübarek bir kâğıda; “Allah Kâfî, Allah Şâfî” yazıp boynuna asıyor. Evet Allah şafi... Şifasını veriyor. Ferîdüddîn Genc-i Şeker, yer yatağında yatıyor, yamalı kıyafetler giyiyor. Dünya ile işi yok, gelen hediyeleri fakirlere dağıtıyor. Bir ara Lahor vâlisi, ona yüz dînâr yolluyor. Ulak Acûzân’a varıyor, sâdece elli dînârı veriyor, ellisini de kesesine atıyor. Büyük velî, gülümseyerek; “sen ne hoş bir arkadaşsın” diyor, “hediyeyi yarıya bölmüş, kardeş payı yapmışsın.” Adamcağız öbür elli dînârı da çıkarıyor. “Bağışlayın efendim yaptığım hata!” - Koy o paraları kuşağına (diğer elliyi de uzatıyor) hadi git güle güle harca! NASIL UNUTULUR Genc-i Şeker hazretleri borçtan çok çekiniyor, “borç ile kanâat arası, doğu ile batı kadar uzaktır” buyuruyor. O gün dergâhta tuz kalmamış. Talebesi Nizâmüddîn Evliyâ, hırkasını bakkala rehin bırakıp, biraz tuz alıyor. Genc-i Şeker hazretleri lokmasını çorba kasesine bandırınca bir ağırlık hissediyor. Soruyor “bu yemekte ne var?” Nizâmüddîn Evliy⠓yeşillikleri her zamanki gibi ormandan topladık efendim” diyor, “ama tuzu borçla aldım!” -Sufiler bundan yemesinler, götürün dağıtın fukaraya! Genc-i Şeker de vefâtından evvel talebelerinden birini (Alâüddîn Ali Sâbir’i) halîfe bırakıyor. Son gün... Son saatler... Abdest alıp namaza duruyor. Secdedeyken; “Yâ Hayyû, yâ Kayyûm” diyor ve gözlerini yumuyor. (H.664) Hind Müslümanları mübareği unutamıyorlar. Vefâtının sene-i devriyelerinde (5 Muharrem) türbesi ziyâretçilerle dolup taşıyor. Gözden kaçan haber PAK PATTAN 25 Ekim 2010. Pakistan’ın doğusunda Lahor’da Sufi büyüklerinden Baba Fareed Shakargunj türbesinin bulunduğu camiye bombalı saldırı düzenlendi. Lahor polisinden Muhammed Kaşif’in, yaptığı açıklamaya göre, kanlı eylem cemaatin sabah namazını kılmak için toplandığı sırada gerçekleştirildi. Şahitler teröristin sütçü kılığına büründüğünü ve camiye motosikletiyle gelip, bomba yüklü güğümlerini bıraktığını söylediler. Hadisenin sorumluluğunu henüz üstlenen olmadı, ancak son dönemde bazı grupların Sufi türbelerini hedef aldığı biliniyor. Pakistan’da son iki ayda cami ve türbelere düzenlenen saldırılarda 40’tan fazla kişi hayatını kaybetti. TASAVVUF İslam büyükleri tasavvufu değişik şekillerde tarif ediyor: Tasavvuf fânilerden yüz çevirip, baki olana bağlanmak. Nefsi terbiye edip, iman etmesini sağlamaktır. Tasavvuf, kendi kusurlarını görmek, mahlukatı sevmek, şefkatle dolmaktır. Kalp kırmamak, insanları hoş tutmaktır. Tasavvuf, baştan başa edeptir, haddini bilmektir, Hak teâlâ’ya kayıtsız şartsız teslimiyettir, kadere rızadır, ölmeden ölmektir. Tasavvuf emeli bırakmak, amele yapışmaktır. Ehemmi, mühimme tercih etmektir, vakti kıymetli olana harcamaktır. Tasavvuf yolcusu ruhsatları kullanmaz, şüphelilerden kaçar, ibadetlerini şevkle, zevkle yapar. TARİKAT Tarikat adını tarik (yol) kelimesinden alıyor. İsterseniz usul tarz diyelim ona... Nasibin neredeyse, mizacın hangisine uyarsa... Öğlen namazını herkes on rekat kılıyor... Oruc aynı şekilde tutuluyor. Şeriat net, itikat tek! Peki değişen ne? Şöyle: Kimi zikri cehri (sesli) yapıyor, kimi hafi söylüyor. Kimi halk içinde Hakk ile, kimi uzlete çekiliyor. Menzil aynı, sadece yollar (tarikler) değişiyor. MÜRŞİD Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve selem) zikrin nasıl yapılacağını eshabına öğretiyor. Onlar da emaneti ehline veriyor. Bilen söylemiyor, söyleyen bilmiyor. Tasavvuf öyle kendi başına anlaşılacak bir şey değil, talibin bir mürşid-i kâmil bulması gerekiyor. Ki onlar kalp tabibidirler, hastalığınızı teşhis eder, reçetenizi yazarlar. Sen gece kalk, sen hayır yap, sen şu zikre devam. Peki zikir ne? Hatırlamak. Allahü teâlâyı unutmamak. Bu yolun yolcuları kin, öfke, riya, haset ve kibirden arınırlar, Allah’ın ve Resulünün muhabbeti ile dolarlar. Mürid ibadetlerinden tad almaya başlar kıbleye heyecanla yönelir, tekbir getirirken Kabeyi görmeye çabalar. Hasılı onlar hakikisine talip, bizimkiler sureta... Demek ki tasavvuf iyi bir şey, İslam’ın bizzat içinde, ruhunda... ŞİRK ASLA! Bir hac seyahatinde Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu “kabir ziyaretine bidatler karışabilir ama” demişti, “şirk asla! Zira Müslümanlar yalnız Allahü teâlâdan ister, Allaha yalvarırlar!” Bizim insanımız kabirlere gider. Ya ibret alır, fatiha okur müteveffanın ruhuna. Ya da bir büyük zatı ziyaret etmiştir. “Ya Rabbi” der, “şu sevgili kulunun hürmetine hatırına...” Hepimiz biliyoruz ki veren de O, alan da... Cenâb-ı Mevlâ...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT