BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > İçinde fırtınalar kopuyordu...

İçinde fırtınalar kopuyordu...

Recep kebapçıdan çıktıktan sonra keyifle yürümüştü otele kadar. Karnı doymuş, daha net düşünmeye başlamış, bir plan yapmaya karar vermişti. İlk adımı atmış, karşı tarafı yerinden oynatmıştı. Sıra bundan sonra atacağı adımlardaydı.



Recep kebapçıdan çıktıktan sonra keyifle yürümüştü otele kadar. Karnı doymuş, daha net düşünmeye başlamış, bir plan yapmaya karar vermişti. İlk adımı atmış, karşı tarafı yerinden oynatmıştı. Sıra bundan sonra atacağı adımlardaydı. Eğer akıllı davranırsa hiçbir zaman kesilmeyecek bir para musluğunu açmış olacaktı. Hapisten çıkıp Kezban’ın yanına gittiği zaman kadının o halini görünce şaşırmıştı ilk önce. Döndükten birkaç gün sonra yine konu komşunun getirdiği iki kap yemeği yerlerken pat diye söyleyivermişti kafasındaki planı: - Gidip o doktoru bulacağım... Kezban elindeki tahta kaşığı düşürecekti az kalsın. Kırışıklarla dolu yüzü gerilivermişti bir anda. Boğuk bir inilti çıkmıştı farkında olmadan boğazından. Kocaman açılmıştı gözleri. Anlaşılmaz bir ifadeyle bakıyordu karşısındaki adama: - Ne bakıyorsun öyle... Gidip bulacağım onu. Biraz para versin bakalım. Yirmi senedir keyifle yaşadı. Zaten onların yüzünden girdim sayılır içeriye. Hem sen de oğlunu bulup görmek istemez misin? Bak sana iyilik yapacağım. Özlemişsindir. Hah, hah, hah!... Bana dua edersin böylece... Kezban titredi olduğu yerde. Fırlayıp kalktı oturduğu yerden. Poşusunu düzeltip çıktı dışarıya. Duvara dayalı sopasını kaptığı gibi dağlara vurdu yine. Yol boyunca titredi dudakları. İçinde fırtınalar, kasırgalar kopuyordu. Gözlerini kısarak baktı dönüp geriye, uzakta kaldığı için ufalmış kerpiç evine. Hızla vurdu yere sopasını sanki hıncını almak istermiş gibi. Gözleri buğulanmıştı. Belki ilk defa dudaklarından güçlükle döküldü kelimeler: - Oğlum... Oğlumu rahat bırak hain! Kimse duymadı bu sözleri. O ıstırabını susarak yaşamıştı bunca sene. Dilsiz nine olmuştu. Oysa şimdi feryat etmek istiyor, bu kötü ruhlu adama engel olabilmek için avazı çıktığınca bağırıp yardım dilenmek için çırpınıyordu. Ama hiçbir para etmedi bu çabaların. Recep kafasına koymuştu yapacağını. Ertesi gün sabah kahveye gider gibi çıktı evden. Akşam gelmedi. Ertesi gün de daha ertesi gün de gözükmedi. Hiç uyumadı Kezban. Onun, kafasındaki hain planı uygulamak için gittiğini anlamıştı. Köyün kahvesinin, sağlık ocağının bulunduğu tarafına gitmezdi kadın. Ama o sabah sopasını kapıp dağlar yerine o tarafa gitti kahveye... Etrafa bakındı. Herkes hayretle izliyordu onu. Herkes kadına yarı deli gözüyle baktığı için onun bu telaşlı haline yine hastalığı sebebiyle yaptığı garip hareketlerinden biri olarak görüyorlardı. Oysa o Recep’in nerede olduğunu arıyor, onunla ilgili bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu. Çok geçmeden emeline kavuştu. Kahveci Osman zavallı kadına seslendi: - Dilsiz nine... Allah kavuştursun, seninki gitti İstanbul’a... Kurtuldun... Olduğu yerde kalakaldı. Bakışlarını usulca çevirdi Osman’a. Göz bebekleri büyümüştü. Kahvede oturan diğer köylüler korkarak baktılar onun yüzündeki ifadeye. Ürkmüşlerdi hepsi... Hiçbir şey söylemedi. Yavaşça geri döndü. Sopasına dayana dayana yürüdü geldiği yöne doğru. Sanki dünya yıkılmış, o da altında kalmış gibiydi. *** Recep yatağına uzandı, ellerini başının altına destek yaptı. Dudaklarının kenarına sıkıştırdığı sigarasının külü düşmek üzereydi: - Burada oturup birkaç gün beklemeli. Beni nasıl olsa arayacak bu doktor bey. Aceleye gerek yok. Vaktim var! Diye söylendi kendi kendine. Bulunduğu basit bir otel odasıydı. Üçüncü sınıf otellerin birinde kalıyordu. Hapishanede çeşitli işlerde çalışıp biriktirdiği para bir müddet yeterdi kendine. Nasıl olsa doktor Doğan Serdaroğlu’ndan bundan sonraki hayatını keyif içinde geçirebilecek kadar çoğunu alacaktı bir süre sonra. - Arada bir ortada gözüküp kendimi de hatırlatmalıyım ama... diye sırıttı. Mesela Oktay’ın çevresinde gözükecekti. Onun eve geliş gidiş saatlerinde ortalarda dolaşacaktı. Böyle davranmalıydı ki Doğan bey onun bazı gerçekleri Oktay’a söyleyeceğine inansın. Sigarasını yanı başında duran komodinin üzerindeki teneke tablaya bastırdı. Kuru bir öksürükle sarsıldı bedeni. İstanbul yormuştu bedenini. Hiç bu kadar kalabalık bir şehir görmemişti şimdiye kadar. - Burada yaşamak, ne güzel şey be! Diyerek uzandı pencereye. Sirkeci’nin ara sokaklarına bakıyordu pencere. Hamallar karşıki depodan kamyonlara mal yüklüyorlardı. Bir müddet onları seyretti. Sonra içeri girip uzandı. Çok geçmeden de derin bir uykuya daldı... DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT