BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Babıali efendisi
Harun Yerebakan

Babıali efendisi
Harun Yerebakan

Lazca dışında lisan bilmezdi, kitap hazırlamadı, televizyon programlarına katılmadı. Lakin en büyük ödülü o aldı: “Ardından ağlandı!”



ÖDÜLLÜ GAZETECİ Harun Lazca dışında lisan bilmezdi, master doktora yapmadı, hatıra yazmadı, kitap hazırlamadı, televizyon programlarına katılmadı. Lakin en büyük ödülü o aldı, “ardından ağlandı!” DEVİR DEVRAN Cenaze haberlerinin değişmez ismiydi, bir ünlü mü vefat etti, “Harun hazırlan” denirdi. Bu işi severek yapar, ibretle dönerdi. Bir gün onun defnini fotoğraflayacakmışız.. Aklımıza mı gelirdi. Bir belgesel çekimi için Karadeniz’e gideceğiz. Harun’u buldum, teklifsizce “hadi yürü”, dedim “gidiyoruz!” Baktım hazırlanıyor. “Nereye diye sormayacak mısın?” -Ne soriym. Gerekseydi söylerdin. -Rize’ye! Bir sevindi, bir sevindi.. “Hadi be!” Neyse gecenin kör vakti köylerine vardık. Anahtarı komşudan aldı, kapıyı açtı... Tuğla bir bina... Ortada uzunca bir hol, her taraf oda... Çocukların sayısınca... Biliyorum annesi vefat etti ama terlikleri biraz evvel çıkmış gibi kapıda. Mantosu alel acele asılmış sanki, şalı keşanı yanı başında... Baktığımı görünce “Annemin hiç bir şeyini kaldırmadık abi” diye mırıldandı, “de ki yaşıyor aramızda...” Elimden tutup rahmetlinin odasına götürdü... Seccadesi serili, rahlesi açık, yeri belli olsun diye koyduğu kağıt mushaf-ı şerifin arasında... Hiç şaşmadım... Yakışan da oydu Yerebakanlar’a... CAĞALOĞLU Meğer Harun abi ne kadar seviliyormuş. Kime sorsam içini çekiyor, herkeste ayrı bir hatıra... Bilen bilir, o yıllarda gazete ve dergiler Babıalide olmak zorundadırlar... Ortalık sabahın seherinde hareketlenir, önce ocakçılar gelir, davlumbazlardan buruk bir çay kokusu taşar. Sonra matbaacılar, ramayözcüler, pikocular... Jukiler Brotherler yırtınır, daktilolar ritm tutar... Çın çın kaşık sesi, o daima fonda... Pohaçacılar, simitçiler, açma çatal... “Abi, at ordan bi atom!” Atom dediğin ekmek arası bal kaymak, bi de çokella... Bal koydun, kaymak koydun, çukulatayı niye koydun? Soru yok, Babıalinin köklü gelenekleri vardır, bunlar sizin için bozulacak değildir ya. Öğlene doğru Arnavut ciğerciler, lahmacuncular sökün eder. Tek tek muz, ayva satanlar, kavun kesenler, salatalık soyanlar... Süt mısır, kestane kebap, sabah sahlep, akşam boza... Ama yatsıyı takiben el ayak çekiliverir. Kepenkler sürülür, hanlar kilitlenir. Nasıl karanlık, nasıl kasvetli. Yabancılar felaket tırsar. İşte Güle Güle apartmanı böyle bir sokakta yer alır. O da diğerleri gibi kağıt ve mürekkep kokar. En üstte kuşlarla paylaşılan bir çatı arası... Dört genç muhabir İstanbul gecelerinin nabzını buradan tutar. “Martı yuvasından!” GAZETECİ KUŞ MİSALİ Yeni ülkeler, renkli beldeler keşfetmekten hoşlanan biri için gazetecilik ilaç... Gece muhabirleri her ne kadar İstanbul sokaklarına mahkûmlarsa da Harun Abi dış gezilerin de hakkını verir, mükemmel seyahat yazıları çıkarırdı. Rahmetli sessizdi sakindi ama bütün maceralar ona toslar, haber gelip çarpardı âdeta. UĞRAŞTIK BOZAMADIK Gececiler genellikle hızlı yaşar ve dağınık olurlar. Harun Abi ise aksine pek tertiplidir. “Nerden düştü bu” dedirtecek kadar... Mesaiye vaktinden evvel gelir, ayakkabılarını ağır ağır çözer, terliklerini giyer, pardesüsünü asar, saatini kurar, tabancasını çekmeceye koyar. İlk işi Metz flaşının pillerini şarza bağlamak olur, senkron kablosunu denemek için birkaç kez “pıt pıt” patlatır. Objektifleri siler, 100 ASA, 400 ASA filmleri tek tek çantasına sıralar. Sonra telefon başına oturur diğer gazeteleri arar, gündem hakında kabaca bir araştırma yapar. İş varsa telaşlanır, panikle sağa sola koşar. Asayiş berkemalse özel haber düşünür, boş duramaz. Mesuliyet sahibidir, bizim kabahatlerimizi de üstlenir. Amirlerimiz çağırdı mı o gider, fırçayı yer oturur aşşa. Çok da merhametlidir. O aralar büroya bir fındık faresi dadanmış, ufacık bir şey, mini mini. Şımarık mı şımarık, Harun Abinin yüzlüsü, hele bi dokun ona! Gündüz arazi olur, gece serviste fink atar. Eleman daktilo tuşları üzerinde dolaşır, ceplerimize girer çıkar. DÖRT HAS ADAM Gören Harun’u Faruk’la kavgalı sanır, didişip durur ama ayrı gayri de olamazlar. Faruk Davraz’dan düşen kayalar gibi kütür kütür laf koyar, Harun, kemençe misali inceden ayar yapar. Ahmed Sert vaziyete göre... Bi onu, bir öbürünü tutar. Adeta dört kardeşiz, herkes yekdiğerini tamamlar, ölümüne iş kovalarız, koştukça coşkumuz artar. Özel hayat mı demiştiniz? Geç bi kalem, gazetecinin mesaisi olmaz! Habere ikili gruplar halinde çıkarız, en riskli işlere iştiyakla dalar, tehditlere el sallarız. Soygun, gasp, cinayet... Hadise mahalline polisten, itfaiyeden önce damlarız. Faruk, sabah 05.00 sularında gider Şehremini’den Kürt böreği alır. Harun ağabey havadisleri son defa düzeltirken sabah çayı çıkar, keyifle yudumlarız. Eve gidesimiz yoktur ama mecburen dağılırız... YİNE Mİ YA YİNE Mİ? Güle güle apartmanındaki işsiz gecelerden biri... Faruk “Balık isterim” diye tutturmasın mı? Harun: “Ya akilli ol, ortalık kokacak” diye itiraz etsede “ı ıh”. Sonunda yelkenleri indirdi. Karadenizli ya, balık seçmek ve ayıklamak ona kaldı, rahmetli erinmedi pişirme işini de üstüne aldı. Diğer gazetelerin muhabirleri de çağrıldı. “Buyrun buyrun!” Birlikte yumuldular tavaya. Sonra tekrar Harun’u sıkıştırdılar “olmadı ama” dediler “üstüne helva yemedikten sonra balık neye yarar?” Garibim gecenin o saatinde sokak sokak dolanıp helva buldu, itina ile dilimleyip sundu paşalara... Ohhh çaylar, sigaralar... İzmaritler, kılçıklar, yağlı kağıtlar... Ortalık berbat-ı perişan. Halbuki sabahçılar bu odada mesaiye başlayacaklar. Kimsenin umurunda değil. Ahmet: “Abijim fazla mı kaçırdık yaaa, bana bir ağırlıık çöök...tüüü” deyip gözlerini kapadı. “Biz yedik Allah artırsın. Sofrayı kuran kaldırsın!” Harun abi yine kolları sıvadı, ortalığı topladı, çöpleri attı, odayı havalandırdı, masaları kolonya ile sildi parlattı. “Yine mi ya..Yine mi?” diye söylense de, biliyorduk kızmazdı. DEĞİŞİM GELİŞİM O zamanlar televizyon yeni yeni parlıyor. Star yayında, TGRT kuruldu kurulacak. Biz de ne olur, ne olmaz diye planlar yapıyoruz, yeni düzene ayak uyduracaz. Hatta Ekrem Çalkılıç için Sirkeci’den Handycam baktık. O zamanlar mal aslanın ağzında, para hazır, kamera vermiyorlar adama. Broşürü zor alabiliyorsun, işe bak. Çaresiz döndük, Harun “Hani nerde kamera” deyince Ekrem broşürü çıkarmak için elini cebine attı. Rahmetli bombayı patlattı: “Hadi be, meret bu kadar küçüldü mü yaa?” Bazı geceler telsizi alıp balığa gideriz. Harun’u arabada bekletiriz tabii, hazır kıta. Tam istavritleri mangala yatırmışsın anons yankılanır: “88 - 212 merkez 88 - 232 araba denize uçmuş, kazıklı yolda...” Zamanı mı yani, dikkat etsene be bilader.... Harun Abi kimsenin keyfine limon sıkmaz, sessizce gider haberi toplar. Bir gün de itiraz et be adam, üste çık, bağır çağır, nebilym artık ne yaparsan... Nerdeee? O bizler için yaşar... Sadi Sözen TERTİP 1994’ün Eylül ayıydı. Ağustos’ta Isparta 40. Piyade Alayı’na teslim olmuşum, 1.20 havan bölüğünde acemiliğimi yapıyorum. Bir gün sigara molasında dolaşırken boynunda fotoğraf makinesi asılı biri yaklaştı. Ben bunu bir yerlerden tanıyorum ama... Aaa Harun Yerebakan! Şaşırdım “senin ne işin var burda?” Güldü “senin ne işin varsa?” Meğer yandaki 1.80 havan bölüğünde acemiliğini yapıyormuş. Gazeteci olduğunu söyleyince fotoğraf işini vermişler rahatlamış. Halbuki ben gazeteci olduğumu saklamıştım işe bak. Artık ne yapacaksın mecburen Harun’un forsunu kullanacaz. Harun’un bütün bölükte sözü geçer mutfaktaki hemşehrileri ona hususi yemekler yapar. Bir gün de otur kendin ye, ne mümkün, illa beni de çağıracak... “Niye zahmet ediyorsun” derim. - Sensiz boğazımdan geçer mi? Kanbersiz düğün olmaz! Beni bilen bilir; kadın, erkek fark etmez herkese “tertip” derim... Ama Harun hayatta en harbi tertibimdir. Kazım Çeliker BEYAZ ŞAHİN Bir keresinde alel acele işe çıkıyor. Kapıda bizim ulaştırmanınkilere benzeyen beyaz bir şahin. Düşünmeden atlıyor gideceği yeri söylüyor. Adamı bekletiyor, işini bitirip dönüyor. Şoför ücreti söyleyince “sen yenisin herhalde” diyor, “git aşağıdan fişini al.” Adamcağız ulaştırmaya iniyor “ne fişi” diyorlar “hem sen de kimsin?” Meğer garibim korsan taksiciymiş. Harun abi ne bilsin? Ömer Söztutan ALTIMIZ BiR YANA O BiR YANA Babam Almancıydı, bizi annemiz derledi toparladı. Anam rahmetli hepimize düşkündü ama Harun’a olan muhabbetini saklayamazdı. Çünkü Harun kimseyi üzmez, kırmaz, etrafı için yaşardı. Köyümüz merkeze mesafelidir mâlum, mektepler açılınca civar evlerin gençleri Ardeşen’de bir kat tutarlar. O sene ev sahibi ters çıkıyor, disiplinli bir adam. Aşağıda oturuyor, hava karardı mı kimseyi dışarı bırakmıyor. Köyün gençleri su borusundan kayıp sıvışıyorlar, kahveye sinemaya artık nereye olursa. Harun abime ise vakit yetmiyor. Çalışıyor da çalışıyor. İlla takdirname alacak. Harun benden bir yaş büyüktür ama bizi ikiz yazdırmışlar. Onunla hoşça bir ticaretimiz vardı. Ardeşen’den çikolata, şekerleme, top, balon, sakız getirir bana. Bunları okulda satarım... Kâr fifti fifti... Yarı yarıya... Harun Abim köyü çok sever, her sene yorganı döşeği yüklenir, yaylaya çıkar. Alabalık tutar, mangal yapar. Ancak o sene mecalsizdi, mânâlı mânâlı konuşuyor, herkesten helallik alıyordu. Vedalaşıyormuş meğer, hiç gelir miydi aklıma... İlhan Yerebakan “ÇAPRAZ” SORGU Yağmurlu bir gündü... Hüzün vardı havada... Rahmetli Kemal Çapraz’ı defn etmişiz. Cenazede Harun yok. Hani olacak şey değil... Bekir’e sordum, “nerde o?” -Abi Harun hasta. Ciddiye almadım... Hastaymış... Hiç Kemal’in cenazesi atlanır mı? Yorgan döşek yatsan da... İki elin kanda da olsa... Kızmıştım ama! O akşam sitemlerimi haykırmak için aramıştım. Üst perdeden hesap sormaya başlamıştım aklımca... Sabırla dinledi dinledi ve titrek bir sesle; “Yapma Dündar” dedi, “bildiğin gibi değil, Kemal’in cenazesine gelmez miyim, yoksa” Genellikle şakacı bir edayla cevap verirdi bana. Ama bu kez sesi farklıydı, çok şey anlatıyordu aslında... İÇİNE DOĞMUŞ Harun, oğlum Alperen doğmadan takılırdı bana; “Ya ne zaman doğacak bu velet, hadi ama yiyeceğimiz bi dilim baklava!” O’nu bilen bilir, Rahmetli tatlıya dayanamaz. Alperen doğunca baklava tepsilerini yığdım Harun’un masasına. Kendi elleriyle dağıttı arkadaşlara. O sene emekli olmuştum. ‘Dündar emekli ikramiyen de fena değil” diye laf atıyordu bana. Sonra ekliyordu “ülen hiç tekaüd adam çocuk yapar mı, bari ağabeysinden utan!” Ben de “asıl, sen utan” diyordum “bak babanın yedi oğlu var! Yaşlandın gidiyorsun, başında saç kalmadı, sonra eyvah dersin ama meğer ki geçmiş ola!” Aradan yaklaşık bir yıl geçti. Yüce Rabbim Harun’a bir daha baba olmayı nasip etti. Duyunca ne kadar sevindim anlatamam. Ankara’daydım, aradı. Aynı şakacı uslubuyla ‘Adi herif” dedi “verdin gazı, verdin gazı, başımı kodun belaya. Yaşımız kaç, ölüp gitcez, garip yetim kalacak!” HAYAT HAYAL En son Cerrahpaşa’daki hasta yatağında görüşmüştük. Havayı dağıtmak maksadıyla sordum: “Yeğenim nasıl?” Mahzunlaşdı “hastanelere gide gele çocukları da göremez oldum be abi...” Kelimeler bitmişti sanki. Gözlerimiz nemli... Ve ertesi gün o güzel insanın, o sadık dostun, kendini evladlarına, ailesine ve arkadaşlarına adayan Harun’un vefat haberi geldi. Harun’un anacığından miras merhametini, kızlarına olan düşkünlüğünü, ailenin kdv’si küçük Necip’ten bahsederken yüzünde beliren baba şefkatini, sıcak sohbetlerini, şen kahkahalarını, izne giderken duyduğu heyecanı, sabahları ‘Selamün Aleyküm millet” diye haykırışını, güneşli havalarda kızaran başını unutamam... Bir de “Bak gidiyom Dündar, bi da söylemem ha” deyişini... Nasıl unutulabilirim ki? Dündar Batık
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT