BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kassiyun’daki güneş Mevlana Halid-i Bağdadi

Kassiyun’daki güneş Mevlana Halid-i Bağdadi

Peygamberlere mahsus bütün güzel huylarını kendinde barındıran Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretlerinin huzurundayız. Daha adımımızı atar atmaz hava değişiyor. Değişik bir şey, hani hissedersiniz de anlatamazsınız ya, ayrı bir âlem gibi...



YAZI DİZİSİ ŞİMDİ DAHA YAKIN: SURİYE-4- İNAN ARVAS inan.arvas@tg.com.tr AYRI BİR ÂLEMDEYİZ Peygamberlere mahsus bütün güzel huylarını kendinde barındıran Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretlerinin huzurundayız. Daha adımımızı atar atmaz hava değişiyor. Değişik bir şey, hani hissedersiniz de anlatamazsınız ya, ayrı bir âlem gibi... KENDİMİZİ UNUTUYORUZ Kassiyun dağı sırtlarındaki dergaha girişte sanki herşeyimizi kapının eşiğinde bırakıp kendimizi unutuyor, öylece teslim oluyoruz o büyük veliye... Yabancı ülkelere gidince anlıyorsunuz ki ora ahalisi büyükleri sizin bildiğiniz isimlerle tanımıyorlar. Eğer Mevlana Halidi Bağdadi diye ararsanız “kim Mevlana”, “Bağdat ne yanda” diye yüzünüze bakıyorlar. Bu iyiliğimi de unutmayın. Siz taksiciye “Şeyh Halid” ya da “Şıh Halid” deyin götürüp kapıya bıraksın. Kassiyun dağının sırtlarında yer alan dergâh geçtiğimiz yıllarda hayli harapmış, Ankaralı bir işadamı tarafından restore edilmiş, adeta sil baştan yapılmış. Biz de katılıyoruz kervana Şam’a büyük hayallerle gidiyorum, işte o kutlu eşikteyim. Tokmağı edeple tıngırdatıyorum. ‘Cümle kapı’ gıcırtıyla açılıyor, 60’lı yaşlarda bir amca bizi avluya alıyor. Faddal faddal! (buyrun, buyrun) diyor. Yabancı olduğumuz belli; niçin geldiğimiz de belli... Önümüze düşüp türbeye götürüyor. Adımımızı atar atmaz hava değişiyor. Hoş bir koku ve hoşça bir serinlik yüzümüze çarpıyor. Değişik bir şey... Hani hissedersiniz de anlatamazsınız ya... Ayrı bir alem... Bu kabir zaten her geleni etkiliyormuş, biz de katılıyoruz kervana... Hesapta on dakika durup gideceğiz ama ayrılmak ne mümkün... Saatler su gibi akıyor, gölgeler uzuyor, güneş ufka yaklaşıyor. Akşam ezanı okununca uyanıyoruz, aradan kaç saat geçti acaba... Türbedar (Zekeriya amca) buyrun diyor, imameti gösteriyor. Siz buyrun deyip geri çekiliyor, avluya serili hasırlar üzerinde saf tutuyoruz. Sıradan bir türbedar değil, bir alim var karşımızda... Kıraatı kıratını gösteriyor zira... Ne bileyim onu çok seviyoruz, kanımız kaynıyor. Hele “Van’lıyım” deyince, hemşehrilik hukukumuz da başlıyor ayrıca. Ser veriyor sır vermiyor Dedesi 100 sene önce Van’dan göç etmiş. Üç kuşaktır bu kutlu eşiğin hizmetkârlığını yapıyorlar. Hemşehrim ile Van muhabbetlerine girdikçe resmiyet eriyor. Bildik mekânlar, ortak tanıdıklar... Sarılıyor, kucaklıyor. Amca yeğen gibi oluyoruz adeta. Bilirsiniz türbedarlar sır küpüdürler, az konuşurlar. Ancak 30 yıl boyuca Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine hizmet eden biri, kimbilir nelere şahit oldu? İnanıyorum ki çok şey biliyor. Mahcup edasına, kaçırdığı gözlerine bakılırsa. Israrlarımıza rağmen ser veriyor sır vermiyor. Biraz daha üsteleyince Zekeriya amcanın ağzından şu okkalı sözler çıkıyor; “Evladım anlatmaya kalksam bana deli derler, inanmaz kimsecikler. O sebeple sırra vakıf olanlar ser verip sır vermezler.” Konuyu dağıtmak isteyen Zekeriya amca çay içme bahanesi ile bizi balkona çıkarıyor. Ne yalan söyleyeyim daha önce böyle bir çay ömrümde içmedim, tadı hâlâ damağımda. Şam ayaklarımızın altında ışıl ışıl. Bardaklar bir doluyor bir boşalıyor... Kabirden ateş çıkıyordu Biraz daha ısrar edince Zekeriya amca, “bir tane anlatırım başka da anlatmam” diyerek kararlılığını belirtiyor. Biz de peki diyerek merak ve heyecanla bekliyoruz. Hadiseyi Zekeriya amcanın ağzından aynen aktarıyorum; “30 yıl önce yatsı namazını kılmak için kabristanın aşağısındaki camiye gitmiştim. Namazı kıldıktan sonra tekrar türbeye dönmek için yokuşun başına geldim. Baktım yukarıdaki kabristandan bir ateş yükseliyor. Allah Allah dedim. Kim yakmış bu ateşi. Acaba serseriler mi yaktı? diye düşündüm. Ama iyice baktığımda etrafta kimse olmadığını gördüm. Bu kez daha çok meraklanıp adımları hızlandırarak çıkmaya başladım. Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. İyi de bu ateş de neyin nesiydi diye soruyorum kendime. Lâkin ateşte bir gariplik vardı. Yani böyle bildiğimiz yangına benzemiyordu çok garip ve tarif edilemeyen bir ateşti. Ateşe 2-3 metre yaklaştığımda tüylerim diken diken oldu, kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Ateş bir kabrin içinden çıkıyordu feryat etmemle birlikte ateş kabrin içine girip kayboldu. Yıllardır bu olayın etkisindeyim. Hatırladıkça içim ürperiyor. Allahü tealaya sığınıyorum.” Bu uzun sohbetimizin ardından ayrılık vakti geliyor. Zekeriya amca tekrar gelin diyerek uğurluyor bizi. Bir daha kavuşmak mı? Nasip.... Altın silsilenin 29. halkası Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleri on sekizinci yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyılın başında yetişmiş büyük velilerden. İnsanlara hak yolu göstererek hakiki saadete, kurtuluşa kavuşturan ve Silsile-i aliyye adı verilen alimler ve veliler zincirinin yirmi dokuzuncusu. Asrının müceddidi ve zamanının bir tanesiydi. İsmi Hâlid, lakabı ise Ziyaüddin’dir. Bağdadi nisbesiyle meşhur olmuştu. Babadan Hazreti Osman, anneden ise Hazreti Ali efendimize dayanıyor. Bu yüzden Osmani diye de anılıyor fakat Mevlana Halid-i Bağdadi diye meşhurdu. 1778 yılında Bağdat’ta doğan bu büyük veli 1826’da Şam’da vefat ediyor. Mübarek ruhuna fatiha... DARA DÜŞEN O’NA KOŞUYOR Yavuz Sultan Selim Han’ın kabrini bulup türbeye dönüştürdüğü Muhyiddin-i Arabi hazretlerini dünyanın her yerinden ziyarete geliyorlar. Büyük veli misafirlerini eli boş yollamıyormuş... Sin, Şın’a girince... Akşam olmak üzere. Rotamız Muhyiddin-i Arabi Hazretleri. Türbeye giriyoruz. İçeride inanılmaz bir koku var. Mübarek zatın kabri misk gibi. Bu tarifi imkansız bir koku. Derken içeriye kollarına girerek yürütülen bir zat giriyor. Sanırım 100 yaşına yakın. O haliyle ayakta duruyor en az yarım saat bu mübarek zata selam veriyor. Edebi bizi imrendiriyor ve utandırıyor. Bilmeyen yoktur. Muhyiddin-i Arabi “sizin taptıklarınız benim ayağımın altındadır” diye bağırınca ortalık çalkalanıyor. Ulema toplanıyor. Muhyiddin-i Arabi’nin bu sözle “Allah benim ayağımın altındadır” demek istediğini hükmederek katledilmesine kararı veriyor. Ben biliyorum galiba... Muhyiddin-i Arabi Hazretleri “Sin Şın’a girdiği zaman Muhyiddin’in kabri ve muradı anlaşılır” buyursa da buna bir mana veremiyorlar. Nieticede infaz ediliyor ve bir meçhule defnediliyor. Aradan asırlar geçiyor Yavuz Sultan Selim Şam’ı fethediyor. Padişah Muhyiddin-i Arabi’nin kabrinin nerede olduğunu soruyor. Cevap alamıyor. Padişah herkese sorulmasını istiyor. Çobanın biri, “Ben kabrinin nerde olduğunu biliyorum” diyor. -Nereden biliyorsun? - Orada otlattığım hayvanlar ne o otları yer, ne de basar. Otlar öylece büyür sonra kendiliğinden kurur. Yavuz Sultan Selim heyecanlanıyor, sanırım bulduk diyor. Gösterilen mevki kazılıyor. Bir de baktıyorlar ki Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin cesedi olduğu gibi kabirde duruyor. Sultan daha sonra bu büyük velinin kabri üstüne bir türbe inşa edilsin emrini veriyor. “Sizin taptığınız benim ayaklarımın altındadır” sözünü söylediği yer eşelenince altından bir küp altın çıkıyor. Mübarek, birilerinin “dünya muhabbetini” işaret ediyor. > YARIN: HUMUS’TAKİ MAHZUN SAHABE...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT