BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kutsal topraklara hüzünlü veda

Kutsal topraklara hüzünlü veda

Kâbe’yi son bir defa daha tavaf edip; Medine yollarına düşüyoruz. Kutlu hicretin güzergâhından münevver beldeye varıyoruz. Herkes Mescid-i Nebi’ye koşturuyor. Ardından da Ravda-i Mutahhara’ya. Efendimizin kabri önünden oluk oluk akan insanlara karışıyoruz.



ÖZEL HABER TÜRKİYE KUTSAL TOPRAKLARDA OSMAN SAĞIRLI MEKKE’DEN BİLDİRİYOR Mekke’de geçirdiğimiz son gece. Sabah erkenden Medine’ye gideceğiz. İçimize bir hüzün çökmüş durumda. Veda tavafı yapmak üzere Kâbe’ye gidiyoruz. Gündüz yağan yağmurdan dolayı ortalığı sel götürmüş durumda. Aklımızca kimse olmaz hem doya doya bir daha Kâbe’yi seyrederiz, Hacer-ül Esved’i öper, Hatim’de, Makam-ı İbrahim’de iki rekat namaz kılarız diye düşünüyoruz. Fakat o da ne? Harem’in önü insan seli. Kapılarda ise içeriye girişin durdurulduğunu gösteren yazılar var. Veda tavafı etmeden dönemeyeceğimize göre beklemeye başlıyoruz. İki saat sonra kapılardan bizim de içinde olduğumuz bir grubun girişine izin veriyorlar. İçerisi ne kadar kalabalık anlatamam. Metaf alanı, üst iki kat tıka basa dolu. Revakların bulunduğu alanda bile tavaf yapanlar var. VEDA ETMEYECEKSİN Adım adım kalabalığın içine girip tavafa başlıyoruz. Ayaklarıma basanların, düşmemek için elbisemden çekiştirenlerin haddi hesabı yok. Bu güne kadar yaptığım en zor tavafı ancak iki saatte bitirebiliyoruz. Saatler gecenin ikisini gösteriyor. Artık vakit tamam. Lakin ayrılmak ne mümkün? Revaklar arasında yürüyüp yürüyüp duruyoruz. Ara ara dönüp tekrar bakıyoruz. İsmail abi, Mehmet Soysal abi, Dursun abi ve İrfan abi önden çıkıyor. Ben geri dönüp şöyle doya doya bir daha izliyorum, kapıya doğru yöneliyorum. TGRT Haber’den Orhan abi gözü yaşlı bir şekilde geliyor. -N’oldu Orhan abi, ağlıyor musun yoksa? -Sorma çok zor geliyor veda etmek. -Vedalaşırsan zor gelir tabii. Bir abi bana, “Osmancım sakın veda etme. Buradan ayrılırken sadece görüşmek üzere demelisin” şeklinde tembihte bulunmuştu. Söz dinlemenin faydasını gördüm. Mehmet Soysal abi de Orhan abiyi teselli ediyor: “Üzülme Orhan seni yine göndeririz.” MÜNEVVER BELDEYE DOĞRU Sabah namazının ardından otobüs kapıya dayanıyor. Valizler yerleştiriliyor, hareket vakti gelip çatıyor. Herkes camlara yapışıp hem gözyaşlarını gizliyor hem de Mükerrem beldeyi bir daha doyasıya seyrediyor. Mekke bitip çöle girince yaşlı gözler bir bir uykuya dalıyor. Tabelalar Medine’ye yaklaştığımızı müjdeliyor. Tecrübeli meslektaşlar yeni gelenlere tavsiyelerde bulunuyor. -Bol bol salavat-ı şerife oku. -Nerede senin tesbihin? -Takkeni takmayı unutma, edeptendir. Derken Cemal abi mikrofonu kapıyor. “Biliyor musunuz?” diyor, “Efendimiz (sâllallahü âleyhi ve sellem) kutlu hicret için bu güzergâhı seçti, yolculuk bu vadi içinde geçti” diyor. Ardından da Efendimizin hicreti esnasında kendini bu mübarek beldede karşılayan Medinelilerin hep bir ağızdan söyledikleri o duygulu Taleal Bedru Aleyna (Ay doğdu üzerimize /Veda tepesinden/ Şükür gerekti bizlere /Allah’a davetinden/ Sen güneşsin sen aysın /Sen nur üstüne nursun /Sen Süreyya) şeklindeki ilahiyi okuyor. Çöller bitiyor, vadilerdeki kara kara taşların yerini hurma bahçeleri alıyor. Ve aniden Medine karşımızda beliriveriyor. Şehre suliet kazandıran o muhteşem mescidin minareleri taa uzaklardan görünüyor. Arabayı salevatlar sarıyor. Meslektaşlar ağlamaklı oluyor. CENNET BAHÇESİNDE NAMAZ Otele varır varmaz hangi odaymış, kaçıncı katmış artık kimsenin umurunda değil. Valizleri fırlatan doğru Mescid-i Nebi’ye koşturuyor. Ancak kitaplarda yazılanlara göre ‘o mekan ve o makam o kadar yücedir ki, oraya giderken aklanıp paklanmak, en güzel elbiseleri giymek gerek.’ İkindiye doğru otelden çıkıyorum. İki dakika sonra Kubbe-i Hâdrâ (Yeşil Kubbe) ile göz göze geliyorum. Tam karşımda olmasına rağmen yol bir türlü bitmek bilmiyor. Kapıya varmam yıllar gibi geliyor. Eşikten içeri adım atar atmaz ise sanki başka bir aleme giriyorum. Binlerce kişi olmasına rağmen çıt ses çıkmıyor. Kimi namaz kılıyor, kimi dua ediyor. Peygamber Efendimizin, “Mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç diğer mescitlerde kılınan bin namazdan hayırlıdır” ve “ Kabrimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” diyerek işaret buyurduğu Ravda-i Mutahhara’nın hemen yanındaki o müjdeli alana yöneliyorum. Namaz kılanlardan çok ayakta bekleyenler var. Ya sıra bana gelmezse? Ayaklarıma bir el dokunuyor. Afrikalı bir genç namaz kılmam için bana yer veriyor. Adeta ayaklarım yerden kesiliyor, gözlerime perde iniyor. Burnuma mis gibi gül kokusu geliyor. Çölde susuzluktan ölmek üzereyken okyanusa götürülmüş gibi hissediyorum. ŞEFAAT YA RESULALLAH Ve sırada o özlenen an.. Ve sıra geliyor Ravda-ı Mutahhara’ya. Efendimizin bir hadisi şeriflerinde “Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip oldu!” müjdesini verdiği o mekanın ziyaretine. Efendimizin kabr-i saadetleri önünde oluk oluk akan yüzlerce insanın peşine takılıyorum. Heyecandan ayaklarım titriyor, ellerim fazlalık gibi geliyor. Adımlar o kadar yavaş atılıyor ki, bir ara dalıyorum. Havalimanına gitmek üzere evden çıkarken, komşumuzun küçük oğlu ile apartmanın kapısında karşılaştığımız an zihnimde canlanıyor; -Osman amca hacca gidiyormuşsun hayırlı olsun? -Sağol canım. İnşallah sana da nasip olur. -Senden bir şey istesem! -Tabii ki! -Oraya varınca Efendimize selam söyler misin? Ne kadar da nasipliymiş, ben emaneti unutsam bile sahibi unutmamış demek ki! İşte Efendimizin huzurundayım, yine o tarifsiz gül kokusu, ellerim iki yana açılıyor. Diğer müminler gibi “Esselâmü âleyke ya Habiballah”, “Şefaat ya Resulallah” diye fısıldıyorum. Üzerimde ne kadar selam varsa hepsini sahibine bir bir teslim ediyorum. Kulaklarımın dibinde “şirk haci şirk” diye bağıran görevli ne yazık ki Efendimiz ve komşuları Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer’in huzurunda daha fazla kalmama müsaade etmiyor. Gelmek nasip oldu ya buna da şükür. MİS GİBİ GÜL KOKUYOR Ravda-i Mutahhara’da namaz kılanlardan çok ayakta bekleyenler var. Ya sıra bana gelmezse? Ayaklarıma bir el dokunuyor. Afrikalı bir genç namaz kılmam için bana yer veriyor. Adeta ayaklarım yerden kesiliyor, gözlerime perde iniyor. Burnuma mis gibi gül kokusu geliyor. “Sakın terk-i edebden...” Buranın uhrevî havasında meşhur Urfalı Şair Nabi’yi hatırlamamak mümkün mü?.. Nabi, zamanın paşalarından birinin iltifatına mazhar olur ve beraberce hacca giderler. O devirlerde hacca deve ile gidilir. Develerin sırtına yüklenen mahmil ismi verilen, iki kişinin rahatça yolculuk edebileceği bir semer vardır. Nabi ile Paşa da böyle bir devede yolculuk ederler. Nihayet bir seher vaktinde Medine topraklarına girerler. Nabi, Peygamberin kabrini ziyaret edeceğim diye heyecanlanır, mahmilin öbür tarafında ise Paşa yatmış uyuyor. Bu durum Nabi’yi müteessir eder. “İki cihan güneşinin bulunduğu topraklara geldik. Biraz sonra Medine şehrine gireceğiz. Böyle yatmak hiç münasip olur mu?” diye düşünür ve bu heyecanla dudaklarından şu mısralar dökülür: “Sakın terk-i edebden kuy-ı mahbub-ı hudadır bu/Nazargahı ilahidir, makamı Mustafa’dır bu...” Evet, bu kutsal topraklardan ayrılana kadar her edebe riayet edenlere ne mutlu... Türk gazeteciler kaza yaptı Suudi Arabistan’da hac farizasını takip etmek üzere görev yapan Türk basın mensuplarının içinde bulunduğu araç Medine’de kaza yaptı. Olay dün Türkiye saatleriyle 12.00 sularında meydana geldi. Kanal 24’ten Yaşar Taşkın Koç ve eşi Figen Koç, Berat Tv’den Ömer Aydın, Abdurrahman Pala ile Diyanet Görevlisi İbrahim Karanfil’in içinde bulunduğu araç, Uhud Şehitliği’ne gitmek üzere Medine’den hareket etti. Diyanet Görevlisi Hüseyin Gökçe yönetimindeki araç, diğer yönden gelen cipin çarpması sonucu takla attı. Yolcular, çevreden yetişenler tarafından araçtan çıkarıldı. Gazetecilerden Yaşar Taşkın Koç ile Diyanet Görevlisi İbrahim Karanfil tedavi altına alınırken diğer gazeteciler taburcu edildi.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT