BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Herat’ın nurlu müderrisi Molla Abdurrahman Câmî

Herat’ın nurlu müderrisi Molla Abdurrahman Câmî

Evliya toprağı Herat, yetiştirdiği âlimlerle tanınır. Hikmetli sözlerin sahibi, müfessir, fakih, edip, tabip, şair ve velî Molla Cami de onlardan biridir.



NE OLUR... Yâ Resulallah ne olur! Ben de Kıtmir gibi cennete dahil olayım eshabın ile. O, Eshab-ı Kehf’in köpeği ise, ben de senin eshabının köpeğiyim!.. Yâ Resûlallah! Çi bâşed çün seg-i Eshab-ı Kehf? Dahil-i cennet şevem der zümre-i eshab-ı tû, O reved der cennet, men der cehennem key revast? O seg-i Eshab-ı Kehf, men seg-i eshab-ı tû ÂŞIĞIN ÂŞIKLARI Molla Câmî hazretleri başta Server-i Kainat (Sallallahü aleyhi ve sellem) olmak üzere ehli beytin ve sahabe-i kiramın yanık âşığı... Heratlılar da ona âşık. Aradan geçen 5 uzun asra rağmen unutmamış, kabrine geliyor, dualarla yâd ediyorlar. Kurbanlar kesilmiş, dağılmış, hesaplar denk-leştirilmiş defterler kapanmış. İş bitti ama Afganistan’dayız bir hafta daha. Niye? İstanbul’a her gün tayyare yok da ondan. Zamanı ziyaretlerle mi değerlendirsek? Mezar-ı Şerif’ten başlayabiliriz mesela. Hazret-i Ali’nin (kerremallahü vecheh) muhteşem türbesi herkes gibi bizi de etkiliyor. Şimdi Belh var sırada. Gelgelelim o gece 40-50 motosikletli militan ortalığı dağıtmış. Bölge gergin, istişare ettiklerimiz “sakın ha” diyorlar “iş almayın başınıza!” - Peki Herat’a uzansak? - Bak o olabilir havayolu ile ama... - Karadan gitseydik, fotoğraf ney çekerdik bu arada... - Macera aramayın. Fidyeciler için iyi bir metasınız zira. HAK-İ EVLİYA Evliya toprağı adıyla maruf Herat’ta hayli Allah dostunun medfun olduğunu biliyoruz. İyi de bizi kim gezdirir orada? Konuştuklarımıza kulak misafiri olan aksakallardan İnayetullah Hacı “benim bir arkadaşım var” diyor, “dur telefon edeyim, sizi karşılaya!” - Yük olmayalım adama? - Yük mü dedin? Öyle delici bakıyor ki... Kelimeler donuyor ağzımda. Neyse çıkıyoruz yola. Uçuş her zamanki gibi aksıyor. Üç saatlik gecikmeden sonra ayağımız değiyor toprağa. Bavulu elimize alıyoruz ki telefon çalıyor. “Sizi bekliyoruz efendim, ana kapıdan çıkın sağda.” Onları tanımakta zorlanmıyoruz, dede, oğul, torun üçlüsü kucaklarını açmış koşuyor. Otel motel dedirtmeden “üylerine” götürüyorlar, sofralar seriliveriyor. Klasik bir Türkmen evi. Avlu içinde avlu, girişte mihman ağırlanan oda... Anlaşılan misafire alışıklar. Yüklüğe allı morlu yorganlar sıralanmış, döşekler hazır kıta... Evin reisi Hacı Muhammed o günlerde kaza geçirmiş. Bir bacağı peşisıra sürükleniyor. Ona çarpan şoför koşup gelmiş, kolundan tutup kaldırmaya yeltenmiş. Hacı “evladım” demiş, “bana n’olduysa oldu, sen kaç kurtul, buralarda durma!” Pes valla... Hani katilini affedenler vardır ya... Bu temizlik nereden geliyor acaba? Cevap gecikmiyor. Hacı “akşam ezanı okundu okunacak” diyor, “ister misiniz namazı Kaşgari Dergâhında kılalım, Molla Câmî hazretlerinin yanı başında...” KAŞGARİ DERGÂHI Gidiyoruz. Maveraünnehr tarzı bir bina, sanırsın Buhara... İçerisi loş, 25 mumluk ampulün sarı ışığı kendini bile aydınlatamıyor. Ama cemaat nur âla nur. Bembeyaz giyinmişler, hepsi sakallı ve sarıklarının ucunu salmışlar omuzları arasına... İmam yanık bir Kahire aksanı ile okuyor. Mikrofon yok, kubbede tatlı bir yankı, insanın yüreğine yüreğine işliyor. Şu havayı bir daha nereden bulacaksın, sindir içine, doya doya kokla... Ama gazeteciliğin gözü kör olsun, aklım fikrim fotoğrafta... Birkaç kare resim almalıyım, içimde kalacak yoksa. Cemaat birbirine yol vererek çıkıyor, türbenin önünde durup okuyorlar bir lahza. Arkalarını dönüp gitmiyorlar, belli bir mesafeye kadar el pençe divan, sanırsınız ki mübarek hayatta. Onları zarif ve samimi buluyorum. Evet gülümsüyorlar ama tebessümleri daha bir heybet katıyor simalarına. Parmağım deklanşörde kala kalıyor. Ki resim dendi mi arsızlaşan ben, vazgeçiyorum ilk defa. Kabirler diri gibi, insanlar ölü gibi... Peki aralarında bir rabıta? Ah onu görebilecek gözümüz olsa... Büyüklerin feyzi öldükten sonra da kesilmezmiş... El hak doğrudur... Amenna! CÂM ŞEHRİNDEN Efendim Abdurrahmân Câmî hazretleri Horasan’ın Câm şehrinde doğuyor. Babası Nizâmeddîn Ahmed hal ehli bir zat, İmâm-ı Muhammed Şeybânî hazretlerinin neslinden, ilme, irfana aşina... Abdurrahman Câmî daha el kadar bebe iken parlak zekası ile dikkat çekiyor. O günlerde Hâce Muhammed Pârisâ hac yolcusu, Câm kasabasına uğruyor. Büyük velinin gözü onda, başını okşuyor, meyve veriyor, dualar ediyor. Derken “Ahrâriyye” meşayıhından Fahreddîn-i Luristânî evlerini şereflendiriyor. Abdurrahman’ı kucağına oturtuyor, parmağıyla havaya kelimeler yazıyor. Ağzı süt kokan sabi sektirmeden okuyor. Luristani hazretleri ayrılırken “bu çocuğa dikkat edin” diyor, “umulur ki büyüklerden ola!” Babası nasihati dinliyor, oğlunu (daha büluğa ermeden) Herat’a getirip, Nizâmiyye Medresesine bırakıyor. Abdurrahmân kısa bir sürede diğerlerine yetişiyor, medresenin yıldızı oluyor. Tedrisat hafif geliyor, müderrislerle hususi sohbetlere oturup girift mevzulara dalıyor. Derken Fen ilimlerine merak salıyor, Uluğ Bey’in Bey olduğu devirde Semerkant’ta 9 koca yıl geçiriyor. Bursalı Kadızâde Rûmî’den riyaziye (aritmetik) dersleri alıyor. Hafızası müthiş, okuduğu kitabı adeta kaydediyor. Bir ara karşılaştıkları Ali Kuşçu, astronomiye dâir sualler soruyor ona. Aldığı cevaplar karşısında şaşkın. “Bu ilim çalışmakla kazanılmaz” diyor, “Allahü teâlânın lütfu ihsânı olmasa...” AMMA ve LAKİN Artık Molla Câmî Herat’ın beş âliminden biri. Büyük itibar görüyor. Lâkin... Lakin vakit hızla geçiyor. Ömür sermaye, hayat bitti bitiyor. Eğer ledûn ilminden de hisse almazsa, ma-nevi doruklara koşmazsa... Bunun yolu belli, bir Allah dostu bulmak, teneşirdeki ölü gibi teslim olmak. İyi de kime bağlansa? Herat’ın mânâ sultanlarından Sâdüddîn-i Kaşgârî hazretleri namazları takiben cami önüne oturuyor, sevenleriyle sohbet ediyor. Zaman zaman Molla Abdurrahman önünden geçiyor, selâmlaşıyorlar. Mübarek “bu gençte görülmemiş bir istidat var” diyor, “ah elinden tutan olsa!” Gelmeyene gel demeye memur değil, hani gitmeyene git diyemediği gibi. Dergâhın kapısı açık, eğer nasibin varsa... İŞARETİ ALINCA Molla Câmî o günlerde rüyâsında Sâdüddîn-i Kaşgârî hazretlerini görüyor, nasıl bir işaret alıyorsa alıyor, gelip eteğine yapışıyor. Büyük veli “Rabbimize hamdolsun ki, Mevlânâ Abdurrahmân gibi bir şâhini tuzağımıza düşürdü” diyor, cevheri itina ile işliyor. Yeri gelmişken anlatalım Sadeddin-i Kaşgari hazretleri, Nizameddin Hamuş ve Alaeddin Attar vasıtasıyla Şah-ı Nakşibend’den (kuddise sirruh) feyz alıyor. Mâlum tasavvuf yolunun çileleri imtihanları var, Molla Câmî bunlara seve seve katlanıyor. Halvet ediyor, riyazet ve mücahede yapıyor, vakitlerini zikr ile ziynetlendiriyor. Ve perdeler peş peşe açılıyor, gün geliyor melekût âlemini seyre dalıyor. Adı güzel Muhammed’e olan sevdası katlanarak artıyor, Medine mıknatıs gibi çekiyor. Aşk bu ferman dinler mi bir gün çarığını giydiği gibi yollara düşüyor. Neden sonra duruyor, “n’apıyorum ben? Böyle kendi başıma!” Sâdüddîn-i Kaşgârî’ hazretlerinin huzûruna dönüyor, halini arz ediyor. Aynı yola çıkıyor ama bu defa izin ve duayla... ŞEYH UBEYDULLAH Mevlânâ Abdurrahmân Câmî Hicaz seferinin ardından Halep, Tebrîz ve Horasan’da ilim meclislerine katılıyor. Hocasının ölümünden sonra Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerine bağlanıyor. Büyük veli az konuşuyor ama çok şey kazandırıyor ona. Daha evvel Muhyiddîn-i Arabî’nin Fütûhât’ından çözemediği yerleri artık anlıyor rahatlıkla. Yıllar sonra Herat’a dönüyor, Hüseyin Baykara’nın tahsis ettiği medresede ders vermeye başlıyor. Kimine lisan gramer, kimine cebir geometri öğretiyor. Ediplerle şairlerle buluşuyor. Sohbetine katılanlar gamdan kederden arınıyor, yelkenler başka başka âlemlere açılıyor. Molla Câmî sultanlara, vezirlere de mektuplar yazıyor, onları hayra, adâlete, şefkate çağırıyor. Mesela Bâbûr Şah’ın istifadesi büyük oluyor. Mübarek “üç şey üç zümreye çirkin düşer” buyuruyor “âlimlere mal sevdâsı, zenginlere cimrilik, sultanlara sertlik!” SANAT CİHAD İÇİNDİR Molla Câmî için nazım da nesir de tebliğe vesile, desinler diye yazmıyor, menfaat beklemiyor. Ali Şîr Nevai Türkçe’de deryalaşıyor, Câmî ise Farsça’da... İkisi de kalemini din-i mübin için kullanıyor, insanları hakka hakikate çağırıyor. Yek-i hah, yek-i han, yek-i coy / Yek-i bin, yek-i dan, yek-i goy (Bir’i iste, Bir’i oku, Bir’i ara / Bir’i gör, Bir’i anla, söyle Bir’i) Molla Câmî zor mevzuları sade bir dille anlatabiliyor. Halka da hitap edebiliyor ki, işte ustalık da burada... Mübarek mütevazı yaşıyor, kuru toprak üzerinde oturuyor, parasını talebeye harcıyor. Herat ve Hıyâban’da birer medrese, Câm şehrinde de câmi yaptırıyor. Aklı ahirette, ölümle sonlanan nîmeti, nîmetten saymıyor. Sadüddîn-i Kaşgârî gibi bir büyüğün halîfesi olmasına rağmen tasavvuf yolcularını yetiştirmekten çekiniyor, sadece sadık talipleri ehline yolluyor. GÖNLÜ OSMANLIDA Molla Câmî Allah dostlarına toz kondurmuyor. Ehl-i Beyt’e ve Eshâb-ı kirâma laf atanı anında susturuyor. O yıllarda henüz Osmanlı Safevî çekişmesi patlamış değil. Ama feraseti ile olabilecekleri hissediyor. İran’ın nüfuz alanında bulunmasına rağmen reyini net bir şekilde Osmanlı’dan yana kullanıyor. Fâtih onu İstanbul’a dâvet ediyor, ancak Konya’ya geldiğinde Sultanın vefât haberini alıyor. Biliyor musunuz, Molla Câmî Hazretleri böylesi bir kasım günü vefat ediyor (18 Muharrem 898) Cenazesine Sultan Hüseyin Baykara, Ali Şir Nevai ve bütün Herat iştirak ediyor. Onu pirinin (Sa’deddin-i Kaşgari’nin) yanına defnediyorlar. Safeviler Herat’ı zapt edince Molla Câmî’nin kabrine saldırıyor. Oğlu daha evvel naaşını taşıttığı için mezarı boş, buna rağmen kinleri dinmiyor, ortalığı ateşe veriyorlar. Şâh İsmâil Molla Câmî’nin kitaplarını da toplatıyor. Câmî kelimesindeki “Cim”in noktasını kazıtıp “Hı”ya çeviriyor. Aklı sıra “Hâmî” yazdırıp “hamlık” ediyor. BOYUNCA ESER VERDİ Molla Câmî hazretleri Tefsi’rü’l- Kur’an, Hadisi Erbain, Şerh-i Hadis, Terceme-i Kelimat-ı Kudsiyye (Hazret-i Ali’nin sözleri), Nefehatü’l-üns, Sühanan-ı Hace Parisa, Serrişte-i Tarik-i Hacegan, Risale der Menasikül-hac, Şevahidü’n-nübüvve, Heft Evreng ve Baharistan gibi elliye yakın eser veriyor. Yazı arasına yemeğin tuzu kâbilinden mîzâh ve hikâyecikler de serpiyor. Bu çeşni üslûbunu latîf kılıyor. Ali Şir Nevai, Fuzûlî ve Lâmiî Çelebi de onun izinde gidiyor. ARİF OLAN ANLAR O günlerde sükut meclisleri pek revaçta... Az yiyen, az uyuyan, az konuşan dervişler bir araya geliyor, tefekkür ve tezekkürde bulunuyorlar. Genç Molla Câmî de aralarına katılmak için can atıyor, lâkin âzâ sayısı dondurulmuş, hariçten adam alınmıyor. Buna rağmen gidip kapıyı çalıyor. Derdini bir kağıda yazıp uzatıyor. Sabır sınayan bir bekleme faslı... Nedeeen sonra kapıcı görünüyor, elinde ağzına kadar dolu bir bardak. Hani bir damla ilave edilse taşacak. Lisan-ı hal ile “maalesef” deniyor. “Bekle! Belki bir başka bahara...” Molla Câmî gözüne ilişiveren gül goncasından bir yaprak koparıp suyun üzerine bırakıyor. Yaprak bardağın kabulü, zerre miskal taşmıyor. İşte aranan vasıf bu... Eğer talip, tek kelime etmeden derdini dillendirebiliyorsa...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT