BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Hazreti Hüseyin’in şehâdeti

Hazreti Hüseyin’in şehâdeti

Bir gün Resûlullah efendimiz Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’i seviyordu. Cebrâil aleyhisselam geldi ve dedi ki: “Torunlarını bu kadar çok seviyorsun, fakat ikisi de şehid olacaklardır!..”



Dün Aşure Gecesiydi, bugün de Aşure Gününü idrak ediyoruz. Bütün okuyucularımızın Aşure Gününü tebrik ediyoruz... Aşure Günü, birçok Peygambere (aleyhimüsselâm) huzur getirmiştir. Onlar da onlara iman edenler de sevinmişler, sıkıntıları bu günde sona ermiştir. (Geçen hafta arz etmiştik.) Bugün meydana gelen yegâne üzüntü veren hadise Hazreti Hüseyin’in şehid olmasıdır. Her mü’min bu acıyı ciğerlerinde hisseder. Yüzlerce asır geçse de bu acı hiç ama hiç unutulmaz. Sevgili Peygamberimizin çok sevdiği ve mübarek dizinde büyüttüğü, bütün müminlerin göz bebeği iki torunu da şehit oldular... “ESHÂBIM ŞÂHİTTİR...” Bir gün mübarek dedeleri Hazreti Hasan’ı sağ dizine, Hazreti Hüseyin’i de sol dizinde oturtmuş onları seviyordu. Cebrâil aleyhisselam geldi ve dedi ki: “Torunlarını bu kadar çok seviyorsun, fakat ikisi de şehid olacaklardır!..” Bu söze çok hayret eden Allah’ın Resulü aleyhisselam sordu: “Kâfirler mi bunları şehid edecek?” Cebrâil aleyhisselam “Hayır” diye cevap verdi, “Senin ümmetin yapacak bu büyük hatayı!” Bu defa daha çok hayret ederek dedi ki: “Nasıl benim ümmetim olur ve nasıl bu ciğerparelerimi şehid ederler! Benim bunları ne kadar çok sevdiğimi herkes bilir. Bebek olduklarında ağlamalarına bile dayanamazdım. Annelerini ikâz ederdim. ‘Niçin ağlatıyorsun yavrularımı? Bilmiyor musun onların ağlamaları beni çok üzer!..’ diyordum. Onları ne kadar çok sevdiğime bütün eshabım şahittir...” Cebrâil aleyhisselam arz eder: “Efendim! İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Nefis ve şeytan gibi iki kuvvetli ve tehlikeli düşmanları vardır. Bunlar insanların çoğuna her kötülüğü yaptırırlar... Âdem aleyhisselâmı bunlar cennetten çıkarmadı mı? Yusuf aleyhisselâmı kendi kardeşleri kuyuya atmadı mı? Ki, onu kuyuya atmak öldürmek demekti... Kardeş kardeşe bunu yaparsa, senin ümmetinin torunlarına yaptıkları garip olamaz...” Bu mübarek kimselerin şehid olmaları onlar için ihsanı ilâhi oldu. Şöyle ki: Hazreti Hüseyin ile abisi, Medine-i Münevvere doğumludurlar. Bu mübarek beldede dünyamızı şereflendirmişlerdir. İkisi de çok nazlı (el bebek, gül bebek) büyümüşlerdi. Başta fahr-i kâinat olmak üzere bütün mü’minler onlara çok değer veriyorlardı. Müslüman oldukları için hiçbir sıkıntıya maruz kalmamışlardı. Din-i mübin uğrunda hiç cefâ çekmemişlerdi. Bu da onların derecelerinin diğerlerinden düşük olmasına sebep olabilirdi. Bilâl-i Habeşi, Ammar bin Yasir, Suheyb-i Rumi (radıyallahü anhüm) gibi mü’min oldukları için çektikleri dayanılmaz işkenceler onları çok kıymetlendirmişti. Yüce Rabbimiz, bu iki sevdiği kuluna şehâdet makamını lütfetti, ta ki dereceleri diğerlerinden geri kalmasın. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “Belâlar, mihnetler, en çok Peygamberlere, sonra evliyâya, sonra bunlara benzeyenlere gelir.” Dünya, zevk için yaratılmadı. Âhiret bunun için yaratılmıştır. Dünya ile ahiret, birbirinin zıddıdır. Birini sevindirmek, ötekinin gücenmesine sebep olur. ŞEHÎD OLMAK İSTİYORDU!.. Yeryüzündeki bütün şeriflerin ve seyyidlerin babaları, ömürlerinin sonunda bu acıları çekmeselerdi, cennet nimetlerinin tadını bu kadar çok alamazlardı. “Açlık çekmeyen yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmeyen rahatlığın kıymetini bilmez...” Dünyada bunlara elem vermek, sanki dâimi lezzetleri artırmak içindir. Belâlar, sıkıntılar, cahil için sıkıntı ise de, bu büyüklere, sevdiklerinden gelen her şey tatlı olmaktadır. Allahü teâlâ sevdiklerine sıkıntı vermeden de derecelerini yükseltmeye kadirdir. Dostlarına hem dünyada, hem de ahirette rahatlık verebilir. Fakat âdeti böyle değildir. Kudretini, hikmeti ve adaleti altında gizlemeyi sever. Şehid olmayı Hazreti Hüseyin (radıyallahü anh) kendisi istedi. Yezid’e biat etseydi şehid olmazdı. Kerbelâ’da Rabbinden zafer isteseydi; mübarek dedesine melekleri gönderen, ona da gönderirdi ve Bedir muharebesindeki zafer ona da verilirdi. Fakat o, şehâdet istiyordu...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT