BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ah Uhud, ah o koku!

Ah Uhud, ah o koku!

Sevgili Peygamberimiz -sallallahü aleyhi ve sellem- Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz buyuruyorlar.



Sevgili Peygamberimiz -sallallahü aleyhi ve sellem- Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz buyuruyorlar. Uhud, ehad/tek kelimesinin çoğulu. Manayı ‘dağlar silsilesi’ diye tercüme edebiliriz. Bir ova, ovanın sağında Okçular Tepesi. Arkada vakur duruşlu, dimdik Uhud Sıradağları. Allah’ın Resulünü seven kutlu dağlar. O dağlar ki sevgidaşımız... Kâinatın Efendisi, Okçular Tepesi’ne 50 okçu yerleştirdiler ve onlara sıkı tenbihatta bulundular. Netice her ne olursa olsun, yerlerinizden asla ayrılmayacaksınız!.. Savaş başladı. İslam ordusu, küffara dünyayı dar ediyor. Zafer tamam, müşrikler mağlup. Mücahidler, helalin helali, ganimetleri topluyorlar. Ama işte o an bir kırılma noktası. Tepedeki okçulardan bazıları yerlerini terk etmiş aşağıya koşuyorlar. Kumandanları Abdullah bin Cübeyr, onları ikaz etmeye uğraşıyor. Nereye gidiyorsunuz? diyor. Resulullahın emrini unuttunuz mu? diye üzüntülere gark oluyor. Ama netice değişmiyor Kemankeşlerden mühim bir kısmının yerlerinden ayrılması üzerine ileride İslamın arslanlarından bir arslan olacak olan Halid bin Velid kumandasındaki müşrik ordusu, Uneyn Tepesindeki geçidi arkadan dolanıp tepede kalanları şehid ettikten sonra sür’atle İslam ordusuna baskın verdi. Bir an büyük bir sarsıntı yaşandı. Donduran bir ayaz gibi her yana Resuller Resulünün şehid olduğu haberi yayıldı. Hayır, bu doğru olamazdı, nitekim kısa sürede gerçek anlaşıldı, hayattaydılar. Fakat miğfer yüzlerine batmış, dişleri kırılmıştı. O gün zafer bir gitti, bir geldi ve ortada kaldı. Müslümanlar yetmiş şehid vermişlerdi. En namlıları da Resulullahın amcasıydı. Bu ebedi din, bir Şehidler Serdarı kazanmıştı, Hazreti Hamza. * Mekke’den Veda tavafını eda etmemizin ardından aydınlık Medine’ye geldik. Peygamber Beldesinde ana ziyaretgâhlardan biri Uhud Şehidliği. Bir sabah, kafilemiz ile birlikte Uhud’da, ulu şehidler huzurunda, Hazreti Hamza’nın dizi dibindeydik. İşte Okçular Tepesi. İşte sanki biteviye Kelime-i şehadeti haykıran Uhud silsilesi. Sanki nöbete durmuş askerler. 70 kahraman sahabi buradalar. Sanki yerden çarpışma sesleri geliyor, kılıç, gürz sesleri, ok vınlamaları, Allahü ekber! nidaları. Sanki 21 Kasım 2010 sabahından 14 asır evveline gitmişiz. Ziyaretimizi yaptık, kendimizi âdeta onların kollarına bıraktık. Sonra Kıbleteyn Mescidi yerine yapılan camiye gittik. İki rekat namazdan sonra Hendek Muharebesinin olduğu yere vardık. Ama arabadan inilemedi. İçimizi bir hicran duygusu zorladı. Fetih Mescidi, sadece duvarları kalmış olsa da Osmanlı Kışlası oradaydı. Hicaz Demiryolu ve Camiini tek başımıza ziyaretten sonra Kuba Mescidi yerinde yapılan camide de iki rekat namaz kıldık. 22 Kasımı 23 Kasıma bağlayan gece İstanbul’dan bir dostum aradı. Medine’de şu isimde bir arkadaşım var O, seni bu gece Uhud’a götürecek dedi. Biz Uhud’a gittik dediysem de O, arkadaşının telefonunu vererek aynı sözü tekrarladı. Denilen ismi aradım. İki saat kadar sonra Harem civarında buluştuk. Hac arkadaşım Veysi Savaş’a da haber vermiştim. Arabada tanışma faslından sonra bizi Uhud’u gördük neden tekrar gidiyoruz dedim. Gece, Uhud Şehidliğinden şehidlerin kokusu gelir dedi. Öyleyse daha durulur mu? Menzile vardığımızda gece 10.00 gibiydi. Rehberimiz bizi sağ duvardaki kırık camın önüne götürdü. Kırılmış boşluktan doyasıya şehidliği seyrederken bir taraftan da el açıp sessizce dua etmekteydik. O sırada elimde iki tane sarı kehribar tesbih vardı. Birden bir koku ile irkildim. Aman Allahım. O nasıl güzellik, o nasıl koku, o nasıl haz? Binlerce portakalın çiçeğe durmuş olduğu uçsuz bucaksız bir bahçede gibiydik. Şehdilerden dalga dalga misk gibi kokular geliyordu. O dalgalar net şekilde hissediliyordu. Bu belli ki şehidlerin kabrinden yayılan cennet kokusuydu. Bir taraftan o kokuyu içimize çekerken elimdeki tesbihleri de ona tutuyordum. Acaba şimdi dünyada iken cennet kokusu kokladım diye yemin etsem caiz olmaz mıydı? İstanbul’a geldiğimde Enver Ören ağabeyi evinde ziyarete gittim. O, tesbihlerden birini bir kutuya koymuş ve yanına iliştirdiğim bir pusulaya da şöyle yazmıştım. ‘Efendim, bu tesbih bir gece Uhud Şehidliği’nde şehidlerden gelen cennet kokusuna tutulmuştur.’ Dış kapıdaki görevli arkadaşa o emaneti teslim ettim. Sonra içeri girerek bulundukları odaya geçtim. Beni görünce Enver Ören ağabey, ne dediler biliyor musunuz? -Ah Uhud, ah o koku!
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT