BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Hicretten alınacak bazı dersler -2-

Hicretten alınacak bazı dersler -2-

Peygamber Efendimiz, Hazret-i Ebû Bekir, Âmir bin Füheyre ve kılavuzları Abdullah bin Ureykıt, Rebî’ul-evvel ayının sekizinde Pazartesi günü kuşluk vakti “Kub┠köyüne ulaştılar...



Dünkü makâlemizde bahsettiğimiz gibi, Peygamber Efendimizin mübârek başı için, ortaya 100 deve ve daha nice mal, para konulunca, birçok kimse onu ele geçirmek için yollara düştüler. Sürâka bin Mâlik de bunlardan biriydi. O, kâfileye yaklaşınca, Peygamberimizi ve beraberindekileri, onlar da onu iyice görebiliyorlardı. Hattâ Sürâka, Peygamber Efendimizin okuduğu Kur’ân-ı kerîmi bile işitiyordu. Fakat, Resûl-i Ekrem arkasına hiç bakmıyordu. Hazret-i Ebû Bekir geriye bakınca, Sürâka’yı görüp, telâşa kapıldı... Peygamber Efendimiz ona, mağaradaki gibi, “Üzülme, Allahü teâlâ bizimle beraberdir” buyurdu. ATIN AYAKLARI YERE BATTI Sürâka, Peygamber Efendimize saldırabilecek kadar yaklaştı. O sırada Sürâka’nın atının iki ön ayağı dizlerine kadar yere battı. Bundan kurtulup, tekrâr saldırmaya teşebbüs edince, atının ayakları yine yere saplandı. Sürâka, atını ne kadar zorladıysa da, onu bir türlü kurtaramadı. Başka yapacağı hiçbir şey yoktu. Çâresiz kalınca, şefkat ve merhamet sâhibi olan Resûlullah Efendimize yalvarmaya başladı. Peygamberimiz onun bu dileğini kabûl etti. Sürâka: “Ya Muhammed! Muhâfaza olunduğunu anladım. Duâ et de kurtulayım. Bundan sonra sana aslâ zarar vermem. Senin peşine düşenlere de senden hiç bahsetmiyeceğim” diyordu. Kâinâtın Efendisi, “Yâ Rabbî! Eğer o, sözünde doğru ve samîmî ise, atını kurtar” diye duâ edince, Allahü teâlâ, bu duâyı kabûl buyurdu. Sürâka bin Mâlik’in atı, ancak bu duâdan sonra çukurdan kurtulabilmişti. Sürâka, hayretler içerisinde kaldı ve bütün bu olup bitenlerden, Muhammed aleyhisselâmın dâimâ korunmakta olduğunu anladı. Pek çok şeye şâhid olmuştu. [Bu Sürâka (radıyallahü anh), daha sonra Müslümân olmakla şereflenmiştir.] Peygamber Efendimiz, Hazret-i Ebû Bekir, Âmir bin Füheyre ve kılavuzları Abdullah bin Ureykıt, Rebî’ul-evvel ayının sekizinde Pazartesi günü (Mîlâdî 20 Eylül 622) kuşluk vakti “Kub┠köyüne ulaştılar. Bugün, Müslümânların Hicrî-Şemsî yılının sene başı oldu. Külsüm bin Hidm isminde bir Müslümânın evinde kaldılar. Burada ilk mescidi yaptılar. Kubâ vâdîsinde ilk Cuma namazını kıldılar ve ilk hutbeyi îrâd ettiler. Kubâ mescidi, âyet-i kerîmede meâlen; “...Temeli takvâ üzerine kurulan mescid...” (Tevbe suresi, 108) diye zikir buyurularak medh edildi. *** Bu arada Mekke’de kalan Hazret-i Ali, Resûlullah Efendimizin Ka’be-i şerifin yanında devâmlı bulundukları makâma oturdu. “Resûl-i Ekrem’de kimin nesi varsa, gelsin alsın!” diye nidâ ettirdi. Herkes gelip, kendi eşyâsının nişânlarını söyleyerek emânetlerini aldılar. Böylece emânetler sâhiplerine teslîm edildi. Sabâh olunca, Hazret-i Ali, Resûl-i Ekrem Efendimizin eşyâsını toplayıp, Resûlullah Efendimizin Ehl-i Beyti ve kendi akrabâsı ile beraber yola koyuldu... Hazret-i Ali, şişmiş olan ayaklarından kanlar akar vaziyette, Resûlullah Efendimize Kubâ’da yetişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz Hazret-i Ali’yi görünce hâline acımış, nâzik ayaklarını okşamış, kendisine âfiyet için duâ buyurmuştu. Hattâ Hazret-i Ali’nin bu fedâkârlığı üzerine; “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allahü teâlânın rızâsı için nefislerini fedâ ederler” (Bekara suresi, 207) âyet-i celîlesinin nâzil olduğu rivâyet edilir. MEDÎNE’DEKİ HEYECÂNLI BEKLEYİŞ Medîne’ye daha önce hicret eden Eshâb-ı kirâm ile Medîneli Müslümânlar, Kâinâtın Sultânının Mekke’den hicret için hareket ettiğini duyunca, teşrîfini harâretle ve heyecânla bekliyorlardı. Günlerdir herkes ayakta, gözler pürdikkat ufukta idi... Nihâyet ağır ağır yol alan iki deve üstünde ikişer insan [toplam 4 kişi] göründü. Kâinâtın Efendisi, yaratılmışların en üstünü, Efendimiz devesine binmiş, yanında mağara dostu Ebû Bekir. Medîneliler, sevinçle birbirlerine; “Müjde!.. Müjde!... Resûlullah geliyor!.. Peygamberimiz geliyor!... Sevinin ey Medîneliler!.. Bayram edin! Habîbullah geliyor!.. Baş tâcımız geliyor!..” diyerek sevinç gözyaşları dökmeye başladılar... Tekbîr sadâları semâyı çınlatıyor, sevinçten gözyaşları sel gibi akıyordu. Hüzün ve mutluluk dolu bir hava esiyor ve Medîne, tarihin en güzel günlerinden birini yaşıyordu. Medîne, Medîne olalı böyle sevinçli, böyle mübârek bir an görmemişti. Bu, o güne kadar yaşanmamış bir bayramdı...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT