BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Neler umdular
Neler buldular

Neler umdular
Neler buldular

Hafta içinde Lozan Mübadilleri Vakfı’nın İstanbul Çatalca’da açtığı Mübadele Müzesi acılarımızı sil baştan tazeledi...



İZ BIRAKANLAR İrfan ÖZFATURA irfan.ozfatura@tg.com.tr NE BEDELMİŞ AMA Mübadele bedel kelimesinden geliyor. Al adamını ver adamımı. En basit şekliyle insan takası... Çoluğuyla, çocuğuyla, hayalleriyle, umutlarıyla... MEZARLARI MEÇHUL Türkiye’ye 500 bin göçmen ulaştı. Yola çıkanlar elbette daha fazla. Yaşlılar, çocuklar, hamileler dayanamaz, birer birer düşerler toprağa. Sen maacir misin len? İstersen değilim de. Sarı saçların çakır gözlerin veriverir ele... Sükut edersin bilmiş bilmiş kafa sallarlar “demişdim di mi, susuyor bak!” Manavlar da (yerliler) kendilerince haklılar. Bi bakmışsın gemiler dolusu bitap, pejmürde insan. Getirip, mahallene bırakmışlar. Piyasa zaten bozuk, ticaret dar, bir ucundan da onlar asılırlar. Üstelik kalenderdirler az ücrete “he” der, tuttuklarını koparırlar. Sen sayarsın yerinde, onlar uzar. Yine de hoş tuttular. Yatak döşek verdiler, lokmalarını paylaştılar. Dedem suskundu rahmetli, kerpetenle asıl kelime alamazsın ağzından. Babaannem ise ayaklı arşiv... Dinleyenler şaşar kalırlar, “pes valla” derler “bu ne hafıza?” Garibim Rumeliyle yatar, Rumeliyle kalkar. Anlatır anlatır başa sarar. Hatıraları niye canlı? Kim bilir kaçıncı tekrar? TOPARLANIN! Yıl 923... Selanik... Yenice Vardar... Kendi halinde bir Türk kasabası, tıkırdayıp gidiyorlar... Bir gün memurlar geliyor “toplanın” diyorlar. - Hayrola? - Gidiyorsunuz, Anadolu’ya! - Bizi Vardar’dan kimse atamaz, burada doğduk, öleceğiz burada! - Kararı alan biz değiliz ama... - Ya? - Lozan, Curzon, Ankara... Ne diyebilirsin ki? Anavatan var arada... Gayrimenkulleri güya vesikayla bırakıyorsun, eşyalar heder olup gidiyor. Paraya çevirebildiklerini de yolda şakilere kaptırıyorsun, yalınayak başıkabak yürüyorsun maceraya... Selanik Limanı bir nevi toplama kampı. Ailesini kaybedenler, diz dövenler, ağıt yakanlar... Cepde cepkende beş on mecidiye kalsa da her şey para... Hava açtı mangır at, yağmur yağdı at bi daa... Altına girecek çatı altı bulamıyorsun, hela, hamam karaborsa... BİR SESSİZ GEMİ İstanbul Nakliyat ve Sevkiyat Müdüriyeti ve Seyri Sefain İdaresinin gemi sayısı mahdut, giden aylar sonra dönebiliyor ancak. Onca insan sürünüyor çadırlarda. Üç hafta, beş hafta... Gülcemal görünüyor, neden sonra. Trenle yollananlar ayrı perişan, karayolunu seçenler ise saldırıya uğruyor. Yine vapur en iyisi. Güverteye çıkan zemini bus ediyor. Eşyanın okkası şu kadar lira, çorba isteyen buyursun kasaya... Cüzdanı kalın olanlar kamaralara geçiyor, fukara takımı hayvanlarla birlikte tıkılıyorlar ambara. Gel de bitlenme, tifo, tifüs, veba.... Yol yıpratıcı, soğuk ciğerlerinde hançer, kolera kol geziyor, fareler fıkır fıkır yanıbaşında. Öleni saklayamıyor, defnedemiyorlar. Kolundan bacağından tutup sallıyorlar suya. Muhacir vapurlarının yanaştığı bazı Ege kasabaları ayaklanıyor, açıkça “istemiyoruz” diyorlar. Ora olmadı bura, Aydın, Muğla derken sürün gitsin Mersin bataklıklarına... Sinek bulut bulut, sıtma adi vaka... Kayırılanlar da oluyor tabii. Vodinalılar mesela... Onlara Mudanya-Dereköy gösteriliyor, “abe bura dere içi, içimiz kararır sonra”. O günlerde Mübadele ve İskân Vekili Celal Bayar. Ona nazları geçiyor “önümüz deniz olmalı” diyorlar, “ki geceleri mehtap yapalım, piştov atalım.” Bayar Gemlik’i teklif ediyor “Abe bu ova mendil kaa” diye bozuluyorlar “biz isteriz üç çift öküzle girelim tarlaya!” Bayar hem gönüllerini yapıyor hem de “şu M. Kemal’in hemşerileri yok mu” diye kahırlanıyor ardları sıra... PARAMPARÇA Efendim bizimkiler İstanbul üzerinden Mudanya’ya geliyor. Bursa ‘da soluklanıp uzanıyorlar Kasaba’ya (sonradan adı M. Kemalpaşa oldu). Şose tomofil yok tabii, öküz arabalarıyla... Sabri Bey mahallesinde bükük belli bir virane gösteriyorlar. Bir Sultan Hamid yadigârı olan Taşmektebin yanıbaşında. Teyzemin teki Kalle’de (Çanakkale’de) kalıyor, dayılar İzmir’e uzanıyor. Ailenin bir kısmı İstanbul’a ilişiyor, bir kısmı Tekirdağ’a... Kaybolanları unut, feysbuk ney yok ki. Nasıl bulacaksın öyle sora sora... Yeni bir yurt, yeni yeni insanlar. Taş yerinde ağır, Selanik’te bey oğlu olsan ne yazar? Birkaç koyun ediniyor, komşuların “hayvanlar yesin” diye yolladıkları kavun karpuz kabuklarını kemiriyorlar açlıktan. Ki bunlar hısım akraba düğününe tabakla altın yollayan insanlar. Soğuk, gıdasızlık, sari hastalıklar... Babaannem nazlı kızı Mualla’yı ve görenlerin “bu çok akıllı olacak” dediği iri kirpikli Burhan’ını kaybediyor. Kabristanda yer çook... Muhacir kimin umurunda? SUYUN “ÖTE” YANINDAN Anam tarafı da Selanik muhaciri, onlar İzmir Kemalpaşa’ya yerleşiyor. (Ne kadar derinim anlayın artık. Dedelerim Selanikli, babam Bursa M.Kemalpaşa’dan, annem İzmir Kemalpaşa’dan. Cumhuriyet ilkokulu, Devrim Ortaokulu ve Eskişehir Atatürk lisesinde okumuşum ayrıca. İş yerim de 29 Ekim Caddesinde yaaa.) Bakın onlar pek sıkıntı çekmiyor, Parsa köyünde bir bağ ediniyor, icabında kuru üzüm yiyor, pekmez içiyor, tutunuyorlar hayata... Efendim Anadolu’yu terk eden Ortodokslar genelde sanat sahibi. İyi ama yerlerine yollanan Müslümanların işi ziraat olunca... Üç beş evlek toprak bekliyorsun, takım tezgâh gösteriyorlar sana. Bağ, bostan güjjmen işi, zeytin, tütün ve zerzavatçılığı da öğretiyorlar Anadolu halkına... Nasip işte bazılarının işi rast gidiyor parayı buluyorlar. “Gördün mü bak, bitleri kanlandı, aç gezdikleri günleri ne çabuk unuttular!” Fısıltı gazetesinin işi yok: “Bunlar var ya bunlar, yine gömü buldular!” Neymiş efendim, gece Rumun biri gelmiş, “ben bu evin eski sahibiyim” demişmiş, “altın saklamıştık göstereyim, yarı yarıya...” Laf işte! Duy da inanma... İyi de bu muhacir geceli gündüzlü çalışmadı mı? Alıp, satmadı mı? İş yeri açmadı mı? Elini koymadı mı taşın altına? Yok, yaranamazsın. Çeneleri ile gösterirler, burunlarının ucuyla... Allah kimseyi vatanından etmesin dünyada cüda... Sürünsen de göze batarsın, kazansan da... MÜBADELEDEN SONRA Türklerin kin tutma gibi bir huyları yoktur, hatta burada kalanlara (İstanbul, Gökçeada, Bozcaada Rumlarına) ticari imtiyazlar tanır, önlerini açarlar. Mütekabiliyet esasına göre Batı Trakyalı Türklerin de aynı haklara sahip olması lazımdır. Ama ne mümkün! Yunan hükümeti ümüklerini sıkar adeta. Gazeteler dergiler kapatılır, liderler tutuklanır. Cami, türbe, hamam, çeşme, sebil gibi tarihî eserlere tamirat yasağı getirir, viranlatırlar. Nedense yeni açılan yollar hep Türk-İslam eserlerine çarpar, derken toprak reformu bahanesiyle arazilerimizi istimlâk eder, üstüne yatarlar. Yunanistan bırakın devleti, kabile bile olamaz. Bir zamanlar 60 camisi olan Kavala ve 70 camisi olan Selanik’te birer mescid kalmış, onlar da 20 yıldır tamiratta. Halbuki Taksim, Beyoğlu, Balat, Feriköy, Pangaltı, Bakırköy, Yedikule, Samatya gibi semtlerde kiliseler sıralanır ardı ardına. Biz imparatorluk çocuğuyuz ne işimiz olur papazla zangoçla... Biliyorsunuz yaşanan son krizin ardından Yunan turizmi dibe vurdu, şimdi kırmızı dipli mumla bizi çağırıyorlar. İyi de ecdadımdan iz nişane bıkarmamışsın ki, ne arayıp da bulacağım orada? Türk’ün Türk’le takası Selanik’teyiz... Azmi Hoca, Yunan edebiyatı okumuş, sular seller gibi Rumca konuşuyor. Adamın birine çöp tenekesi soruyor “siku pidyu tenekes?” “Ben de arıyorum ama...” Rumlarla hayli müşterek kelimemiz var, Karpuzis, cacikis, acıbademis... Sonuna bir “is” ekle tamam. Ancak buz yerine buzikis dersen mânâ veremiyorlar. Zira o bir müzik aleti, niçin istenir ki suyla? Selanik biraz İzmir’e benziyor... Kavala Antalya’ya... Atina için “görmeye bile değmez” diyorlar “kuru bir başkent işte, de ki Ankara!” Ara sokaklardan birinde rastladığımız yaşlı bir kadın türkçeye hasret olmalı adeta esir alıyor. “Adım Kula” diyor, “babam koymuş, mânâsını bilmiyorum ama...” - Biz biliyoruz Manisa’da bir kâzâ. Anlatıyor da anlatıyor Samatya’dan, Tatavla’dan, Adadaki dostlarından. Melehat, Nebahat, Mihriban hanımlardan... Ve son zehirli cümle: “Bizi ayırdılar yavrum, attılar buraya!” “Bizi de ayırdılar” diyorum “ninelerim dedelerim hepsi buradan!” ÇİFT TARAFLI USTURA Yunanistan’ı dolaşın göreceksiniz. Türkçe konuşan hayli yaşlı var. Hele bir kısmı Yozgat, Kayseri aksanıyla... Niye? Çünkü aslı nesli Türk. Alpaslan’dan evvel Asya’dan kopmuş gelmiş, Bizans’ın tesirinde kalmışlar. “Yunanistan’a gideceksiniz” denildiğinde oturup ağlıyor “gozunun yağınyim ağam, bizi gavura virmen!” diyorlar. O hengamede bir kısmı “ben Müslüman olmuştum” deyip yırtıyor. Oldum diyorsa olmuştur, kalbini yarıp da bakacak halimiz yok ya. “İmanmetre” diye bir cihaz yapılmadı daha... Yunanistan’da hoş karşılanmıyorlar, adları “Türkolodis”e (Türk tohumuna) çıkıyor. İtiliyor, kakılıyor, hakaret görüyorlar. Nerede çorak kıraç, taşlı kireçli arazi varsa, bunlara kakalanıyor. Halbuki bir milyon 250 bin muhacir (ki bunlar iş bilen insanlar) sayesinde ülke kımıldayıp kıpırdıyor, çarşıya pazara hareket geliyor. O KADAR BASİT Mİ YAV? Gazetenin biri manşet atmış. “Atatürk çağırdı geldik be yav!” O kadar da basit değil, evini yurdunu kim bırakır, mecburiyet olmasa. Kaldı ki bir de “git” denilenler var. Kovulanlar! Onların günahını kim üstlenecek acaba? Bütün dünya tehcirin lanetli bir uygulama olduğunu söylüyor. Mübadelenin vebali kat kat fazla. İki tarafı da bizar ediyor zira... AH TAHSİN PAŞA Selanik Türklerin kesif olduğu bir bölge. Bulgar tehdidi aşikâr ama Yunan’ın eline geçebileceği akıllara gelmiyor. Nedendir bilinmez İttihatçı Tahsin Paşa emri altındaki 50 bin askere, onca mermiye, mevziye rağmen Selanik’i Rumlara teslim ediyor. Tek tüfek “pum” etmeden anahtarları uzatıyor. İşte tespihin ipi “o gün” kopuyor aslında. Rumlar önlerine konan her belgeyi imzalıyor, lâkin hiçbirini yerine getirmiyorlar. Göç göç göç... Balkanlarda damarlarımız boşalıyor adeta. Bugün Yunan Meclisinde 100 Türk milletvekili hayal değildi yoksa. ULUS DEVLET Mübadelede 1 milyon 250 bin Ortodoks ile 500 bin Müslüman takaslanır. İngiliz’in derdi iki tarafı da yalıtmak, damıtmaktır. Ki kolayca yara kaşıya, savaştıra.... Gelgelelim hem Atina, hem de Ankara teklife balıklama atlar. O günlerde moda olan “Ulus devlet” bunu gerektirmektedir zira.... Çöpsüz üzüm. Az olsun benden olsun. Nüfus kağıdında Müslüman yazan kim varsa (Pomak, Ulah, Roman, Torbeş, Patriyot, Arnavut) toplayıp gemilere tıkarlar... Aralarında Türkçe konuşamayanlar da mevcutur (Giritliler mesela). Dönmeler (Sabetaycılar) Türkiyeye gelmeyi bilhassa arzular, ki ilerleyen yıllarda önemli mevkilere oturacaktırlar.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT