BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ‘Farklı fikirler hep olmalı’

‘Farklı fikirler hep olmalı’

“Ben hep şunu söyledim. Uzlaşma istemiyoruz... Uzlaşma olmamalı da zaten. Fikirler birbirine benzememeli birbirinin içerisinde erimemeli. Farklı fikirler hep var olmalı. Farklı kimlikler de hep var olmalı. Önemli olan o farklı kimliklerin ya da renklerin bir arada yaşayabilmesidir. Ancak o zaman renkli olabiliriz. Hepimiz beyaz olursak veya hepimiz siyah olursak bunun bir anlamı yok...”



Televizyon ile gazete rakip mi? Olaya iki yönlü bakmak lazım. Dünyada yazılı medya, görsel medyadan olumsuz yönde etkilenmedi. Aksine görsel medya, kitleleri yazılı basını okumaya tahrik eden unsur haline geldi. Ekranlarda bir olayı izleyen seyirci, o konuda daha detaylı bilgi almak için yazılı medyaya yönelme ihtiyacı duydu. Bu, Japonya’da da böyle oldu. Amerika’da da, Avrupa’da da... Bizde nedense bu gelişimin aksine bir durum var. Yazılı medyanın tirajı görsel medyanın çoğalmasıyla birlikte artacağı yerde, tirajda dahi zorlanmalar oldu. Temennim, bizdeki durum da zamanla olumlu yönde gelişir. Ama burada gazeteci meslektaşlarımızın rolü elbette ki çok önemli. Olayları bu gözle değerlendirmek en çok onların görevi. Televizyonsuz televizyoncu oldum 1964 yılı olmalı... O zamanlar siyah-beyaz ekran bile olsa, televizyon çok az kimsede olan bir araçtı. Ben TRT’de televizyonculuğa başladığımda, henüz benim evimde dahi televizyon yoktu. Ama ondan da önce, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin binasında yapılan siyah -beyaz yayınları izleme şansını yakalamış birkaç yüz kişiden biri de bendim. Bir siyah-beyaz kutunun karşısına geçip yapılan birkaç saatlik yayını hayret ve merakla izlerdik. Hatta bir keresinde yurt dışından gelen Mersedes (okunuşuna göre) isminde bir bayan şarkıcı, şarkı söylerken elektriğe çarpıldı. Elektrik kablolarında bir kısa devre mi oldu ne oldu bilemiyorum, kızı, ekranda şarkı söylerken elektrik çarptı. Hemen gelip kızı kurtardılar mikrofonu elinden alıp falan... Bu olay da o yıllardan hafızamda kalmış... Tabii o yayınları bir daha tekrar izleme şansı yok. Çünkü o zaman yayını banda alma imkanı yoktu. Bant olayı, VTR falan hayaldi hepsi. Yayın gökyüzüne uçup gidiyordu. Siyaset meydanı Siyaset Meydanı programı benim fikrimdi. Daha önce TRT’de iken bu programın öncüsü diyebileceğim açık oturup programını da yine ben yapmıştım. O zaman daha az kapsamlı oluyordu. Ama buna rağmen o günlerde bile birçok konuyu tartışma ortamına taşımayı, birçok tabu olan konuyu ekranda tartışmayı başarmıştık. Hatta oturum ve yapılan tartışma, ertesi gün gazetelerde manşetten veriliyordu. O günlerde tartışma programına konuk olanlar ertesi gün kendisiyle röportaj yapılacak kadar gündeme geliyordu. Çok etkin bir programdı. Siyaset Meydanı da yine bu paralelde ama her bakımdan daha geniş kapsamlı bir program. Yedi yıldan beri başarıyla ve ilgiyle yürüyor. Siyaset Meydanı’na benzer programların çoğalması bize ancak gurur verir. Ben daha da çoğalmasını isterim. Bugüne kadar, Siyaset Meydanı’na benzer otuz-kırk çeşit program yapıldı değişik kanallarda. Gerçi pek uzun ömürlü olmadı çoğu. Ama yine de böylesi programların olması güzel bir şey. Uzlaşma değil yaşama kültürü Ben hep şunu söyledim. “Uzlaşma istemiyoruz...” Uzlaşma olmamalı da zaten. Fikirler birbirine benzememeli birbirinin içerisinde erimemeli. Farklı fikirler hep var olmalı. Farklı kimlikler de hep var olmalı. Önemli olan o farklı kimliklerin ya da renklerin bir arada yaşayabilmesidir. Ancak o zaman renkli olabiliriz. Hepimiz beyaz olursak veya hepimiz siyah olursak bunun bir anlamı yok. Renkler bir arada olmalı ama birbirini ezmemeli, birbirine geçmemeli, birbirine tecavüz etmemeli. Bütün istediğimiz buydu. Ben de programlarda bunu deklare ettim defalarca. “Uzlaşma aramıyoruz. Bir arada yaşama kültürünü geliştirme istiyoruz.” Sansür bir realitedir Sansür dünyanın her yerinde var. Özgürlükler dünyanın hiçbir yerinde sınırsız değil. Haider olayını hep birlikte yaşadık. Halkın seçtiği insanı kabul etmedi Avrupa. Her toplum kendi varlığını koruyabilmek için bir takım sınırlamalar koyuyor. Her yerde bir takım sınırlamalar var. O sınırlar ne kadar asgariye indirilirse demokrasi o kadar gelişmiş demektir. Belki günün birinde hiç olmayacak. Ama ben bunu realite olarak söylüyorum. Yani “Olmasını arzu ettiğim ya da olması gereken ideal” diye söylemiyorum. Realite budur. Dünyanın her tarafında şu anda bu var. Ha Türkiye’de, Türkiye’nin kendi özel şartlarından kaynaklanan daha ağır bir sansür mekanizması var. Örneğin, Türkiye’de hiçbir sinema filmin çekimine Kültür Bakanlığı’nın Sansür Kurulu’nun onayından geçmeden başlayamazsınız. Realite bu. Bunun asgariye indirilmesi gerekiyor. Bu tabi bir yayıncıyı, bir gazeteciyi, bir sanat adamını vs. rahatsız eden bir unsur. Demoklesin kılıcı gibi başında böyle şeylerin sallanması rahatsız edici bir şey. Hiç olmaması arzu edilir. Hepimiz bunu istiyoruz. Sınırsız yapabilmek istiyoruz ama hayatın gerçekleri ortadadır. Reyting ve kavga Kendi programım için şunu söyleyebilirim. Başından beri reyting amaçlı program yapmadık. Ama şunu da her zaman istedik. Daha çok izlenmek istiyoruz elbette. Sonuçta bir iş yapıyoruz. Hele bu iş, Siyaset Meydanı gibi bir stüdyoda onlarca kişinin, saatlerce tartıştığı programlar ise, böyle bir programı daha çok insan izlemesini elbette istersiniz. Ama kavga bunun yollarından biri değildir. Doğru da değildir. Biz tabii ki Türkiye’nin gündemindeki çok önemli konuları tartışıyoruz. Bu duyarlı konuları tartışırız ama burada meydana gelebilecek karşılıklı sertleşmelerin, radikal üslupların, topluma nasıl yansıyacağını bilemezsiniz. Dolayısıyla orada çok duyarlı, çok sorumlu olmak zorundasınız. Ateşli tartışmalar tabii ki çok oldu. Zaten Siyaset Meydanı’nın özünde o var. Ama bunu belirli seviyede kavgasız bitirmek gerekir. Bir hatıra O adama teşekkür ediyorum Ben de yazmaya çizmeye meraklıydım. Bir de dünyayı görmeye, tanımaya... Bu arzularım beni TRT’ye başvurmaya iten sebeplerdendi. İlanda okumuştum galiba.. TRT’de çalışmak için eleman aranıyordu. Haber spikeri, muhabir, redaktör vs. Tıp Fakültesi eğitimimi bırakıp buraya yöneldim. Hiç unutmam, sınavlar için TRT İstanbul Radyosu binasına girerken karşılaştığım arkadaşa sınava gireceğimi söylediğimde sürpriz bir cevapla karşılaştım: -Sen geç kalmışsın. -Neden? -Sınav bitti. Biz sınavdan çıkıyoruz. Çok moralim bozuldu. Geri döndüm, gidiyordum. Orada çalışan bir görevli seslendi ardımdan: -Bir dakika, sen ne için gelmiştin? Tabii o zaman “Şunu olmak istiyorum” gibi bir tercih lüksümüz yoktu. Hani ne iş olsa yaparım cinsinden bir beklentideydik. Yeter ki TRT’de çalışma hakkına sahip olalım. -TRT’de çalışmak için gelmiştim ama imtihan bitmiş. (O zaman sınav yerine imtihan deniliyordu.) Meğer o sınav spikerlik içinmiş. Bizim sınav yeni başlayacakmış. Hemen yeni bir heyecanla içeri girdik. O anı hiç unutmuyorum. Bu kişi kimdi? Ne görev yapıyordu bilmiyorum. Tabii ki o da beni bilmiyordu. Belki odacıydı, belki bir temizlik görevlisi. Belki bir memur... Eğer o gün o insan orada olmasaydı, bugün ben burada olmayacaktım. Tıp Fakültesindeki eğitimimi tamamlayıp doktor olacaktım belki. Ama o şansım beni bugün bu sevdiğim hareketli ve heyecan dolu mesleğe taşıdı. Bugün buradan onu minnetle anıyorum. Yaşıyorsa uzun ömürler diliyorum.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 103235
    % 2.07
  • 4.7171
    % 0.01
  • 5.5018
    % -0.57
  • 6.2889
    % -0.17
  • 197.827
    % 0.14
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT