BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Dünya tarihinin en sakin dönemlerini yaşıyoruz

Dünya tarihinin en sakin dönemlerini yaşıyoruz

7 milyara erişen nüfusuna rağmen, dünya tarihinin en sakin dönemlerinden birini yaşıyoruz. Bundan 100 yıl önce mutlaka birkaç devlet savaş hâlindeydi.



Bugün başlayan 2011, 21. yüzyılın ilk 10 yılını kapattı. 5 ay sonra genel seçimler yapılacağı için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23. dönemini tamama erdirip 24. dönemini başlatacaktır. 7 milyara erişen nüfusuna rağmen, dünya tarihinin en sakin dönemlerinden birini yaşadığımızı söyleyebilirim. Afganistan da olmasa savaşsız bir dünya diyebileceğim ki, tarihte böyle bir devir yok. Mutlaka bir kaç devlet savaş hâlindedir. Büyük bir evrensel para krizinin -inşallah- son evresinde olmamıza rağmen, tarihimizin en zengin yıllarında yaşadığımızı da hatırlayalım. Bu zenginlik tabiatiyle ülkeler arasında çok eşitsiz şekilde dağılıyor ama, bütün devirlerde böyledir. Per capita (kişi başına) yılda 100.000 dolara tırmanan Lüksemburg’u ve yılda 1.000 dolardan aşağısı ile yaşamaya çalışan bazı Afrika ülkelerini düşününüz... 100 yıl öncesini hatırlayan kalmadı. 1911 yılını... Bizde Sultan Reşad dönemi... Meşrûtiyet’in (taçlı demokrasi) son tatlı yılı... O sene 18 yaşında İstanbul’da lise sonda olan babam Muhiddin Efendi, bir kaç ay, evet sadece bir kaç ay sonra, askere alınıp Çatalca hattına gönderileceğini aklının köşesinden geçirmiş midir? Sultan Reşâd’ımız, bir kaç ay sonra muhteşem imparatorluğumuzun sınırlarının Adriyatik’ten Meriç’e çekileceğini rüyasında görse inanmazdı. Gene 1911’de 27 yaşındaki Yahyâ Kemal Bey, Paris’te son aylarını geçiriyordu. Devletimizin iki kanadından biri olan Rumelimiz’in Bursası sevgili Üsküb’ünü ebediyyen kaybedeceğini, Açık Deniz‘de onulmaz ızdırabını terennüm edeceğini, büyük dâhilere has en geniş muhayyilesi (hayal gücü) ile dahi düşünemezdi. 50 YIL ÖNCESİ Vazgeçtim 100 yıl öncesinden... 1911’den... Yarım asır, 50 yıl öncesine gelelim: 1961’e... 60 yaştakiler mükemmel hatırlayacaklar: 3 milyar dünya nüfusunun yarısı, komünizm denen insanlığın gelmiş geçmiş en büyük âfetinin pençesinde idi. Gölgelerinden korkarak yaşıyorlardı. Biz -elhamdülillâh o coğrafyada değildik. 1961’de, kendilerini hayat boyu lord ilân eden iki düzine âsî gasıbın iradesiyle seçilmiş başbakanımızı -yalnız kalmasın diye yanına iki bakanını katarak- ipe göndermiştik. Komünizm denen ucûbe iki büyük parça idi: Rusya ile Çin... Bizde bile hayli hayranı olan Mao Çe Tung, 50 milyon Çinli’yi yaşadıkları bölgenin bütün yollarını ve irtibatlarını keserek açlıktan öldürdüğü için, Çin’in korkunç nüfus yoğunluğunu engellediğini sanmıştı. Tarihin ilk komünist devleti ise Rusya idi. Dünyanın Amerika’dan sonra 2. nükleer gücü ve Kızılordu sahibi olmakla, 6 kıt’ayı tehdid ediyordu. Afrika ve Amerika kıt’asında bile uydular edinmiş, ihtilâller çıkarmıştı. Stalin’in kaba komünizm devrinden sonra, Brejnev’in kültür savaşı ve propaganda ile cihan egemenliği politikası dehşet saçıyordu. Yakın hedef Türkiye’de -CIA’ye göre- 2 milyondan fazla faal komünist vardı (birkaç yıl sonraki tahmin). Bizdeki de ne cumhuriyet eğitimi imiş değil mi? Ne gençler yetiştirmişiz? İzmir’de duvarlara (Türk askerini gördüğünüz yerde vurun!) afişleri asan alçaklar... Ruslar, bize karşı Kürtler’i, Ermeniler’i, Bulgarlar’ı ve her milleti, her örgütü kullanıyorlardı. 1961’de ABD -bugünkü gibi- müttefikimizdi. Pentagon ile Genelkurmayımızın arası çok iyi idi (2. Tezkere’nin beklenmedik reddinden sonra bozulacaktır). Ancak Menderes’e kızan Washington, 27 Mayıs 1960 darbesi için okey demişti. 1971 ve 1980’de okey’lerini tekrarlayacaktır. Bunları ya hatırladınız veya okudunuz sevgili okuyucularım. 1961’de, tam 50 yıl önce, nüfusunun yarısı Türkçe konuşan İran vatandaşı Türk olan doğudaki önemli komşumuz, refah çizgisine yürüyordu. Pehlevî hanedanının dehşetli Ârî(*) milliyetçisi 2. şehenşâhı Muhammed Şâh, çeyrek asır sonra (yani 1975’te) İran’ı dünyanın 5. ekonomik gücü ilân etmişti (babası Rıza Şâh, Atatürk’ün dostu idi). 59 yaşındaki İmam Humeynî’nin İran dışında adı duyulmamıştı. Henüz Bursa ve Paris sürgünlerine çıkmamıştı. O devirde, yarım asır önce İran, Batı’ya o derecede dönüktü ki, Batı için tehdid olması akıllardan geçmiyordu. Nereden nereye değil mi? Zaten atom bombası gibi bir takıntısı yoktu. İsrail mi buyurdunuz? Arap, hattâ Müslüman bütün devletlerin karşıtlığına rağmen, genişleyip gelişiyordu. Akıl fukarası Arap liderlerinin aymazlığı en büyük kozu idi. İsrail, Türkiye ile ilişkilerinde dikkatli idi, bugün de öyledir... 50 yıl önce, 1961’de, Amerika, Kore savaşından kurtulmuştu. Ancak Vietnam’da Fransa’nın yerini almış, komünistlerle mücadele ediyordu. Türkiye’de Ho Şi Minh’in hayranları tümen tümen idi. Resimleri, Che Guavera ve Fidel Castro ile beraber duvarlara, Lenin’in yanına asılıyordu. Hâsılı daha yarım asır önce ne Türkiye, ne dünyanın büyük kesimi, hiç de mutlu değildi. Küçük tarih sohbetimiz bu hafta burada bitiyor. Mutlu yıllara... Hem biz Türkler, hem bütün dünya için... ..... (*) Îrân= Ârîler yurdu demektir. Anlamı böyle. Zıddı (Osm. mefhûm-ı muhâlifi) Tûrân ise=Turanlılar’ın (Türkler’in) yurdu demek. Bu iki zıddiyetin mücadelesini dünyanın en büyük şairlerinden Firdevsî, 30.000 beyitle terennüm etmiştir.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT