BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Efsane oto Mini’nin asıl memleketi İzmir

Efsane oto Mini’nin asıl memleketi İzmir

“Mini”yi, doğma büyüme İzmirli olan Alexander Arnold Constantine Issigonis tasarlamıştır...



AUSTIN MİNİ’DE Efsane otomobil Mini’yi doğma büyüme İzmirli Alexander Arnold Constantine Issigonis’in tasarladığını biliyor muydunuz? AKDENİZ İZLERİ Bu modelin tutacağı belliydi, zira çizgilerinde insanı çeken çağıran bir şeyler gizliydi. Ege’nin mavisi, meltemin ılıklığı gibi... Issigonisler İzmir’in önde gelen tacirlerindendir. İngilizler Basmane Aydın demiryolunu yaparken bazı malzemeleri onlardan temin eder, alırken satarken dostluğu ilerletirler. Belki o günlerde pek gereği yoktur ama aileye vatandaşlık hakkı tanır, pasaport verirler. Venizelos’un askerleri İzmir’e çıkarken Issigonisler ne hisseder bilemiyoruz ama Yunan ordusu yenilip de çekilince huzursuz olurlar. Mübadele şayiasının yayıldığı günlerde pılıyı pırtıyı toplar, gider İngiltere’de düzen kurarlar . Ailenin oğlu Alexander Arnold Constantine 16 yaşındadır daha... Bir Akdeniz çocuğunun sisli kasvetli Lond-ra’ya alışması kolay olmaz. Sıcak aydınlık bereketli İzmir burnunda tüter adeta... Belki bu yüzden bocalar, bazı derslerde başarısız olur. Hele matematik demezler mi kanı donar. Neyse ikmal mikmal Politeknik okulunu bitirir, mühendis çıkar. Gönlüne göre de bir iş bulur... Morris Motors’da (1936). İkinci Cihan Harbi yaklaşmaktadır, bir süre askeri araçların, zırhlıların dizaynına kafa yorar. Firma 1950 yılında British Motor Corporation (BMC) adını alır. (Bakın şu işe BMC’de İzmirli olacaktır yıllar sonra) Alec önceleri amortisör imalinden mesul tutulursa da gönlünde başka bir aslan yatar. “Mini mini bir araba!” KÜÇÜCÜK FIÇICIK Bu vasıta küçük ama ferah olmalı, az yakmalı, çok kaçmalı, kolay park yeri bulmalıdır. Bilhassa vakti dar metropol insanını hedef almalıdır. Kaldı ki 1956 Süveyş krizinin ardından petrol kıymet kazanmış, küçük arabaların yıldızı parlamıştır. Almanlar VW Beetle, BMW İsetta ve Messerschmitt’le, Fransızlar Renault 4 ve Citroen Döşova ile, İtalyanlar ise Fiat Cinquecento ile Avrupa pazarına ağırlık koyarlar. Rolls Royce, Jaguar gibi devlerin devri değildir, İngiltere de küçük arabaya şiddetle ihtiyaç duyar. Issigonis cesaretini toplar, BMC Başkanı Leonard Lord’a çıkıp eskizleri yayar. “Efendim” der, “haddim olmayarak böyle bir araba tasarlamıştım ama...” Amirleri heyecanlanır, “ne duruyorsun” derler “hemen başla!” O günden sonra gözüne uyku girmez, çizer çizer karalar... Sabahın seherinden gece yarılarına kadar... Bu modelin tutacağı bellidir, zira hatlarında insanı çeken çağıran bir şeyler vardır sanki. İzmir aydınlığı, meltemin ılıklığı gibi... İÇİNDEN GELDİĞİ GİBİ Alec çizimler esnasında kendine sorar. Ben iş güç kovalayan bir Londralı olsam, bir otomobilden ne beklerdim acaba? Öncelikle yağmurdan çamurdan kurtulayım da... Bir de basınca çalışsın, dar aralıklara sığsın, arıza yapmasın tamam. O bir mühendistir nihayetinde, hoşlansa da hoşlanmasa da rakamlardan kopamaz... Lakin tekniğin dar kalıplarına sıkışmaz işin içine duygularını da katar. Evet bu dik camlar tez kirlenir, rüzgar alırlar. Olsun ama, yakışır haspaya. Alçak taban yere sürtebilirmiş. Umurunda bile olmaz, küçük tekerlek bu çizgiye uyar. Farklı olacaktır, ezber bozacaktır. Kararlıdır buna. Nitekim motoru da düz değil yan koyar, hareketi basit bir kutuyla ön tekerleklere aktarır, hayli tasarruf sağlar. Araba Karamürsel sepetini andırsa da ferahtır, dört yolcuyu kaldırır dahatlıkla. Kaputu altında ki 850cc 34hp “bence BMC” motoru kalenderdir sonra... Alec lükse şiddetle karşıdır. Hoş o devirde lüks denilince radyo, pikap, kalorifer, bi de yumuşak koltuklar gelir akla. Bizimki kapı koluna bile tahammül edemez, düğümlü ip nelerine yetmiyordur di mi ama? (Halbuki şimdiki Miniler ohooo... Donanımını yazmaya kalksak gitti koca sayfa) Oxford tesislerinden sökün edip Britanya sokaklarını harmanlamaya başlayan (1959) Morris Minor’ların fiyatı makul tutulur. Sadece “496 sterlin!” Sudan ucuza.... Miniler beklendiği gibi işçi memur takımından talep bulurlar. Ev hanımları, üniversiteliler de bayılırlar ona. Hakikaten şirindir, Mini gören oğlan çocukları “rrrrn rınnn” diye tutturup ittirmeye kalkar. “Ooolum elleme elin arabasını!” Oyuncak olmadığını anlatıncaya kadar göbeğiniz çatlar. RALLY KARTALI Austın idarecileri satışları artırmak için iki yol bulurlar. Biir ünlülerle hemhal olmak, ikiii rallylere katılmak. Nazları geçen ne kadar meşhur varsa (Beatles grubu, Peter Sellers, Graham Hill, Mr Bean, Enzo Ferrari, Charles Aznavour, Steve McQueen, hatta Kraliçe...) Mini ile tur atıp gazetecilere el sallar. Ardından ‘’The Italian Job’’ filmi ile büyük sükse yaparlar. O günlerin F-1 pilotlarından John Cooper (siz sormadan söyliyeyim Lee Cooper’la akrabalığı yok) bir Mini hayranıdır. Bu aracı sınıfına göre atik tetik kıvrak bulmaktadır. Dengesi de fena sayılmaz, eh performansı da biraz artırılırsa... Parkurların tozunu atacaktır. Emindir buna. Patron George Harriman “bak bu hiç aklıma gelmemişti” der ve “Mini Cooper” için düğmeye basar. İlk imtihanlarını 1961 Monte Carlo Rallisi’nde verir, açık ara farkla birinci olurlar. 1962 ila 67 arasında Avrupa’da düzenlenen ne kadar ralli varsa (Baden-Baden, Tulip, Alp, İrlanda, Geneva, Bin Göller, Çekoslovakya, Polonya, Münih-Viyana, RAC) alayına katılır, rakiplere toz yuttururlar. Hesaplar tutar, satışlar katlana katlana artar. Gün gelir ihracata yetişemez olurlar. İngiltere’ye büyük para ve itibar kazandıran İzmirli Alec’i “sir” unvanı ile mükafatlandırırlar. ALMAN ELİ Pickup, arazi aracı, kombi wagoner olarak da üretilen Miniler, Ford Model T’den sonra en sevilen otomobil ilan edilir. Defalarca “best of the car” seçilir. Doğrusunu isterseniz sert, rahatsız, gürültülü bir araçtır (aman fanatikleri duymasın). Sir Alec öldüğünde (1988) Mini satışları beş milyonu aşmıştır, ki böyle bir rakam çok az modele nasip olur otomobil dünyasında. Sonra... Sonra n’ossun? Başarı sıkmaya başlar. Mini’nin koltuğuna “Austın Metro”yu oturtmaya çalışırlar. İngiliz oto sanayinin eski havası yoktur. Riley, MG, Triumph, Austin-Healey gibi markaları “Rover” çatısı altında toplanırlar. Gel gelelim bunların çoğu fiilen üretimden kalkmıştırlar. Honda ile ortaklığa giden Rover kaliteyi yükseltir ama badireyi atlatamaz. BMW fırsatı değerlendirir ve Rover’ı sadece 800 milyon puanda satın alır (1999). Almanlar Rover’ın binek modellerini adeta boğar, Land Rover’ın sahip olduğu 4x4 tecrübesini ise X5’te kullanırlar. İşleri bitince Land Rover’ı Ford’a satarlar. Hem kaça biliyor musunuz? 1 milyar 800 milyon Paunda. Kafadan bir milyar kâr. Diğer markalar ve onca fabrika da caba... BMW mühendisleri MG ve Triumph ile ilgilenmez ama Mini-Austın’ı sil baştan ele alırlar. Sevimli efsaneye yeni bir kostüm biçer, tarihin en başarılı retro modeline imza atarlar. Evet, Hans’ın işçiliği başkadır, çok başka. Yeni Mini eskisi gibi amele takımına takılmaz, o artık sosyetedir, kolay harcayan zengin çocuklarına göz kırpar. Ayna cımbız ve MINI... Mininize ufak tefek aksesuarlarla karakter kazandırabilirsiniz. Onu maçolaştırmak da elinizdedir, hanım hanımcık da yapabilirsiniz... Zaten MINI hem erkeklere hem kadınlara hitap edebildiği için yok satar... Hedef kitlesi her ne kadar sabah sekiz akşam beş çalışan bordro mahkumları ise de tuzu kuruları da peşine katar. Gün gelir, gazla debriyajla hiiiç işi olmayan bayanlar çanta ve mantolarıyla uyumlu bir MINI bakmaya başlar. AMA ÇOK ŞEKEEER Doksanlı yıllar diyelim de yuvarlak olsun, uğraşmayalım şimdi “artı eksi üç” hata payıyla... Miniler Starbucks önlerinde leblebi şekeri gibi allı yeşilli dizilmiyorlardı daha... Allah Selamet versin Halid Abay (o da İzmirlidir) bir Mini almıştı hiç unutmam. Hurda ama bisiklet fiyatına... Koltuklar rahatsız, kapılar kapanmaz, vites topuzu elinizde kalır, pedallar içine kaçar. Tekerlekli tabut işte, fren canı isterse tutar. Tabandaki deliklerden içeri toz duman alır, ağzınıza mendil bağlarsınız, haydut sanırlar. Torpidonun ortasında koca bir saat, hani üç yıldızlı Peter’e nazire yaparcasına. Kilometre, hararet, benzin... O kadar gösterge arasında bir tek saat tıkırdar, onun da yelkovanı olsa... Yedek yok, parça yok, servis mervis arama. Haydi hortum, filtre, keçe ayarlıyorsun da lastikler karaborsa! İşinin ehli bir lastikçi biliyordum Edirnekapı’da. Aldım götürdüm, Şükrü Abi “dert etmeyin” dedi, “buluruuuz.” -Nerden nasıl? -Bakacaaz artık, forklift, tayyare, helikopter çıkmalarından! GEÇİM EHLİYDİ Halid anlatıyor: Mini, çocukların büyük ilgisini çekiyordu, mahallenin ne kadar veledi varsa başında. Bazen günde 9 kere bozulur bazen haftalarca nazlanmaz. Sekiz kişi bineriz gıkı çıkmaz. Sadece Boğaz Köprüsünden geçmeye korkardım, düşün bozuldu. Kalakalırsın ayazda... İyi huylu bir otomobildi aslında, iter vurdurursun öksürmeye başlar. Hani tokatlandıkça öten radyolar vardı ya... Sistemi basittir, her tamirci anlar. Azıcık sarsar, kablolarla oynarsın gıv gıv etmeye başlar. İnatçı değildir, “dur şu adamı üzeyim” demez asla. Konserve kutusundan yağ filtresi... Aklınıza gelir mi? Ama yaparsınız tutar. Bir ara fren lambası yanmıyordu, dert sanki ön fardan bi kablo çekersin tamam. Haaa frene basınca farlar da yanıyormuş... Olacak o kadar. Bazen yorulur bıkarım, akşamdan satmaya niyetlenirim, sabah kıyamam. Araba değil kuzu, ööle melül melül bakar. Bir gün babamı bindirme gafletinde bulundum, baktı fren mren yok, “sat oğlum bunu” dedi. Mecburen sattım. Hemen o gün gitti, aldığım paraya. Mahallenin tıfılları pek bozuldular, ciddi ciddi küstüler bana... - Pekiii 75 model bir Mini var desem, temiz, ilk sahibinden, eski kasa... - Yapma yaa, dayanamam valla.
Reklamı Geç
KAPAT