BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Prof. Kongar, bir anket yaptı;Hayatı değişti

Prof. Kongar, bir anket yaptı;Hayatı değişti

İstanbul Ticaret Odası adına gerçekleştirdiği bir anket yüzünden Prof. Emre Kongar’ın başı fena halde ağrıyor. “İstanbul halkının yaşam biçimleri ve sorunları” başlığı altında gerçekleştirilen ve iki milyon hane bazında ölçülendirilen anket, bir kitapçık halinde medyanın da bilgisine sunulunca, çoktandır unutulan bir kavga alevleniverdi..



Aslında araştırma, adından da anlaşılacağı üzere İstanbul halkının evindeki buzdolabından, mutfak harcamasına, eğlence alışkanlığından, günlük sorunlarına pek konuyu sorgulamış ve her dört evden üçünde bulaşık makinesi bulunduğu gibi bir sonuca ulaşsa da iyi kötü bir tablo ortaya koymuştu. Ama bu arada, eve giren gazete konusunda, isimlendirmeye gidilip, Sabah Gazetesinin İstanbul’da Hürriyet’ten daha çok satıldığı ileri sürülünce olan oldu. İddiaya göre, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök, Kongar hocayı telefonla arayarak, anket sonuçlarında ilan edilen satış rakamlarının gerçekleri yansıtmadığını ve elindeki dağıtım şirketlerine ait raporların da bunu doğruladığını belirtmiş. Sonra da “Bu bizim ticari itibarımızı zedeleyecek” demiş. Ertesi gün de Fatih Altaylı, köşesinde, söz konusu anketi bilimsel olmamakla ve kötü niyetle hazırlanmakla eleştirerek Emre Kongar Hoca’yı oyuna gelmekle suçladı. Hürriyet gazetesi ile eski danışmanları Kongar arasındaki kavga Sabah’çıların da dikkatini çekmiş olmalı ki, onlar da polemiği bir haber haline getirdiler. Hatta biraz da faullü vurdular ve Hoca’nın önceki yıl grubun elinden Aydın Doğan ödülünü aldığını da hatırlatarak: “Geçen yıl ödül verdiler, bu yıl yerin dibine sokuyorlar” diye yazdılar. Emre Hoca ise gazetesinde (Cumhuriyet’te) Hürriyetin, daha doğrusu Fatih Altaylı’nın ağır eleştirilerine cevap verirken, onları “anket sonuçlarını doğru okumamak ve çarpıtmak”la suçladı. Tamam bu iş burada biter derken Hürriyet’çiler bu defa da Kongar’ı sahtecilikle suçlayıp olayı da bir akademik fiyasko olarak nitelendirdiler. Aydın Doğan ödülü konusunda ise “Biz ödülü kendisine akademik bir çalışması için vermiştik. Ama yaptığı anket tam bir fiyasko” diye bir savunma getirdiler Görünen o ki herkes diyeceğini demiş vaziyette. Bu arada anketin asıl sahibi İstanbul Ticaret Odası da suçlamalardan nasibini aldı tabii ki.. Hürriyet’çiler, somut olarak ölçülebilen bir konuda, araştırma yaptırtılmasını biraz yadırgadıklarını belirterek İTO’yu da, hiç olmazsa gazete satışları konusunda “oyuna gelmek, kullanılmak”la suçluyorlar.. Gerek sosyal ve siyasi araştırmalar ve gerekse güncel anketler konusunda ülkenin en deneyimli ve yetkin ismi Kongar’ın, bir ısmarlama anket yüzünden böylesi hedef haline getirilmesi ilgi çekici. Oysa daha önceleri yaptığı hemen tüm araştırmalar el üstünde tutulur ve kaynak olarak kullanılırdı. Dediğimiz gibi “Bir anket yaptı hayatı değişti” Bir keresinde, bir çay bahçesinde oturup, anket kağıtlarını çalakalem kendileri dolduran bir ünlü araştırma kuruluşunun anketörlerini gördüğümüzden beri biz şahsen anket olayına biraz ihtiyatla bakmakta isek de, genel deyişi ile “Ankete inanma, anketsiz kalma” ifadesine de hak veririz. Bu nedenle, bu son olayın vatandaşta meydana getireceği güvensizlikten dolayı bayağı tedirgin olduğumuzu ilave edelim. Bakalım Prof. Kongar’a yöneltilen ve nezaket sınırlarını da aşan eleştiriler zırt pırt anket alışkanlığımızı etkileyecek mi? Özel hayatın ölümü... Medyanın en tartışılan eylemlerinden birisi, haber adına özel hayata uzatılan meraklı bakışlardır. Yasalar her ne kadar, özel hayatı dokunulmazlar listesine almışsa da genelde “kamunun haber alma hak ve özgürlükleri” adına, birilerinin özel hayatına girmek daima, haklı bir gerekçe ile savunulur. Ta ki birileri de bizim özel hayatımıza mikrofonlarını uzatana kadar. Mesela geçen günlerde bir medya patronunun, canına kıyan bir yakınının haber konusu yapılması, son anda araya giren ricacılarla engellenmiş ama aynı gün yine bir başkalarının özel hayatlarını derinden etkileyebilecek pek çok haber, “kamu yararına” gazetelerde ve ekranlarda yayın imkanı bulmuştu. Aslında anlatmak istediğimiz biraz daha farklı ama o derecede de ürperti verici bir başka gelişme. Ya da daha açık bir ifade ile özel hayata vurulan “en büyük darbe”nin hikayesi. Almanyanın büyük televizyon kanallarından RTL-II’de başlatılan bir program, büyük tartışmaları da beraberinde getirdi. Adını George Orwell’in ünlü romanı “Büyük Birader”den alan bu yeni televizyon programı, tıpkı romanda olduğu gibi, her yana yerleştirilen kameralarla insanların 24 saatini kaydediyor. Roman olarak ilgi çeken, yine de etik tartışmaları ile bilimsel analizlere konu olan “röntgen” olayı, bu defa resmen gerçek oldu. Televizyon kanalı 250’şer bin mark vadederek, beşi kadın on deneği, her tarafı kameralar ve mikrofonlarla donatılmış ve özel olarak oluşturulmuş bir karavan evde, hiç dışarı çıkmadan ve her hareketleri kaydedilerek tam yüz gün, yaşamaya ikna etti. 153 metrelik, tek katlı bir ev şeklinde düzenlenmiş olan karavanda yaşayanlar 28 kamera ve 60 mikrofonla, hayatlarının her anında gözlenecekler. Ama asıl ilginç olan bu deneyin bilimsel bir merakla değil, canlı televizyon yayını halinde kamuya izlettirilerek “reyting kavgasına destek” diye gerçekleştirilmesi.. Kanal, televizyonların en fazla izlendiği prime-time diliminde, 45’er dakikalık bölümler halinde, bu bantları yayınlayacak. Ayrıca internet üzerinden evde olup bitenler 24 saat izlenebilecek. Tahmin edilebileceği gibi, program büyük tepki çekti. Alman İçişleri Bakanı, halkı programı boykot etmeye çağırdı. Çağrıda, programın, anayasa ile teminat altına alınmış “insanlık onuru” nu zedeleyeceği belirtildi. Bakanın boykot çağrısına uyulup uyulmayacağı bir yana, özel hayata böylesine bir tecavüzün nereye kadar uzanacağı insanı tedirgin ediyor. İnsanı bulduk, ölçüyü kaçırdık! Bayram tatilinin dokuz güne çıkarılması, başlangıçta mutlulukla karşılansa da, memurlar hariç, çalışanları pek sevindiremedi. Özellikle özel sektör, tam da işler açılır, enflasyon dizginlenirken fabrika ve iş yeri kapatmaya karşı çıkınca, pek çok çalışan tatili yüzde elli tenzilatla geçirecek. Dokuz günlük uzun bayram tatili, bugün yepyeni bir yüzle ve 52 sayfa olarak okuyucu karşısına çıkmaya hazırlanan Milliyet’in işini de zorlaştırmış. Uzun tatil nedeniyle ve tabii bazı hazırlıkların da tamamlanamaması yüzünden, yeni gazete bir süre ertelenmiş. Yani bayram sonrasına sarkmış. Ama çalışmaların son hızla sürdüğü ve Milliyet’çilerin çok iddialı oldukları söyleniyor. Sabah’ın Yenibinyıl gazetesi, Yeni Yüzyıl sendromunu atlatıp diri gazetecilik yapmaya başladı. Zaman zaman gündem oluşturan haberlerle çıkıyor. Bu arada gazetenin kadroları da takviye ediliyor. Son olarak Ankara’nın deneyimli kalemlerinden Bilal Çetin de aileye katıldı. Çetin hem Ankara temsilciliğini yapacak hem de günlük başkent dedikodularını anlatacak. Türkiye’nin uzun soluklu tek günlük ekonomi gazetesi Dünya, ki bugün iş çevrelerince “Ekonominin Resmi Gazetesi” olarak da adlandırılıyor önceki gün yirminci yaşını kutladı. 19 başarılı yılını özetleyen yazısında Nezih Demirkent “Arkamızda okurlarımızdan başka hiçbir güç yok.” Diyordu. Dünya Grubu bugün yayıncılık ve dağıtım alanlarında hizmet veren 9 kuruluşu bünyesinde barındırıyor. Gazetenin dışında 13 sektör dergisi yayınlanıyor. Sabah Gazetesi’nin “insan odaklı habercilik” anlayışı, da Star’cıların foto roman haberciliği gibi taklit edilmeye başlandı. Artık olayların içindeki insan unsuru ön plana çıkarılıyor ve olaylar farklı boyutlarıyla işleniyor. Bu bakımdan bazen farklı başlıklar ve değerlendirmelerle yayınlanan bazı haberlerin, sonuçta aynı olay olduğunu farketmek zaman alıyor. Tabii insana odaklanırken de ister istemez objektif ölçüler de subjektif yaklaşımlarla yer değiştiriyor. Bir anlamda insanı bulurken sanki ölçü biraz kaçırıldı gibi, “indi”li, “çıktı”lı haberler derken sanki cılkı da çıkıyor işin. Başlangıçta Sabah’ta yer alan bu yeni uygulama hemen tüm gazetelerce süratle taklit edilmeye başlandı. Gerçi fena da olmadı. Gazeteler biraz olsun yavanlıktan kurtuldu. Yine de kıvam tutturulamayınca biraz hoş durumlar da ortaya çıkmıyor değil. Bakalım Millyet’çiler yeni yapılanmaları içinde medyaya yeni bir üslub da getirebilecekler mi. Söz üsluptan açılınca, görsel medyanın farklı üslubu Reha Muhtar gazeteciliği, oldukça farklı bir kulvarda start arıyor gibi. Uzun yıllar Muhtar ile birlikte program ve haber hazırlayan Lütfiye Pekçan, Show televizyonundan ayrılıp CNN Türk’e geçti. Pekçan’ın yeni kanalındaki görevi yayın koordinatörlüğü. Yapılan açıklamada Pekcan’ın haber müdürleri Çiğdem Anat ve Gürkan Zengin ile editörler arasında köprü görevi üstleneceği şeklinde. Yani Pekcan haber akışı ve bülten trafiğinin ayarlanmasında hem editörlere hem de haber müdürlerine destek verecekmiş. CNN Türk haber merkezinin bu transferden pek de mutlu olmadığı ileri sürülüyor. Bu konuda, bir medya büyüğümüzün “Reha Muhtar faktörünü görmezden gelenler, en yakın yardımcısına CNN Türk’ün kuçak açmasını iyi değerlendirmek zorundadırlar” sözleri ilgi çekici. Kimbilir bir ölçüde de CNN Türk haber merkezi çalışanlarının neden Pekcan’dan peşin peşin rahatsızlık duyduklarının bir izahı olabilir. Kültür eski Bakanlarından Namık Kemal Zeybek tarafından çıkarılan Ayyıldız Gazetesi önceki gün son sayısını çıkararak veda etti. Tanıtım ve dağıtımda yaşanan sorunlarla, maddi imkansızlıklar kapanma nedeni olarak gösterildi. Zeybek, daha iyi imkanlara sahip olunduğunda yeniden yayın hayatına döneceklerini açıkladı. Ne diyelim, kısa sürede beklenen imkanlara kavuşurlar ve aramıza dönerler. Bir gazetenin kapanması kadar bizleri üzen başka bir şey olamaz. Haftanın görüşü:Kabahat kimde? İstanbul’da düzenlenen Birinci İletişim Kongresi’nde konuşan Dünya Gazetesi sahibi ve medya duayeni Nezih Demirkent, medya ile ilgili tartışmalara ilginç bir yorum getirdi. Demirkent, Türkiye’de basın ve medyanın geldiği konumda gerçek suçluların, eleştirilen gazeteleri okuyan ve reyting alan TV’leri izleyen kişiler ile bu kuruluşlarda çalışanlar olduğunu vurgulayarak, “Eleştirdiğiniz gazeteleri insanlar aldığı sürece, eleştirdiğiniz televizyonlar yüksek reyting aldığı sürece ve işverenin her dediğine çalışanlar ‘evet’ dedikçe, gerçek suçlu sizsiniz... Türkiye’de gazete sahibini değil, okuru tartışmamız gerekir” diyor. Ne dersiniz. Çalışanlar olarak bizim işimize pek gelmese de, biraz haklılık payı yok mu bu görüşte? Ajan gazeteciler de mi var? Devlet yanlısı yazılarından dolayı, kimi çevrelerce “Devlet yazarı” diye yaftalanan Mehmet Ali Kışlalı da, köşesinde kimi gazetecileri “ajanlık”la suçlayınca ortaya ilginç bir tartışma konusu çıktı. Gerçekten de, aramızda ajan gazeteciler olabilir mi? Aktüel Dergisi ile yaptığı söyleşide, Kışlalı bu konuda bir emekli büyükelçinin şu sözlerini aktarıyor. Büyükelçi “Bulunduğum görevlerde son derece mütevazı bütçelerle çalışırken bile, o ülkelerden gazeteci satın aldım. Bizim çıkarlarımızı savunan yazılar yazdırdım. Bakıyorum Türkiye’de de birçok yazar Batılı ülkelerin çıkarlarını, onların politikalarını savunan yazılar yazıyor. Bu iş bedava olmaz” demiş. Kışlalı da bu görüşten yola çıkarak, inatla ve ısrarla bazı konularda bazı ülkelerin paralelinde yazılar yazanlara dikkat çekiyor. Kışlalı, yine de ihtiyadı elden bırakmıyor. “Ben MİT yetkilisi değilim. Deneyimli, bu işin sağını, solunu, bilimsel yanını araştırmış bir gazeteci olarak basını yıllardır izliyorum. Bir kanaat sahibi oluyorum... Bir isim veremem. Verirsem ispatlamak zorundayım” diyor ve topu okuyucuya atıyor. Kışlalı buna rağmen kapıyı yine de açık bırakmış. “Belki de bu havada gözüken arkadaşların hiçbirisi bir milim çıkar sağlamıyor. Ama idealleri için, yanlış politika yürüttüğünü düşündükleri Türk Devletini hırpalayarak doğru yola sokmak istiyor da olabilirler. Bilemem” demiş. Şom ağızlılığın alemi yok da, insan ister istemez, emekli büyükelçimizin görev yaptığı ülkelerde, görüşümüze uygun yazılar yazdırmak için gazeteci satın aldığı yolundaki sözleri insanın aklına ister istemez aykırı düşünceler getiriyor işte..
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT