BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Şapka çıkarmak!

Şapka çıkarmak!

Perşembe gecesi “milyonlarca Türk’ü mest eden” bir Galatasaray Destanı daha yazıldı! “Bu destanın altına şöyle veya böyle kimler imza atmış” ise, onları sevgiyle, coşkuyla kutlamak, “onları alınlarından öpmek” doğrusu ya “taraftlı tarafsız” bütün Türkler’in görevi!



Perşembe gecesi “milyonlarca Türk’ü mest eden” bir Galatasaray Destanı daha yazıldı! “Bu destanın altına şöyle veya böyle kimler imza atmış” ise, onları sevgiyle, coşkuyla kutlamak, “onları alınlarından öpmek” doğrusu ya “taraftlı tarafsız” bütün Türkler’in görevi! “İmzacılar arasında” elbette aslisiyle, yedeğiyle futbolcular, başta Fatih Terim olmak üzere teknik adamlar, doktoruyla masörüyle “yardımcı ekip” başkanından üyesine kadar “bütün bir yönetim kurulu” var! Ve tabii “bir de”, Dortmund’un stadında “Dortmund’u deplasman takımı durumuna düşüren” muhteşem taraftar kitlesi! Ki, içlerinde Mesut Yılmaz’lar, Sümer Oral’lar, Fikret Ünlü’ler ile beraber bir çok siyasetçimizin. sanatçımızın, gazetecimizin de bulunduğu onbinlerce Galatasaraylı, onbinlerce Türk! Galatasaray, doğrusu ya “Alman takımlarına verilen ada”, onlardan da çok lâyık olduğunu gösteren bir “istikrar ve güç gösterisi” yapmaya devam ediyor! Türkleri ve “Galatasaray’ı destekleyenleri” bir yana bırakalım, bu maçı izleyen ve “Türk de, Alman da olmayan bir Dünyalı” elbette ki demiştir ki: “Sahada bir panzer vardı ama bu, Dortmund değil, Galatasaray’dı!” Ve işte “o panzer”, 90 dakika, bitmeden, tükenmeden ve açıkça ortaya çıktı ki “rakibini bitirerek ve tüketerek” sahadan galip çıktı! Takımda öyle oyuncular vardı ki, “maç bir 45 dakika daha oynansa” aynı şekilde koşmaya, pres yapmaya, rakibe göz açtırmamaya devam edeceklerdi! Hem de “o ağır sahada” ve o kötü zeminde! Dortmund - Galatasaray maçından sonra, “diğer maçların özetlerini” seyrettim, bazılarını da “canlı” olarak Avrupa TV’lerinden izledim! “Güzel oynayanlar” vardı, “güç gösterisi yapanlar” vardı! Enfes sonuç alanlar vardı! Ve “mutlulukla yazmam gerekiyor” ki; “Galatasaray işte bu ekiplerin en iyilerinden biriydi!” Hem de, “Son yıllarda Avrupa Kupaları’nd en tepelere oturmuş” bir rakip önünde! “Şapka çıkarmak” sözünün içinde “çok anlamlı bir paket vardır!” Ama “en önemlisi”, duyulan “derin bir saygının ifadesidir!” İşte Galatasaray, Perşembe gecesi “tarafsız çok Avrupalı gözlemciye ve futbol yorumcusuna” şapka çıkarttı; tebrikler! Asıl önemlisi, “çıkarttırmaya da devam edecek” olması! 90 dakikalık futbol gösterisinde, Galatasaray “kaybetmemek için değil, kazanmak için” futbol literatüründe neler yazıyorsa, “işte onların hepsini” bir makina intizamı içinde yaptı! Ama Fatih Terim’in “asıl başarısı”, takımına “böyle bir futbolu oynamasından da öteye”, çok daha önemli bir şeyi “aşılayabilmesidir!” “İnanmak ve kendine güvenmek!” “Bir hoca için” asıl zor olan budur, ama Terim “bunu yapmıştır!” Galatasaraylı futbolcular, “rakip kim olursa olsun” sahaya “Biz kazanacağız ve bu takımı yeneceğiz” inancı ve öz güveni içinde çıkmakta, sonra da “bunun gereğini yerine getirmektedirler!” Bunca yıldır futbol seyrediyorum! İlk defa “Bir Türk takımının bu duruma geldiğini” görüyorum! “İlk defa!” Bu müthiş “istikrar ve güç tablosu” için, doğrusu ya Terim’i kutlamamak ve teşekkür etmemek, Sezar’ın hakkını göz göre göre yemek olur!” “Ben de Fenerbahçeli olsaydım”, böyle bir “teknik adamın takımımın başında olmasını isterdim!” Şadan Kalkavan da, Selim Soydan da “haksız değiller!” Ama “kendi Terim’ini bulmak” şartı ile! Evet bu iş, “profesyonel bir iş!” Ama “beyin” olarak profesyonel! Açıkça belirtmek isterim ki; sadece bu yetmiyor! Bu “profesyonel beyini” takviye eden ve “tamamen amatör olan” bir “gönül var”; Galatasaray’daki “Terim örneğinde!” İşte onun için, Fenerbahçe “kendi Terim’ini bulmalı!” Kendi Terim’ini! Defalarca seyredin Ergün’ü! Dortmund - Galatasaray maçının tamamını ve özetlerini “defalarca seyrettim” TV’lerde! Evet, Taffarel’den, Hakan Şükür’e Capone’den, Hagi’ye kadar “herkes ama herkes” futbolun bütün gereklerini gösterdiler sahada! “Kafadan başka gol atamıyor” dediğimiz Hakan, öyle bir gol attı ki “bütün dünyanın golcülerine ders diye okutulur!” Hagi’den top Arif’e geldiği ve Arif’in rakibin sağ kanadını harmanlayarak kafasını kaldırdığı zaman, “seyredin kasedini”, Hakan nerede idi? Arif’in topu ortaya “pas olarak gönderdiği” zaman nereye geldiğini ve “topu kontrol ederken, rakibi nasıl ekarte edip, nasıl tutulmaz bir şutla rakip ağlara bombaladığını” tekrar tekrar görün! Müthiş! Ya “Avrupa maçlarında oynayamıyor” diye bazılarının “dalga geçtiği” Hagi? Tam bir “maestro” gibi yönettiği Galatasaray! Hakemi etkileyişi! Verdiği “al da at” gibi “gollük paslar!” Ve muhteşem bir gol! Üstelik “sakatlıktan tam kurtulmamış” bir Hagi vardı o gece sahada! Dortmund’u nasıl “darmadağın ettiğini” keyifle izledik! Ya Suat, ya Emre, ya Okan? Ya Hagi ve Hakan’ın yanında “Ben de Avrupa’nın en ele avuca sığmaz forvetlerinden biriyim” diye bas bas bağıran Arif? Ya “Popescu yok, ne yapacağız?” diye düşünenleri “mahçup edecek kadar” hatasız ve büyük bir futbol onayan “kaptan” Bülent? “Güven ve emniyet sübabı” haline gelen Capone ve Taffarel! “İnanılmaz” bir kanat dinamosu olduğunu gösteren Ümit! Ama bir Ergün seyrettim ki; “bana bambaşka bir lezzet verdi!” Oynadığı futbol ve 90 dakika sahada yaptığı şeylere “gözlerimle görmesem” inanamazdım! O zayıf ve zaman zaman insana “bunda ruh yok mu?” dedirtecek kadar “sakin” adam, Dortmund önünde “Roberto Carlos’u imrendirecek” bir futbol oynadı! “Serinkanlılıkla” bu maçın kasedini izleyin! Ne dediğimi, göreceksiniz! Evet bu maçta oynayan bütün Galatasaraylı futbolcular birer kahramandı! Ama Ergün bir başka idi! Hakan’lar, Hagi’ler, Arif’ler ve diğerleri “attıkları, attırdıkları gollerle, yedirmedikleri gollerle” bu maça elbette damgalarını vurdular ama, ben “Galatasaray’ın Dortmund’da Dortmund’u yendiği maç” denilince, hep Ergün’ü hatırlayacağım ve onu unutmayacağım! Fenerbahçe’nin yanlışı! Çoğunluğu “Fenerbahçe 4 - 3 -3 mü oynamalı, yoksa 3 - 5 - 2 mi” gibi bir aldatmacanın peşinde birbirine girdiği dönemlerde demiştik ki: “Eğer vaktinizi bu tartışmalarla geçirirseniz, Fenerbahçe’de hiç bir şey değişmez! Hüsran devam eder! Bu ayrıntıdır; Önemli olan Fenerbahçe’deki sistemdir, daha doğrusu sistemsizliktir! Her kötü sonuçta teknik adam değişiyorsa, hatta genel kurullar toplanıyorsa, futbolcular alınıyor ve atılıyorsa, asıl düzeltilmesi gereken bu çarpık düzendir. Bunu tartışın, bunu düzeltin!” Günlerce, haftalarca, aylarca hemen hemen her gün onlarca yazı yazıldı; “Zeman Fenerbahçe’yi yanlış oynatıyor. Bu Zeman futbolu bilmiyor. Defolup gitsin!” Hep diyorduk ki, “Yanlış yapılıyor! Zeman da gitse, hiç bir şey değişmez! Zeman kalmalı ve bu tembel futbolcular saltanatı yıkılmalı! Değişmesi gereken sahada oynanan taktiğin rakamları değil işte bu kokuşmuş ve futbolcuya dayalı sistemdir!” Zeman da gitti! Ama “Rıdvan’ın getirdiği, futbolcuya dayalı, tembel futbolcu sistemi” hastalığı devam etti! Sonuç; “İşte Gaziantep hezimeti ve duvara vuran kafalar!” Bir TV programında Sergen, açık açık dedi ki; “Öyle bir idman yaptırıyordu ki futbolcular perişan oluyordu; çok yoruluyordu. Onun için onu istemiyorduk!” Fenerbahçe’nin en büyük yanlışı, “Çağdaş futbol adına bir cinayet olan bu tabloyu değiştirmeye uğraşan” Zeman’ın “takımın içinden torpillenmesine göz yumması oldu!” Üstelik bu torpillemeyi, “medyadaki Fenerbahçeli futbol uleması” da koro halinde hazırladılar ve alkışladılar! “Pendik faciası” içteki kokuşmuşluğu gösteriyordu ama “kimse anlamak istemedi!” “Gaziantep faciası” gözleri açtı ama, iş işten geçmişti! Çalışmayı sevmeyen, ağır idmanı sevmeyen, “gece hayatı” peşinde, idman kaldıramayacak hale gelen, “takımı yönetmeyi kafasına koyan” futbolcular!. Oyuncu değiştirirken “oyuncusundan tepki görecek” ve ses çıkaramayacak kadar “otorite zaafı” gösteren hocalarla çalışmak isteyen bu futbolcularla gelinen noktanın “bu olacağı” belli değil miydi? Ama “bunları görüp, bunları yazmak görevi yerine” durup dinlenmeden “Zeman gibi Avrupa kariyerli bir hocanın futbolu bilmediğini ispata çalışan” yazar - çizerlerimize kulak veren Fenerbahçe yönetimi, hem Fenerbahçe’ye hem de kendine yazık etti: “İstifa ve yeni yönetim bile,” şu tablo gösteriyor ki, takımda hiçbir şeyi değiştirmedi, değiştiremedi! “Kurtarıcı” diye, “oyuna geç alındığı” inancıyla hocasını fırçalayan futbolcular, “kadrodan çıkarılanların yerine” sahaya sürülüyor; vah ki ne vah! Fenerbahçe’de Zeman’a karşı “beni istediğim yerde oynatmıyor” diye isyan çıkaran “10 antrenmandan 8’ini kaytaran,” geldiği iki idmanda da “türlü çeşitli bahanelerle” düz koşu yapıp “ortada fare oynamaktan öteye bir şey yapmak istemeyen” Sergen, Galatasaray’da şu kısa zamanda ne hale geldi? İdmanların en çok çalışanı, o Terim nerede isterse orada oynayan o, maçlarda en çok koşanlardan biri o! Nerede “Sergen burada oynar mı?” diyerek “isyankârdan yana çıkan” futbol âllâmemiz? Bakınız, “Terim’i zamanında en çok ve en ağır şekilde eleştiren” bir spor yazarı olarak “samimiyetle” söylüyorum! Galatasaray yönetimi, “eleştirilere kulak verip” Terim’i “Fenerbahçe yönetiminin yaptığı gibi” gönderse, Galatasaray bugün yükseltiği “müthiş çıtayı” rüyasında bile göremezdi! Eğer Beşiktaş yönetimi, “en samimi Beşiktaşlı yazar - çizerlerin dahi katıldığı” ve aylarca devam eden “Stajyer Briegel” kampanyalarına kulak verip, Briegel’i Almanya’ya gönderse idi, Beşiktaş bugünkü “istikrarlı çizgisine hiç ama hiç ulaşamazdı!” “Doğruyu yapan” Galatasaray yönetimi idi, Beşiktaş yönetimi idi! Yanlışı yapan da Fenerbahçe yönetim! “Bizim evlâdımız” romantikliğinin yanına, “bilgi ve beyin profesyonelliğini” eklemek elbette gerekir! Ama asıl gerekli olan, “Bu seçimde israr edebilmektir, olgunlaşmaya kadar sabır gösterebilmektedir!” Fenerbahçe bunu yapamıyor! Sebebi de ortada! Ah, o medya! Ah, o gruplar! Ve de ah, o Ali Şen! “Bunlar oldukça” ve bugüne kadar “hareket ettikleri gibi” hareket ettikçe Fenerbahçe’nin işi zor! Hem de çok zor! Aziz Başkan’ın da, Attila Paşa’nın da, Uğur kardeşimin de, Kalkavan ve Selim Soydan dostlarımızın da Allah yardımcıları olsun! Ne diyelim; “Fenerbahçesiz bir şampiyonluk yarışı kimseye tat vermiyor!” Ne demiştik, ne oldu? Sevgili spor bakanımız Fikret Ünlü’yü hep uyarmak istedik! O bir türlü anlamak istemedi! Etrafını alan “beş - on tane” teşvikçinin de itmesiyle, “doğru işi yanlış bir çizgi ile” başarmaya çalıştı! İlk hatası, “nerede ise bütün Anadolu kulüplerinin arkasında olduğu bir Futbol Federasyonunu “yok sayarak,” kendisinin merkez olduğu bir platformda “Futbol Kanunu değişikliklerini hazırlaması” oldu! İkinci hatayı, “bunu adeta bir gövde gösterisi haline getirmekle” yaptı! İkinci - üçüncü lig kulüplerine “TV havuzundan verilen parayı arttırmak gibi” bir “futboltif rüşvetin” geri tepeceğini bile düşünemedi! Zira “Havuz kavgasında” İstanbul’un yanında yer alışı unutulmamıştı! Zannetti ki ve “etrafındaki çember” ona zannettirdi ki, “Bu paralar Fedarasyonun arkasındaki büyük destek” kendi yanına gelecek! Hazırladığı tasarı, “Millet Meclisi’nin komisyon ve alt komisyon labirentlerinde kaybolmaya başlarken,” belki hatırlıyordur! Kendisine samimiyetle şunu söylemiştik: “Sayın Bakan, ANAP bu taslağa hiç sıcak bakmıyor! Eğer onları ikna etmezseniz bu iş zora girecek!” Sevgili Bakanımız “bize değil, onu havuza itenlere inandı!” Ve işte gelinen nokta! Anadolu Kulüpleri “güçlü bir cephe olarak” Meclis’e de ağırlığını koydu! ANAP başta, “Anadolu’da güçlü olan” bütün partilerin milletvekilleri “Bu iş, bu şekliyle ve bu üslûpla olmaz arkadaş” deyiverdiler! “Uzlaşma şart” dediler! “Ben yaptım oldu” mantığının hedefe varamayacağını gösterdiler! Şimdi ne olacak? Temenni ediyoruz ki, “teşvikçiler ve tahrikçiler aradan çekilir!. “Aklıselim” galip gelir! Uzlaşma sağlanır! “İki cephe” el ele verip “doğru olanı yapar!” Yapılması gereken de budur! “İnatlaşma” devam ederse, “tasarı kadük olmaktan kurtulamaz!. Kurtulamayacaktır! Yazık değil mi? Örnek adam: Bülent! Hatırlayın; Galatasaray’a bunca emek vermiş bir kaptana, Bülent’e transfer ayında neler yapıldı? “Üç - beş kuruş için” o kaptan ne hallere düşürüldü? İşte o Bülent, “aylarca kadro dışında,” haftalarca yedek kulübesinde, günlerce “5 - 10 dakikalık maçlarla” geldi, Dortmund maçının “en kilit adamlarından biri” olmayı başardı! Dostuna düşmanına, sevenine sevmeyenine parmak ısırttı! Bülent “bütün sporculara örnek olacak” bu çizgisini elbette ki devam ettirecektir! Bir defa o, büyük bir Galatasaraylıdır ve iyi bir insandır! Buna azmini, iradesini, sabrını da ekleyince “tarih yazan bir takımın kaptanı olarak” omuzlara alınmayı hak etti! Darısı bütün sporcuların ve kaptanların başına! Dikkat! Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın “medya konusundaki” açıklamaları ve “sevgili” Uğur Dündar’ın “ağır tarizleri” bir gazeteci bir spor yazarı olarak içimi kararttı! Ne “saldırı tertibi” iddiasına, ne de “yalan haber yazma” açıklamalarına karşı, kimsenin sesi sedası çıkmadı! “Bana saldırıyı bazı TV’lerin kameremanları tertipledi” itham ve iddiası tüyler ürperticidir! TSYD’nin saygın yönetiminden ve sevgili başkanım Attila Gökçe’den “bu iddia ve ithamın peşini bırakmamalarını” rica ediyorum! Belki de “soruşturma” açmışlardır bile! Böyle bir itham ve iddia “sessizlikle geçiştirilemez!” Gerçekler ortaya çıkmalı, “doğru ise” gereği, “yalan ise” gene gereği yapılmalıdır! Üzerimizdeki bu “kara” iddia ile birlikte, nasıl yaşıyacağız, nasıl yazıp çizeceğiz? Söyler misiniz bana! Eller gider Mersin’e! Birayı sevmem! Ne tadını, ne içimini, ne de rengini!” Ama, “bira üreten müesseselerin” spora olan katkısını inkâr etmem mümkün mü? Bazı “akıllılar,” Meclis Komisyonlarında “bir kurnazlık gösterisi yaparak,” sporumuzu “en büyük sponsorlarından olan” bu müeseselere, “spor sahalarında sizin adınızı, sanınızı görmek istemiyoruz” demeye kakışmışlar! Evet, içkinin sigaranın “insan sağlığı” ve özellikle “gençlik üzerinde yaptığı tahribatı görmemek mümkün değil! Bilim ortada, gerçek ortada! Ama, “içkinin reklâmının yapılmaması” ya da “sigara içiminin azaltılması” için uygulanması ve uyulması gerekenler başka, işte bu yapılmak istenen başka! Bu neye benziyor biliyor musunuz? “Saddam bize düşman” diye okul atlaslarından “Irak’ı çıkarmaya ya da “okutulan tarih kitaplarındaki bütün Irak bölümlerini kitaplardan atmaya!” Böyle şey olur mu? Efes Pilsen basketbol şubesini kapatırsa ve “önce parayı” başka işlere yatırırsa “Türkiye’de bira içimi azalacak mı?” Ya da “Efes Pilsen Avrupa şampiyonu olursa” Türkiye’de bira içimi artacak mı? Söyler misiniz bana, “bu kafayla” nereye gideceğiz? “Futbol Yasası” için bütün ağırlığı ortaya koyan sevgili Spor Bakanımız hadi “Sponsorluk Yasası’nı unutuverdi” ama, ya bu tasarı için ne yapıyor dersiniz? 18 yaşından küçüklerin marketlerden “bir şişe bira almalarını yasaklayanlara ve bu yasağı harfiyyen uygulayanlara” elbette ki bir baba olarak şükran borçlu olurum ama, “gençleri ve hatta bizleri” Efes Pilsen’in “basketbol maçlarından mahrûm etmek isteyenlere” de “teşekkür etmeyeceğimi” herkesin bilmesini isterim! “Teşekkür” etmeyeceğimi!
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT