BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Sevginin, bir başka adı

Sevginin, bir başka adı

1937 yılında yazılsa da, John Steinbeck’in, unutulmazlar arasına giren eseri “Fareler ve İnsanları”, duymayanınız yoktur herhalde...



1937 yılında yazılsa da, John Steinbeck’in, unutulmazlar arasına giren eseri “Fareler ve İnsanları”, duymayanınız yoktur herhalde... Ama yine de, bir iki cümle ile hatırlatmakta fayda var... George Milton; zeki bir adamdır... Tesadüfen tanıştığı iri cüsseli, akli dengesi pek yerinde olmayan ama çok insancıl Lennie Small ile hayattaki yolları kesişir... Bir çiftlikte iş bulurlar ve ileride kuracakları kendilerine ait çiftliğin hayallerini kurarlar... Bu çiftlikte Lennie tavşan besleyip, onların yumuşak tüylerini okşamak istemektedir... George da, Lennie‘nin bu planlarına destek vermek adına ona “hayal kurma eşliği” yapar... Lennie, saf düşünceler arasında yumuşak bulduğu her şeyi okşamak sevmek istemektedir... Bir gün, çiftliğin hanımefendisinin saçlarına dokunurken kendini kaybeder ve ne yaptığını bilmez bir şekilde kadını severken boğar... Ve onun en iyi arkadaşı George, saf ve temiz duygulu arkadaşının başkaları tarafından linç edilmesini önlemek adına, arkadaşını kendi silahıyla vurur... Bu hikayede sevginin ve arkadaşlığın önemi anlatılmaktadır özetle... Gerektiğinde insanın en sevdiğini yok etmesi dile getirilmektedir... Geçtiğimiz Pazar günü Beşiktaş‘ın 4 Portekizlisi Türkiye‘ye geldi... Ama ne geliş! Atatürk Havalimanı, İnönü Stadı‘ndan farksızdı... Meşaleler, tezahüratlar, çılgınlıklar... Camlar, çerçeveler yerle bir edildi... Arabaların camları kırıldı, üstlerine çıkılıp tepinindi... Diğer yolcuların alandan çıkmaları, uçağa yetişmelerine adeta ambargo kondu... Adı sevgiydi bunun işte... Okşarken, öldürmekten beter edildi Portekizliler... Hele Almeida, boynuna atkı takılırken, neredeyse boğuluyordu... Bindikleri araç hurdaya döndürüldü... Bütün bu manzaraları görünce aklımıza John Steinbeck‘in o unutulmaz eseri geldi... Fareler ve İnsanlar... Nereden nereye? U17 meselesi G.Saray‘ın Florya Tesisleri’nde F.Bahçeli gençlerin feci şekilde seyirciler tarafından dövülmesi, öyle yabana atılacak bir olay değil... Oğullarının ileride büyük bir futbolcu olmasını hayal eden veliler, başka veliler tarafından tekme tokat yerlerde süründürülen çocuklarının, gözleri önündeki acıklı manzaraları karşısında, artık futbolun bir spor olmadığını anladılar sanki... Adaletin yerine getireceği “suçluların cezalarını bulması olayı” dileriz fazla zaman almaz... O dayakçı velileri ne kadar şiddetle kınasak da, görüntülerdeki bir kareye dikkatinizi çekmek istiyoruz... İyi inceleyin ve öyle karar verin... F.Bahçe takımında bir yetkilinin (mavi-beyaz eşofmanlı, uzun boylu) G.Saraylı genç bir sporcuya “uçan tekmesini” de görmezliğe gelmeyelim... Eğer adalet, adaletse, herkese eşit işlemeli... Bizden söylemesi... Özlenen tablo G.Saray Cafe Crown‘un, F.Bahçe Ülker‘i yenip liderliği ele geçirdiği maç sonrası, salon ortasında gördüğümüz manzarayı, uzun zamandır bırakın görmeyi, hayal bile edemiyorduk... Karşılaşma bitmiş, F.Bahçe liderliği kaybetmiş, G.Saray ezeli dostunun elinden aldığı koltuğa oturmuştu... Bu kadar dramatik ve sevincin, ortak noktada buluşup “sevgi yumağına” dönüşmesi uzun yıllardan sonra belki de ilkti... Çünkü sahada birbirlerine sarılan, kutlayan, teselli eden G.Saray ve F.Bahçeli basketbolcular vardı... Müthiş bir manzaraydı karşımızda duran... Şiddet Yasası çıkmadan, sanki “buna gerek yok” dedirtecek bu güzel görüntü için iki takıma da, ne kadar teşekkür etsek azdır... Çünkü aspirin bile, en ihtiyaç duyulduğu anda alınır... Türk sporunun böyle bir ağrı kesiciye öyle ihtiyacı vardı ki... Sen çok yaşa emi! Bazen, ciddi ciddi düşünüyoruz... Acaba F.Bahçe Başkanı Aziz Yıldırım olmasaydı, futbolumuzun rengi olur muydu? Çünkü nerede bir olay var, Aziz Başkan beyanatlarıyla anında orada... Şiddet Yasası mı çıkacak? Yıldırım, yıldırım gibi Meclis Araştırma Komisyonu‘nda... Kulüplerin maddi sorunları mı var? Aziz Yıldırım birkaç başkanı da yanına alıp Çırağan Sarayı‘na deniz yoluyla gelip, Maliye Bakanı ile bunu çözmeye çalışır... Türk futbolunda yabancı gümrüğünü kaldırmak; sınırsızlığa yol açmak; liglerin arasının fazla olduğunu dile getirmek; sporculara aba altından değil, doğrudan sopa göstermek; 12 yılda 12 teknik adam değiştirmek; onlarca sporcu getirip, onlarcasını göndermek; 3 yıl üst üste şampiyonluk vadedip, bunun olmayacağını ilk senede anlayınca, alt yapılara gelecek için yatırım yapmayı daha iyi bir çare göstermek; bazen soyunma odalarına gidip, hakemlere, kimselerin söyleyemeyeceği kızgınlıkla “kimse kendisini kral zannetmesin” demek, onun bir çırpıda aklımıza gelen görüntüleri işte... Aslında Aziz Yıldırım, davranışlarıyla etrafına korku salan bir yapıda olmasa da, öyle görünmek zorunda olduğunu kendisi de biliyor... Çünkü sabahın alaca karanlığında kalkıp, güvercinlerine takla attıran, köpeklerine büyük sevgi gösteren birisinin ruhunda kötülük olamaz... Ama o nedense, gazetecilere ve diğer takımlara sevimli gelmeyen kimliğinden asla rahatsız değil... Rahatsız olan bizleriz... Rahatsız olan, adamına göre davranması... Kimisine özel haber vermesi, kimisinin televizyonuna çıkıp saatlerce konuşması, basında ayrımcılık yapması... Bunlar rahatsız ediyor bizi... Şimdi hedefinde iki şey yatıyor... Saha dışı kuşatmaları ile Trabzon‘un liderliğini ele geçirmek... Bunun için beyanat yarışını kızıştırıp, saha içindekilere zemin hazırlamak istiyor... İkincisi de şampiyonluk... 9 puan farkın kapanacağına olan inancını, futbolculara da şırınga etmeye çalışıyor... Ederken de “Masada pazarlıkta profesyonelsin, oynarken de öyle olacaksın” diyerek, ligin ikinci yarısında ipleri eline alacağının sinyalini veriyor... Eee, kırbaç onda, mahmuz onda, parkur onda... Bakalım at, sahibine göre kişneyecek mi?
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT