BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Metrobüs durağında bir Türkmen

Metrobüs durağında bir Türkmen

“Ben buraya Sovyetler Birliği döneminde Orta Asya’dan kaçıp geldim. Bir camiye, bir Müslümana, iki Müslümanın bir araya gelmesine hasrettik biz. O hasretimizi dindirmek için evimizi barkımızı, birçok yakınlarımızı terk edip de geldik buralara...“



Metrobüsler İstanbul’a nefes aldırdı. Lakin çağın insanı bir hoş. Ben merkezli. Kendinden başkası kimsenin umurunda değil. Her bir yolcu “önce ben” telaşında. Öncelikle boş koltuk kapacaksın. Olmazsa itiş kakış araca binmeye çalışacaksın. Kapıdan içeri adımını attın mı, arkadan ittirene gözlerini yumup ağzını açacaksın: -İttirmesene arkadaşım. -Arkası bomboş. Laf yetiştireceğine ilerle. —Senin aklına ihtiyacım yok. Bir sonrakine binersin. -Sana mı danışacağım be! Derken bir anda birbirine tekme tokat dalan iki koca insan... Yüzlerce yolcu ise sanki heykel. Şoför içeride olan bitene duyarsız kalmak zorunda. Yoksa iki günde Bakırköylük olur! Dakikada bir gelen metrobüsler böylesi hıncahınç öfke ve stres küpü insan taşır, Avcılar’dan Kadıköy’e... Kadıköy’den Avcılar’a... Birgün bu duygularla metrobüs durağında indiğimde yağmur altında bir yaşlı amcanın hareketleri dikkatimi çekti. Bembeyaz sakalı, aydınlık yüzüyle gayet sempatikti. Görünüşüyle de sakinliğiyle de bu çağın insanına benzemiyordu. Baktım, gözleri yaşlı halde, o kalabalığın arasında eğilmiş yerden bir şeyler topluyordu. Bir taraftan da kendi kendine söyleniyordu. Yanına yaklaşıp sordum: -Hayırdır amca bir derdin mi var? Hiç şaşırmadı. Cevap verdi: -Dertsiz kul olur mu evlat? Derdimiz çoktur. -Seni böyle ağlatan ne? Gözlerinden süzülen yağmur suyuna benzemiyor? -Yağmur suyu değil elbet. Üzüntümden ağlıyorum. -Hayırdır bir sıkıntın mı var? O anda elindeki yere atılan metrobüs biletlerini gösterdi. Bir basımlık “birgeç” kartlarıydı. Yolcular o bir kullanımlık kartları turnikiye okutup oradaki kutuya doğru atarak metrobüse koşuyordu. Ama birgeç biletleri haliyle sağa sola saçılıyordu. Ne vardı ki bunda? Bu ihtiyar bu yere atılan bu bir daha kullanılamaz biletleri niçin topluyordu? Hem de ağlaya ağlaya? Bana bir tanesini uzattı. Üzerinde Ortaköy Mecidiye Camiinin resmi vardı. Manzara olarak basılmıştı. Bunda ne vardı? Amka o Türkmen kocası (ihtiyarı) gerçekten ağlaya ağlaya cami resmini göstererek diyordu ki: -Cami resimleri yerlerde sürünüyor, evlat. Ayaklar altında çiğneniyor. Şaşırdım kaldım. Bu bir meczup muydu? Bir evliya mı? Bir döndüm, birbirini ite kaka metrobüse koşan kalabalığa baktım. Bir onca kalabalığın fırlatıp attığı biletleri, üzerinde cami resmi var diye toplamaya çalışan gözü yaşlı ihtiyara. O devam ediyordu: -Ben buraya Sovyetler Birliği döneminde Orta Asya’dan kaçıp geldim. Oradaki camisizlikten, ezansızlıktan, namazsızlıktan kaçıp geldim. Bir camiye, bir Müslümana, iki Müslümanın bir araya gelmesine hasrettik biz. O hasretimizi dindirmek için evimizi barkımızı terk edip geldik buralara. O yıllarda bir cami resmi göreyim diye ne isterlerse verirdim. Ama burada bu resimler bugün ayaklar altında dolaşıyor. Bu hürmetsizliğe dayanamıyorum evlat. Burada kimse caminin hetrini bilmeyir... O an ne yapacaktım? Onunla birlikte beyhude bir şekilde yere saçılan bu biletleri mi toplayacaktım? Yoksa kullandığı bilette ne olduğunun farkında bile olmayan binlerce yolcu gibi mi davranacaktım? Yetkililerin, bilet basarken böyle bir düşünce hiç aklından geçmiş midiri mi düşünecektim? İnsanda “inanç” olması, ne enteresan bir ruh haliydi. Ben hayretler içinde durağa ilerlerken o hâlâ yerlere atılan cami resimli, etrafa saçılan birgeç biletlerini toplamaya çalışıyordu... Doç. Dr. Ali Yılmaz-İstanbul > Yazışma adresi: Türkiye Gazetesi İhlas Medya Plaza 29 Ekim Caddesi, 34197 Yenibosna/İstanbul Faks: (0212) 454 31 00
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT