BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Adaylık ve diyet!.. (Kırık bir aşk hikâyesi...)

Adaylık ve diyet!.. (Kırık bir aşk hikâyesi...)

İkinci Dünya Savaşı sonrasının şaşkınlığında Avrupa kıt’asındaki savaş yıkıntıları arasında türeyen hudayı nabit “Birleşme” ve “Bütünleşme” çiçeklerinden birine, şimdilerde “AB” Avrupa Birliği’ne dönüşmüş olan, “AET” adındakine aşık olarak desti izdivacına talip olmuş, 1963 yılında parlak bir merasimle Ankara’da alel acele nişanlanıvermiştik...



İkinci Dünya Savaşı sonrasının şaşkınlığında Avrupa kıt’asındaki savaş yıkıntıları arasında türeyen hudayı nabit “Birleşme” ve “Bütünleşme” çiçeklerinden birine, şimdilerde “AB” Avrupa Birliği’ne dönüşmüş olan, “AET” adındakine aşık olarak desti izdivacına talip olmuş, 1963 yılında parlak bir merasimle Ankara’da alel acele nişanlanıvermiştik. Aslında “Mezbure” ile nişanlanan bir de Yunanistan vardı. Bu netameli komşu ile birlikte uzun bir yolculuğa çıkmak belki bir hata idi. Değilse bile hayli sakıncalı sayılırdı. Ama böyle bir komşuyu pek yalnız bırakmaya da gelmezdi. Bu dünya yapma etme dünyasıdır, demenin de bir faydası yoktur. Zira herkes bilir ki bizim yüreğimiz yufkadır!. Hani söz gelişi, insanın böyle huysuz bir karısı olsa kadıya mahkemeye gider boşanır, ama sadece komşu olunca çaresiz ya tahammül edeceksiniz, yahut da bir hal ile yola getireceksiniz!.. Şimdilik ikisini birden yapmaya çalışıyoruz ama galiba pek beceremiyoruz!.. * * * Efendim, 1900’lü yılların sonuncusunun son ayında nihayet hidayete erdik. AB ile “Adaylık” ilişkilerimiz resmiyete dönüştü. Kuzeydeki beyaz zambaklar ülkesi Finlandiya’nın başkentinde toplanan AB’nin Aile Meclisi nihayet bizi damat adayı olarak kabul etmeye karar verdi. Birlikte bir “Aile fotoğrafı çektirelim!”.. diye gerekli daveti yaptı. Davet mektubunu önce beğenmedik. Herhalde bir şeyler sezmiş olmalı idik. Nazlandık. Karşı taraftan tavzihler geldi, öyle değil böyle anlaşılmalı dediler. Koskoca Xavier Solana’yı AB komisyonu genişlemeden sorumlu komisyon üyesi Verheugen ile birlikte gece yarısı Ankara’ya gönderdiler. Solana NATO Genel Sekreteri iken bizleri yeterince tanımış olarak tanınıyordu. Esenboğa’da İsmail Cem ile allaturka, sarmaş dolaş öpüştüler, üstelik ne olur ne olmaz diye Finlandiya Başbakanından imzalı bir name de gelince razı olduk. Ertesi sabah, yakışıklı Başbakanımızı, giydirdik kuşattık, sinek kaydı bir “damat tıraşı” ve yanında iki sağdıcı Cem ve İrtemçilik ile birlikte Helsinki’ye gönderdik. Ne yediler ne içtiler pek meşgul olmadık ama bir güzel aile fotoğrafı çektirdiler, mesut ve muzaffer döndüler. İki sağdıç arasında düğün hazırlıkları konusunda sen ben tartışması çıktı. Mesele kavgaya dövüşe dönüşmeden damat tarafından muslihane halledildi. Diplomasinin marifetlerinden biri de önce mesele çıkarıp sonra onu halletmektir derler... İşte öyle oldu. * * * Bütün bunlar olurken benim gibi düşünenler bir kaygıya düştüler. Bu AB adaylığının acaba bir diyeti var mı idi? Var idi ise ne idi? Ne olabilirdi? Bunca beklentiden sonra güç bela aday olmanın sevincini öylesine bir “ilanı şadımani” ile kutladık ki, AB erkanı ve organları şaşırdılar, bize beklediğimizden fazlasını verdikleri zehabına kapıldılar. Teker teker orasını burasını kurcalamaya, içişlerimize karışmaya başladılar. Önce onbinlerce şehit evladımızın katili, idam mahkumu Öcalan’ın cezasının infazını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı ile ertelemek durumunda kaldık. Ondan sonra işsiz güçsüz, şöhret avcıları AB’li bakanların Türkiye’ye yaptıkları bir seri “kutlama ziyaretlerini” hava meydanlarında alayı vala ile istikbal ederek ağırladık. Cumhurbaşkanımıza varıncaya kadar bütün “Âli Kapı”larımızı ardına kadar açtık. Selamsız sabahsız Güneydoğu bölgemize giderek istedikleri PKK bekayası ile sarmaş dolaş olmalarına müsaade ettik. Türk ceza kanunlarında ön görülen en ağır suçlardan sorgulanan üç mahalli belediye başkanının derhal serbest bırakılması için Hükümetimize kat’i irade beyan ve uyarılarına mahcup cevaplarla yetindik. Bakıyorum bunlara tek ses çıkarabilen yine “Baba” deyip başımızın üstünde tuttuğumuz Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel oldu. Başbakan ondan sonra uyandı. Bizler ise böylesine ağır bir diyet karşılığı olarak adaylığa isyan edecek hallere geldik!.. * * * AB ile bütünleşmek için hemen bütün meslek hayatınca emek vermiş olmama rağmen şahsen benim aklıma çocuk iken severek ve içlenerek okuduğum Ömer Seyfettin’in ünlü “Diyet” öyküsü geldi. Bizim içişlerimize özellikle vatanın ve milletin bölünmesine yönelik suçların yargılanmasına karışmalarını şiddetle kınadım. Hele yargılama aşamasından önce acele ile verilen tutuklama kararlarının bir üst mahkemece bozulması olayları, yabancıların ziyaretleri, müdahaleleri ile bir arada mütalaa edilirse yanlış yorumlara yol açabiliyor. Sanki dış müdahaleler üzerine karar değiştirildiği kanısına varılabiliyor. Ki yanlıştır. Herhalde bir yerlerde bir şeyler aksıyor, kopukluk oluyor. Madem ki, tutuksuz yargılama mümkün imiş o halde neye önce tutuklayıp sonra bırakıyoruz? Ne ise bunlar benim pek iyi bilmediğim konular.. Ama politikadan bir defa daha soğudum. Politika deniz gibidir derler, içine girmeden yüzme öğrenilmezmiş. Hem öğrenmek başka uygulamak başkadır!.. Sanırım bir Çinli sözüdür “Eğer gençler bilebilselerdi, yaşlılar da uygulayabilselerdi!..” Ama diyeceksiniz ki bütün meslekler ve uğraşlar arasında öğrenime gereksinme göstermeyen tek meslek, politikadır!.. * * * Şimdilerde bir “insan hakları” dalgasıdır esiyor. Hepimiz insan haklarından yanayız!.. Herkes başkalarından istediğini önce kendisinde denemeli ondan sonra ortaya çıkmalı!.. Evet kabul ediyorum. Dünyada mesafelerin böylesine kısaldığı, ulaşım, iletişimin bu kadar hızlandığı zamanımızda uluslararası ilişkileri tanzim eden üniversel “Devletler Umumi Hukuku” prensiplerinde de bir erozyon olmaktadır. Bu hukukun boş bıraktığı alanları yeni bir “İnsanlık Hakları-Droit Humanitaire” kavramı doldurmaya çalışmaktadır. Ama bunun da belirli sınırları vardır. Bu hiçbir zaman bir ülkenin bütünlüğünü zorlayacak, tehlikeye atacak düzeylere kadar varamaz!.. Unutulmaması gereken bir hususu daha belirtmek istiyorum: Avrupa Birliği içinde bütün organlar, Konsey, Komisyon, Parlamento ve diğerleri kendi yetki alanlarını alabildiğine genişletebilmek için birbirleri ile kıyasıya bir rekabet içindedir. Yeni Aday bir ülke olarak “oldu bitti”lere müsaade ederek, onların bu alandaki yarışlarına bir “antrenman sahası” oluşturmuş olmayalım. Bugün hem tarihimizin hem de civardaki ülkeler arasında en deneyimli politikacıları tarafından yönetiliyoruz. Kim söylemiş? Şu anda hatırlamıyorum. Politikacılar arasında yanlışını görüp de durmasını bilebilenler sadece henüz politikaya başlayamamış olanlardır” diyor... * * * Başbakan Ecevit ile birlikte siyasette bir “Troyka” modelidir gidiyor. AB ile ilişkilerimizin rasyonel ve etkin biçimde yürütülmesi de Dışişleri ve iki Devlet Bakanı’ndan oluşacak bir Troyka’ya tevdi edilecekmiş. Bu akıllıca bir iştir. Umarız sağlam temellere dayalı etkin ve ciddi bir kuruluş olur. Zira buna şu sıralarda ziyadesi ile ihtiyaç vardır!..
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 103235
    % 2.07
  • 4.7171
    % 0.01
  • 5.5018
    % -0.57
  • 6.2889
    % -0.17
  • 197.827
    % 0.14
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT