BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Hokka

Hokka

Üstümüzde siyah önlükler vardı, boynumuzda beyaz yakalıklar. Annelerimiz, ablalarımız, yengelerimiz her pazar bir sonraki hafta için yıkadıkları önlüklerimizi ütülerlerdi. Bir önlüğün ütülü olduğu en çok kollarından belli olurdu. Kolların dışa gelen kısmı -zamanın gömlek ütüleme modası gereği- jilet gibi yapılırdı.



Üstümüzde siyah önlükler vardı, boynumuzda beyaz yakalıklar. Annelerimiz, ablalarımız, yengelerimiz her pazar bir sonraki hafta için yıkadıkları önlüklerimizi ütülerlerdi. Bir önlüğün ütülü olduğu en çok kollarından belli olurdu. Kolların dışa gelen kısmı -zamanın gömlek ütüleme modası gereği- jilet gibi yapılırdı. Beyaz yakalarsa kolaya yatırıldıktan sonra ütülenirdi. Kolalı yaka boynumuzda sert durur hatta ilk saatlerde tenimizi bile incitirdi. Ütü yapma imkânı olmayan mahcup anneler, yakalıkları elle çekerek düzeltirlerdi. O zamanlar, 1950’lerin bitip 60’ların başladığı günlerde bugün bildiğimiz ütü tahtaları yoktu. Elektrikli ütüler de çok sonraları evlerimize girdi. Ütü, kömürlüydü. Bu demir döküm ütülerin bir kömürün dolduğu gövde kısmı olur bir de üzerinde tahta sapın bulunduğu kapak. Gövdeye seçme kömürler yerleştirildikten sonra üç-beş de hoş reçineli çıra ilave edilerek çam çıralar tutuşturulurdu. İlk anda parlayan alev, üzerine konan huni ile kendini bularak kömürleri ucundan-kıyısından alıştırırken bir karış boyundaki teneke borudan yalım ve duman yükselmeye başlardı. Odalarda ısınma için kullanılan bakır mangallar da aynı usulle ve büyük bir zevkle yakılır; bu işler, eğer hamarat erkekler yoksa daha ziyade evin güngörmüş kadınları veya yetişkin kızlar tarafından yerine getirilirdi. O dönem aynı zamanda çamaşırların sodayla kaynatıldığı zamanlardı. Çamaşır makinasının henüz merdanelisi bile hayatımıza girmemişti. Çamaşırlar tokaçlarla dövülür, yeşil sabunlarla yıkanır iplerde kurutulurdu. Parlak güneşte kuruyan bu çamaşırlar, kendine has ferahlandırıcı bir koku verirdi. Bahsettiğimiz ütüler, bugün ya Aksaray’daki Horhor Bitpazarı’nda veya Mecidiyeköy Antikacılar Çarşısı’nda, Çukurcuma’da, Kadıköy’de veya şehirlerin eskide gönlü kalmış dükkânlarında. Bir de lüks semt ve çarşıların mağaza camekânlarındalar. O ütüler, yabancı bakışlar altında kömürlerle ısındıkları günlerin hayaline dalmışlar. İçlerine doldurulmuş renk renk çiçekler, sanki gördükleri gizli rüyanın açık sembolleri. Bizim küçüklüğümüzdeki öğretmenler otoriterdi. Sıraların aralarında dolaşarak yakadan tırnağa kadar muayene yaparlardı. Çantalarımız ilk zamanlar tahtaydı. Asker bavulunun ufalmışı gibi bir şeydi. Sonra değişti. Her gün tıkabasa bütün kitaplarımızı, defterlerimizi çantamızla taşırdık. Yolda çantayı taşıdığımız kol o omuzumuzu aşağı çekerdi. Haftada bir gün de diğer elimizde de küçücük bir hokka olurdu. Önceleri okka ile hokkayı karıştırırdık. Hokkalar plastikten yapılır, büyüklükleri bir kahve fincanı kadar olurdu. Yapıştırılmış iki parçaydı. Her parça ayrı renkti. BJK, GS, FB sosyal hayata girmeye başladığı için o renklerle Üç Büyükler’den biri ifade edilirdi. Üst parça ayrıca iç kısma dönük olur böylece içindeki mürekkep dışarı akmazdı. Mürekkep dolu hokkayı elimizde götürürken uç, çantamızda olurdu. Haftada bir gün -bu gün umumiyetle Cuma idi- ve bir saat Güzel Yazı dersimiz vardı. O ders için ayrı bir defter kullanırdık. Defter kapağında süslü harflerle Güzel Yazı yazardı. “Uç” denilen kamış divitin plastik ve metalle yer değiştirmiş haliydi. Güzel Yazı dersinde sıranın üstüne hokkayı koyar, defterimizi açar, ucu hokkadaki mürekkebe batırarak güzel yazı yazmaya uğraşırdık. Tabiî ikili-üçlü oturduğumuz sıralarda mürekkebin dökülmemesi, parmaklarımızın boyanmaması, netice itibariyle o şartla güzel yazı öğrenilmesi imkânsızdı. Hattatlık o kadar kolay mıydı? Bunu Başöğretmen denen müdür de öğretmenimiz de bilir, ancak, mecburen müfredata uyarlardı. O dönem aynı zamanda siyah yuvarlak tuşların her birinde bir harfin yazılı olduğu Remington daktilo devriydi. Adliye, tapu, PTT gibi devlet dairelerinin önünde veya karşısında tezgâhları iskemleleri ile küçücük masalarından ibaret olan yaşlı insanlar vardı. Biraz ileride de körüklü makinalarıyla fotoğraf çeken sokak fotoğrafçıları. Yazıcıların üçü beşi aynı hizaya dizilirdi. Saçları muntazam arkaya taralı olur, boyunlarında bir kere bağlanıp bir daha çözülmemiş boyunbağları bulunur, kollarında her iki ucu da lastikli siyah kolçaklar yer alırdı. Bu emekli memurlar 25 kuruşa yazdıkları istidada hep aynı kalıp cümleleri kullandıkları halde vatandaş karşısında öyle bir ciddiyete kapılırlardı ki o halle ağızlarının kenarındaki sigarayı dahi unutur, sigara yana yana külle içilmemiş kısım eşitlenene kadar kendilerine gelemezlerdi. O devirlerde henüz yerli araba hayali bile yoktu. Enflasyon bilinmiyordu. Lambalı radyolardan uzun dalga Ankara radyosu, orta dalga İstanbul radyosu dinlenebiliyordu. Kanaat denen güzel ahlak, cemiyet hiç farkında olmadan enflasyona geçit vermiyordu. Ankara uzaktaydı, İstanbul uzaktaydı, Van uzaktaydı. Avrupa, Asya, Amerika masal ülkeleriydi. Türkiye böyle bir resim verirken bir sabah uyandık ki her şey değişmiş, her şey modernleşmiş, uzaklar yakın olmuş. Masallar gerçeğe dönmüş. Bu hızlı dönüşümde labtoplar, hokkaların yerini aldı. Kısa zamanda inanılmaz farklılıklar oldu Asırlar kırk yıla sığdı. Hepsi güzel. Biri kötü; çam kokusu, çamaşır kokusu, mürekkep kokusu bir mangal etrafına kümelenen sade insanlardaki muhabbet, her gün doğmaya devam eden güneşin parlaklığı.... ve ağız tadı bu günlere gelmedi.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 95614
    % 1.63
  • 4.7605
    % -0.68
  • 5.568
    % -0.79
  • 6.2417
    % -0.76
  • 188.172
    % -0.92
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT