BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Büyük komutan
Süleyman Şah

Büyük komutan
Süleyman Şah

Fırat’ta boğularak şehid düşen Süleyman Şah ve arkadaşları sadece Urfa’da değil Halep’te de çok seviliyor, kabri “Türk Mezarı” diye tanınıyor.



İKİ ARADA Süleyman Şah ve arkadaşları sadece Urfa’da değil Rakka ve Halep’te de çok seviliyor, kabri “Türk mezarı diye” tanınıyor, fatihalarla yad ediliyor. BİR DEREDE Büyük komutanımız Fırat’ta boğularak şehid düşüyor ama nehir peşini bırakmıyor, türbesi Tabka Barajı altında kalıyor. Yeni bir türbe yapılıyor, bu defa da Teşrin Barajı musallat oluyor. BAŞBUĞUN HUZURUNDA Yıllarca yalnız ve mahzun kalan Süleyman Şah türbesi şu günlerde hayli Türk ziyaretçi ağırlıyor. Suriyelilerin öyle bir şansları yok, ne yazık ki içeri alınmıyorlar... Rakkalı Muhammed mırrasını kapıda ikram ediyor. Ne yalan söyliyeyim bütün Anadolu’yu severim ama Urfa’ya karşı bir muhabbetim vardır ayrıca... Eğer bir Urfa haberi yapılacaksa seve seve talip olurum, sağolsun amirlerim de kırmazlar... Geçen hafta Urfa valiliğinin düzenlediği “Süleyman Şah Buluşmalarına” da gittim koşa koşa... Birbirinden değerli akademisyenler, gazeteciler, yazarlar... Çok istifade ettim kendi adıma... Dilerseniz çıkardığım dersleri üç beş cümle ile aktarayım da zayii olmasınlar. Haritaya bakın, eğer cetvelle çizilmiş sınırlar görürseniz, bilin ki iki tarafın insanı da aynı kumaşın topundan. Osmanlı yıkılınca Batılılar Orta Doğuyu dilimlemiş suni hudutlar koymuşlar. Kim benimle iyi geçinir şunlar, şunlar, şunlar.... Al bu tarafı sen yönet, al bu taraf da senin olsun, bozdur bozdur harca... Bakıyorsunuz hududun iki yanında da aynı dine inanan, aynı dili konuşan, aynı şeylere gülen ağlayan insanlar... Şimdi bir Arabistanlının Kuveytliden ne farkı var? Bir Iraklıyı alıp Ürdün’e götürsen üç günde düzenini kurar, bir Filistinli Lübnan’da, bir Cezayirli, Fas’ta, Tunus’ta, bir Türk Balkanlarda, Ortaasya’da beyler gibi yaşar. Geçen yıl yine bir haber için Türkiye Suriye hududuna gitmiştim. Akçakale’ye. Hemen karşıda şirin bir kasaba... Tel Ebyad.(Akça tepe) Ortaya bir halk oyunu ekibi çıktı, keyfiye, maşlah, cübbe, cellabiye kuşanmışlar, Arap ezgileriyle oynadılar... Bir nevi halay... Ben onları Suriyeli sanmıştım meğer bizimkilermiş, döndüler geldiler Urfa’ya. İki tarafın erkekleri de kebap baklava ustası, onların da kadınları kadife giyiyor, hızma, halhal takıyor. İki taraf da at ve “gögercin” besliyor, ceylana beyit yazıyor, şahine bayılıyorlar. Harran’da üç beş tane Harran evi kalmış Tel Ebyad köylerinde istemediğin kadar. Bir zamanlar bütün bu bölge Harran’a bağlıymış (son Emevi merkezi ), Harran Üniversitesisi bir numaraymış dünyada... 1200’lerde göz ameliyatı... Seviyeye bak! Efendim Urfa’da Oxford vardı da... Vardı ya! GEREKSİZ KORKULAR Rakka eyalet iken Urfa merkezmiş, sonra Halep vilayet olmuş, Urfa liva (kaza). Osmanlı yıkılınca sınırlar girmiş araya. Ama dostlar akrabalar sokuluyor konuşuyorlarmış hat boyunca. Şimdi diyelim Suriye tarafında cenazeniz var, Ankara’ya gidip vize alacak, tayyare ile Şam’a uçacaksınız. Üç bin km gidip, varacaksınız evinizin karşısına... Hani elini ensesinden dolandırıp kulağını gösterenler vardır ya... Sonra ne olduysa olmuş, dikenli teller yükselmiş, mayınlar döşenmiş, kardeş kardeşe namlu çevirmiş. Yok su meselesi, yok Bekaa vadisi... ABD bize gaz vermiş, SSCB onlara... Hısımlar hasım olmuş, parmaklar sallanmış, başlamış mı dişler gıcırdamaya... Mekteplerde bebelere masal anlatmışız. Üç tarafımız denizle çevrili, dört tarafımız düşmanla... Tayyib Erdoğan’ın tek faydası bu olsa yeter, sağolsun güven verdi dostlara. Neticede bohça fırlatma, açık bayramlaşma derken vizeler kalktı rafa. Bugün geldiğimiz noktayı anlatmak için Urfa Valisi Nuri Okutan’dan bir kaç cümle aktarayım: “Akçakale Hastanesine 50 yatak yeterdi ama biz 100 yataklı yaptık, zira Suriye tarafındaki kardeşlerimize de bigane kalamazdık. Acil bir vaka olur, buyursunlar. Onlar da alışverişlerini Urfa’da yapıyor, Urfa Havaalanını kullanıyorlar. Ben iki tarafın insanlarına bakınca pist başında fırlamaya hazır bir tayyare görüyorum. Güçler birleşince güzel şeyler oluyor.” DOSTLAR ARASINDA Hasılı “kazan kazan formulü”, hem Halep’e yaramış, hem Urfa’ya... Halep dediğin Suriye’nin İstanbul’u. Sanayi onda, ticaret onda, turizm onda... Halep’te Gaziantep Bulvarı, Urfa Caddesi var. Urfa’lılar Haleplibahçe’ye çok emek veriyorlar. Halepliler Zekeriya Aleyhisselam’ın bulunduğu camiyi çok güzel restore etmişler, kale de elden geçmiş göz kamaştırıyor. Urfalılar ise Halilurrahman’ın, Ayn-ı Zeliha’nın üstüne titriyor. Seneye kaleye teleferikle çıkılacak, Haleplibahçe’de havuz fıskiye şelale keyfi sunulacak. Briket evler yıkılıyor, mağaralar temizleniyor, konaklar otel oluyor. Her taraf şantiye, şehir şekle şemale giriyor. Bu iki belde öyle iç içe ki Urfa hakkında araştırma yapmak isteyen gidip Halep kütüphanesinde çalışmak zorunda. Bu kardeşlik üzerine sayfalarca yazabiliriz ama mevzu dağılacak. Halbuki ben size Urfa ile Halep arasında yatan bir “ortak” büyüğümüzü anlatmak istemiştim. “Süleyman Şah!” OMUZ OMUZA Efendim Kaya Alp oğlu Süleyman Şah Horasan da doğuyor. Oğuz soyundan... Kayı boyundan... 50 bin civarında tebası var. Evleri tekerlek üstünde, göçebe yaşıyor, yeşil sulak bir yurt arıyorlar. Azerbaycan üzerinden Ahlat’a geliyorlar. Sonra bir süre Erzincan civarına ilişiyorlar... Hatta iyice batıya uzanıyor İznik’i fethediyorlar. İznik dediğin sıradan bir şehir değil, İstanbul’un kapısı. Bizans sallanıyor adeta. Moğol tehdidi büyüyünce güneye iniyor Urfa, Mardin havalisinde eyleşiyorlar. Derken haçlı baskısı artıyor. Eyyubi asıllı Halep emiri zorda kalınca Süleyman Şah’ı imdada çağırıyor. Düşünmüyor bile, derhal çıkıyor yola. Yetişebilecek mi acaba? Koştur atını koştur... Fırat çıkıyor karşısına... Geçit yerini arayıp bulabilir ama vakit daralmasa... Süleyman Şah kim bilir kaç nehir geçti. Lügatında korku diye bir kelime bulunmuyor, atını sürüyor suya İyi de Fırat şakaya gelmiyor. Akıntı beklemediği kadar sert, atın gücü tâkadı kesiliyor. O hengamede ayakları da üzengiye dolanınca... Muhafızları tereddütsüz yardıma koşsa da milyonlarca ton su üstlerine geliyor. Onları saman çöpü gibi döndürüp, dibe çekiyor. Ecel gelmiş cihane... Başağrısı bahane... TÜRK MEZARI Fırat, Caber kalesi önlerinde (Rakka) hız kesiyor, duruluyor. Mübareğin cesedini buluyor, oracığa defnediyorlar. “İnna lillahi ve innâ ileyhi raciûn...” Bizans tekfurları Süleyman Şahın öldüğünü duyunca İznik’i zorlayıp geri alıyor. Başbuğumuzun oğullarından Sungur Tigin ve Gündoğdu Bey Asya’ya dönüyor. Dündar Bey ve Ertuğrul Gazi, 400 çadırla Söğüt’e yürüyor. Kabir halk arasında “Türk mezarı” diye anılıyor, yöre insanı hayli hürmet ediyor buraya. Nitekim Rakka Valisi Kadızade Hüseyin Paşa bir türbe yaptırıyor (1700). Abdülhamid Han-ı Sani viranlayan türbeyi silbaştan onartıyor (1882) Havali 1918 yılında İngilizler tarafından işgal ediliyor, Cemiyet-i Akvam ise Fransız Mandasına bırakıyor. Ankara ve Lozan Antlaşması’nda Türk tarafı ısrarla bastırıyor, kabrin bulunduğu alan (600 metrekare) TC. toprağı kabul ediliyor. Türbe 1939 yılında sıkı bir tamir görüyor. AH FIRAT Aradan uzuuun yıllar geçiyor Süleyman Şahın dirisini boğan Fırat na’şına da musallat oluyor. İnşaasına 1973’te başlanan Tabka Barajı su tutunca ortalık göle kesiyor. Suriye’den mesaj geliyor, “demedi demeyin. Türk mezarı sular altında kalacak, haberiniz ola!” Hani burası Türk toprağıydı, “bize sormadan baraja nasıl başlarsınız” diye çıkışan olmuyor. Uğruna Suriye’yi verdiğimiz türbe Menbic kasabasına bağlı Karakoz köyüne taşınıyor (1975) Burası bir ada, takriben 10 dönüm civarında... İnce bir asfalt ile bağlanıyor karaya. Ardından Teşrin barajı tamamlanıyor, ortalık denize dönüyor adeta. Türbe yine Fırat’ın tehdidi altında... Neyse mühendislerimiz gidiyor, türbe etrafına setler yapıyor, zemini güçlendiriyorlar da problem çözülüyor. AMA... ANCAK... Suriye ile Türkiye arasında sınırlar kalktı ama Suriyelilerin türbeye girmeleri hâlâ yasak. Benim bildiğım türbenin komutanı değil, türbedarı olur, geleni gideni ağırlar. Yani n’apacaklar? Türbeyi çalıp götürecek halleri yok ya. Evet, mekân bakımlı etrafı çam çim. Giriyorsunuz içeri, sağ kolda bir Süleyman Şah kabartması. Eğer mübareğin fikrini alma gibi bir şansımız olsaydı, izin verir miydi acaba? Burası fatiha okumak için değil saygı duruşu için dizayn edilmiş. Mozole gibi diyeceğim dilim varmıyor.. Topukları birleştir, eller yana... Çelenk bırak, şeref defterini karala... Ne cüz kesesi, ne mushaf... Ne seccade, ne rahle... Duvarlarda bir âyet-i kerime, bir hadis-i şerif göremiyoruz, ne de ölümü hatırlatan bir vecize. Büyük bir seki üzerine M. Kemal büstü, altında tunçtan harflerle “Ne mutlu Türküm diyene!” Sandukalar düz bezle kaplanmış, halbuki Hayat Tarih Mecmuasının 1970 yılında yayınladığı fotoğraflarda sırma işlemeli bir örtü görülüyor. Kelime-i tevhid ve “Elâ inne evliyaallahi lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn” ayet-i kerimesi net bir şekilde okunuyor. Birkaç yıl evvel çekilen resimler de ona keza. Ne yazık ki bir mescidi yok, namaz kılmak isteyen montunu seriyor yere. Büyüklerimizin affına sığınarak talep ediyorum: Şu kutlu türbemize bir küçük hasır serilse, birkaç hat levha çakılsa, üçbeş Amme cüzü konuverse... Yöre halkı da rahatça girip ziyaret etse... Mümkünse... KIZILELMAYA HEY Kayı kelimesi dağdan kopan manasına geliyor deyin ki sel, deyin ki çığ... Gümbür gümbür iniyor, akıyorlar Anadolu’ya. Oğuzlar adı üzerinde Oğuz Han neslinden. Müslümanlığı seçince Araplar onlara “Türkmen” diyorlar. Ak tenli, kumral, ela gözlü, vefalı, fedakâr, cefakâr insanlar. Munisler, müsamahakârlar ama esarete ve hıyanete dayanamıyorlar. Toprağa bağlanamayacak kadar hürriyet âşığı, bu yüzden hayvan besliyorlar. Aralarında büyük âlimler var, derviş gaziler... Horasan erenleri... Mutasavvıflar... Zenaat ehli hâzâ sanatkâr. Ahî şeyhleri sizi size bırakmıyor, mal ve insan kalitesi hızla yükseliyor. HALEP ORADAYSA Halep ile Urfa eski dost. Vizeler kalkınca yeniden kucaklaştılar. Kafileler, gidip geliyor. İki tarafın esnafı da bayram yapıyor. Halep’in göz bebeği Zekeriyya Mescidi, Urfanın nabzı ise Halil-ur rahman’da atıyor.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT