BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Abdülhamîd Han’ı sevmek Atatürk’e ihanet sayılırdı!

Abdülhamîd Han’ı sevmek Atatürk’e ihanet sayılırdı!

İttihatçıların ilk yıllarındaki Sultân Hamîd düşmanlığı, tek partili cumhuriyet dönemine intikal etti. 1960’lı yıllarda bile Türk Tarih Kurumu’nun dinozorları, bu ilim dışı görüşe aykırı tarih yazanları Atatürkçülüğe ihanet etmiş saydılar.



Tarihî şahsiyetler dediğimiz tarihe damgasını vurmuş, unutulmamış isimler üzerinde, lehte ve aleyhte, tam bir uyum yoktur. Bu uyum, o şahsiyeti yetiştiren millet arasında bile oluşmaz. Konunun uzmanı tarihçiler arasında fikir birliği dahi bahis konusu değildir. Hele resmî devlet tarihi ile gerçek tarihin yazdığı kişiler, aykırı üslûp ve değerlendirmelerle sunulmuş, milleti şaşırtacak aykırılıklara da ulaşabilmiştir. Resmî tarih, totaliter ve otoriter rejimlere mahsustur. Bununla beraber, her devlet, eğitimde çocuğunu kendi felsefesine göre yetiştirmek ister. Onun için demokrasilerde bile, hiç olmazsa okul kitaplarında bir dereceye kadar resmî tarih geçerlidir. Birçok eğitimci, tarih öğrenimini, pedagojik temel dersler kategorisinde görmüştür. Asker yetiştiren okullarda resmî tarih, daha ağırlıklıdır. Totaliter rejimlerde tek kişinin veya zümrenin çok yüceltildiği görülür. Aynı kişiler, rejim değişince, vatan haini ilân edilebilir. Kendi zamanlarının (1930’lar, 40’ların) Hitler’ini, Mussolini’sini, Stalin’ini, Mao’sunu, Enver Hoca’sını bir düşünün. O yılların bilhassa resmî yayınlarına göz atın. Ne yüce, âdetâ uluslarını oluşturmuş insanüstü kişiler şeklinde sunulduklarını görürsünüz. Bugünkü yayınlarda hepsi, kendi öz ülkelerinde bilhassa, en şiddetli üslupla aşağılanmaktadır. Kişiler üzerinde tarihî görüş, fikir akımlarına, Sağ’a ve Sol’a göre de pek çok değişmektedir. Bizde bir kısım Sağ’ın Büyük Tanzimatçıları, en müfritlerinin Sultan Selim ve amca oğlu Sultan Mahmud gibi reformcu hâkan-halîfeleri nasıl eleştirdikleri hatırlanabilir. İttihadcı ideolojisinde Midhat, Tal’at, Enver, Cemal Paşalar, mübârek, hattâ mukaddes kişilerdir. Bunların imparatorluk batırdıkları, milyonla vatandaşın ölümüne yol açan en büyük ölçüde sakarlıkları bile, milliyetçilik, yenilikçilik, hattâ dindarlıkla örtülür. Ama şüphesiz en büyük münakaşa, Sultân Abdülhamîd’in kimliği ve kişiliği üzerinde cereyan etmiştir, hattâ ediliyor (saltanatı 1876-1909, hayatı 1842-1918). En büyük edebiyatçılarımızdan olan Peyami Safa’ya göre bu padişahımız, kendisine Ermenilerin taktığı Kızıl Sultan lakabını hak etmiştir. Zira veremli babasını Sivas’a sürerek ölümüne sebep olmuştur (halbuki Sivas’ın âb-ü havâsı gayetle sağlıklıdır). Çok büyük şairler Necip Fâzıl’a göre velâyet, Rızâ Tevfik’e göre kerâmet sahibidir. Kürt asıllı çok büyük Türk milliyetçisi Süleyman Nazîf’e göre ölüsü bile, haleflerinin dirisinden evlâ ve âlâ‘dır. İttihatçıların ilk yıllarındaki Sultân Hamîd düşmanlığı (ancak 1918’de büyük devlet adamı olduğunu itiraf edebildiler), tek partili cumhuriyet dönemine intikal etti. 1960’lı yıllarda bile Türk Tarih Kurumu’nun dinozorları, bu ilim dışı görüşe aykırı tarih yazanları Atatürkçülüğe ihanet etmiş saydılar. İmparatorluk batırıp milyonla Türk gencini tam 11 (on bir) ayrı cephede 4 yıl müddetle savaştırıp, tutsaklığa mahkûm edip, kıt’a büyüklüğünde 500 yıllık anayurdlarımızı ebediyen kaybeden Tal’at, Cemal, bilhassa bu ihanetlerde baş çeken Enver Paşa, bir geceyarısı Alman denizaltısı ile Türkiye’den kaçmışlardır. Üçü de Türk düşmanlarınca şehîd edildiği için bunları bugün de savunanlar vardır. 32 yaşında bir yarbayken aşağılık bir darbe yolu ile imparatorluk ordularımızın başkomutanlığına ve Türkiye diktatörlüğüne soyunan Enver, Sultân Hamîd ile Atatürk’ün en büyük nefret duymakta birleştikleri acemi asker ve acemi komutandır. Sultan Vahîdeddin, İzmir’e giren muzaffer Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın gazetecilere verdiği beyanatındaki açık tehdidi ve Ali Kemâl’in emir üzerine linç edilmesiyle, ülkeyi terk etmeye zorlandı. Anayasaya göre gayri mes’ul olduktan başka, savaştan, yenilgilerden kesinlikle sorumlu değildi. Ansızın tahta çıktı, az sonra düşman armadasının toplarının sarayına çevrildiğini gördü. İstanbul’u terk etmeyerek sarayların yağmasını ve halkın katliâmını önledi. Türk donanması İngilizlere teslim olmuştu. Gemimiz yoktu ki binip uzaklaşsın. İngilizlerin muvafakati olmaksızın İstanbul’dan ayrılması kesinlikle mümkün değildi. Bu şartlar için yetiştirilmemişti. Bu şartlara uygun velîahd Yûsuf İzzeddîn Efendi’yi Enver öldürtmüştü, onun yerine beklenmedik şekilde velîahd olup tahta geçti. Herhalde mürtecî veya monarşist falan olmayan ve tarihe çok meraklı, çok tarih okuyan Bülent Ecevit, “Vahîdeddin vatan haini değildir” dedi, kıyamet koparıldı. Atatürk, yepyeni bir rejim kurduğu için elbette yerine geçtiği rejimi mahkûm edecekti. Binâenaleyh Vahîdeddin’i savunmak, en büyük çapta ve çeşitli alanlarda dehâ sahibi olan en radikal açılımcımız Atatürk’e karşı gelmek değildir. Vahîdeddin, ağabeyi Sultân Abdülhamîd gibi dehâ sahibi devlet adamı ve diplomat değil, sıradan bir prens, iyi bir bestekârdı. Şunu demek istiyorum: “Enver Türkiye’yi terk etti” ve “Vahîdeddin Türkiye’den kaçtı” diyerek tarihî değerlendirmeler çarpıtılamaz. Her ikisi de yabancı savaş gemileri ile, kendilerince haklı sebeplerle Türkiye’yi terk ettiler. Ancak 2700 yıllık Türk tarihinin en büyük felâketinin sorumluları kaçan paşalardır. Kaçmaya mecbur bırakılanın bu yıkımda en küçük sorumluluğu yoktur.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT