BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Doğrucuyu dokuz köyden...

Doğrucuyu dokuz köyden...

Niye konuşmadınız diye sitem ediyorlar. Nasıl konuşacaktık? Her yere darağacı kurmuşlardı, konuşanı asıyorlardı.



BİZ KORKUTULDUK Niye konuşmadınız diye sitem ediyorlar. Nasıl konuşacaktık? Her yere darağacı kurmuşlardı, konuşanı asıyorlardı. SİZ CESUR OLUN Ama artık Türkiye’de ve dünyada çok şey değişti. Cesur olun çocuklar. Tabular yıkılacak. Bilin ki güçlü olan sizsiniz. Ogün söz Rahmetli Olcay Yazıcı’dan açılmıştı, Hüseyin Sarıkoç “biliyor musun” dedi “Olcay Abi, Tahsin Banguoğlu hakkında da bir kitap hazırlamıştı. Zaten evladı gibiydi, kapısını teklifsiz çalardı.” Tahsin Banguoğlu... Adını duymuştuk o kadar, pek bir şey bilmezdik hakkında... Eğer Olcay Abi birini kitaplaştırdıysa sebebi olmalıydı. Tanımalıydık... Ve tanıtılmalıydı... Başladım araştırmaya... Efendim Tahsin Hoca bizim gibi muhacir... Selanik, Drama’dan... Sonra Edirne’ye göç ediyorlar. Ünlü Sultanahmet mitingine (1919) katıldığında henüz 15 yaşında. Meydan lebalep insan, bir ağaca tırmandığını ve hüngür hüngür ağladığını hatırlıyor. İstanbul Erkek Lisesinde leyli okuyor. Devrin çalkantılarına yakinen şahit oluyor. “Lisedeydim Cumhuriyet ilan edildi. Tedrisat değiştirildi. Daha evvel fen ilimlerinin yanı sıra Kur’an-ı kerim, fıkh okutulur, milli kültür de verilirdi. Dine diyanete dair ne varsa çıkarıldı, laiklik, laiklik, laiklik... Halbuki ben yıllarca Avrupa’da öğretmenlik yaptım, laik eğitim diye bir şey duymadım. Selanik, Beyrut gibi kozmopolit şehirlerimizde bile mektepler kendi kültürünü anlatırdı. Müslümanlar Arapça Farsça okurdu, Hıristiyanlar Latince Yunanca... Bu laik mektepler Fransız dayatmasıdır. Ticaretten kapitülasyonlar kalktı ama eğitimden kalkmadı. Çocuklarımız klasik kültür dillerinden mahrum kaldılar.” MUHABİR MUHARRİR Tahsin Hoca İstanbul Darülfünuna (Edebiyat Fakültesi) girdiği yıl gazeteciliğe başlıyor (1926). O yıllarda halkımız Reşad Nuri ve Hüseyin Rahmi Türkçesi ile konuşur ama divan edebiyatını da anlardı pekâlâ. Babıalide bir muharrir bir kelimeyi yanlış yazacak ha... Kıyamet kopar. Şimdi kafiyeden imladan nasipsizler kürsülere çıkıyor, Yahya Kemali bile anlıyamıyor, Nâbi’yi “nazi “ gibi telaffuz ediyorlar. 1930’da mezun oluyor, tayini Ankara’ya çıkıyor... Gazi Terbiye’de derslere giriyor. Bir gün sirenler çalıyor, bir telaş, bir koşturmaca... Hayırdır inşaallah? “Atatürk geldi. mektebi dolanacak!” Paşa alt kattaki sınıflardan birine giriyor, Çocuklar panikte, Osmanlıca kitaplar apar topar saklanıyor. Ders tarih... Konu Ortaasya... M. Kemal dinliyor, pek memnun kalmıyor. Sonra yukarı çıkıyor, Tahsin Beyin sınıfına... Tevfik Fikret’in “Sis” şiiri işleniyor... Paşa dikkatle dinliyor, hoşuna gidiyor. Çıkarken soruyor. “Akşam sofrada mevzu oldu hocam, ‘Tek başıma kalsam, şâh-ı devrâna kul olmam. Vîrân olası hânede, evlâd u ‘ıyâl var’ beyti Namık Kemal’e mi ait?” Hayır efendim. Bu Dertli adlı bir halk şairinindir. M. Kemal yanındakine dönüyor: “Yaa demedim mi ben sana?” İşte bu konuşma önünü açıyor. Doktora yapsın diye Berlin’e yollanıyor (1932-36). Batı tarzında ilk Türkçe grameri de o hazırlıyor. DEVLET KUŞU Yıl 1943.. Telefonu çalıyor. Bakıyor CHP Genel Sekreteri. “Hocam hayırlı olsun, kendinizi Bingöl Milletvekili sayabilirsiniz bundan sonra!” İyi de adam Edirneli. Ankara’dan öte adımını atmamış, memleketin derdini bilen bir Bingöllü bulamadılar mı acaba? Milli Şefimiz öyle münasip görmüş, itiraz edecek hâli yok ya! Tek parti! Tek liste. Açık oy gizli tasnif bile yapılmıyor daha... Oturmuş demokrasilerde millet, lideri değil parti programını oylar. Mesela ben bu seçimde reyimi ANAP’a verdim. Niye? Çünkü Özal’ın programını okudum, beğendim. Eğer bir lider listeyi kendi başına yapıyorsa, bunun adı demokrasi olmaz.. Eskiden bir tane milli şef vardı, şimdi hepsi milli şef. Ben gidersem memleket batar... Bunlar kuruntu, korkmayın bir şey olmaz. İşte İsmet paşanın zaafı da burada... Mendereste de onu gördük, Demirel’de de, Özal’da da... Efendim Osmanlı’da demokrasi? Hayır, yoktur, esamisi bile okunmaz. Ama antidemokratik olduğundan değil, ihtiyaç duymadığından. Söyleyin “adalet” gibi muhteşem bir mefhum mevcutken, bu cılız tabire ne gerek var? “MİLLİ” EĞİTİM Hoca bilgiyi saymaktan değil, kullanmaktan yana... Bu yüzden ihtiyatla yaklaşıyor bilgisayara. Teknoloji istemesen de gelecek, sular mecraına akacak nasıl olsa... . Gençlere tarih şuuru nasıl kazandırılır? Efendim uzmanlar yetiştirilmeli... Arşivlerimiz gün ışığına çıkarılmalı. Bütün bunlar tamam da önce “üslup” diyor Hoca. Milli tarih ile zaferlerimize sevinir mağlubiyetlerimize üzülürüz. Ama bir Napolyon’u roman gibi okuruz mesela. Bakıyorum da Türk tarihi de dünya tarihi gibi anlatılıyor. Türkler Ortaasya’dan bi çıkmışlar... Eeee? Dıgıdık dıgıdık Sümerlerin yurduna... Bu ne yaaa? Hiçbir Batı ülkesi tarihi ile alay edecek kadar alçalmaz. Sümer’in, Hitit’in, Urartu’nun bizimle ne alâkası var? Mazi niye karanlık çukurlarda aranıyor? Bi ara adlarına bankalar kurdular... Yok Sümerbank, yok Etibank... Düşmanla savaşırsınız, yener ya da yenilirsiniz. Ama adamlar içinize sızmışsa... Tahsin Hoca iki dönem TDK başkanlığı yapıyor, Türkçeyi “sal”a bindirip “sel”e verenlerden olmuyor ama... Sömürgeciler “kelimeleri ele geçirirseniz” derler “silah patlatmanıza gerek kalmaz.” Dil örselenirse temel çöker. Ecole’den okul yapmak yabancı kelimeye Türk boyası sürmek gibidir. Bu cılk uydurmalardan vazgeçmeliyiz. Bari sınav yerine “sınama” deyin, geleneksel yerine “gelenekten”... Biz tahrir (kompozisyon) derslerinde bilhassa imlaya dikkat ederdik. Bunlar önce ihmal ettiler, sonra imha... DİN ve AHLAK O gün Hoca altını çize çize konuşuyor, dikte ettirir gibi dikkatle. M. Kemal’in etrafındaki bazı aşırılar “nutuk varken bir başka kitaba ne lüzum var? Siz önderimizken, bize peygamber ne gerek?” diyorlardı. Olcay Abi soruyor, “Peki bunlar niye konuşulmadı hocam?” Gık diyeni asıyorlardı. Bilhassa Celal Bayar tarafından çıkarılan “Atatürk’e Hakaret Kanunu” ürkütücüydü... Korkardık yalanı yok ya. Bugün radyolarda Din ve Ahlâk konuşmaları dinliyoruz. Neden sonra kafalarına dank etti ki “dinsiz ahlâk olmaz!” Eğitimin de dili, dini, tarihi olmalı... Milli eğitim “milli” olmalı mutlaka! VESAYET ALTINDA Kasım 1988... Tahsin Hoca 1. Gençlik Şûrasına davet ediliyor. Daha evvel Halkevleri Başkanlığı yaptığı için, mevzuya vakıf, gençlerin taleplerini biliyor. Bizim derdimiz gençleri demokrasiye alıştırmak değil, resmi idelojiye tabi kılmaktı. Yeri gelir, elimizin altında dursunlar. O zamanlar Halkevlerinde politika konuşulmazdı, hoş TBMM’de de konuşulmazdı. Milli Şefe sadakat esastı. Senin görüşün kimin umurunda? Nasıl dinimizde akıl baliğ olanlar fail-i muhtar sayılıyorsa, biz de gençlerimize mesuliyet kazandırmalıydık. Aksine şartladık, kalıpladık. Onların da şahsiyetleri vardı, ciddiye almadık. İnkılap dersleri okutarak Kemalist yetiştireceğimizi sandık. İnadına Maocu oldular. Demokraside “onlar sürü, ben çobanım” diyemezsiniz. Sadece sabilere vasi olabilirsiniz, bir de zihni melekelerini zayi eden hastalara... Gençlerin akıl hocalarına değil, örnek insanlara ihtiyacı var. ECDADA VEFA Türbeler kapalıydı, ben 4 maddelik bir karar çıkarttım. Üstüme geldiler. Yok inkılapları yıkıyormuşum da, laikliğe karşıymışım filan... Yaa bunlar Türk tarihinde iz bırakmış insanlar, bizim mefahirimiz (iftihar vesilemiz), türbeler sanat tarihi açısından da kıymetli, böyle giderse yok olacaklar... -Ama efendim bu millet gider mum yakar, ip bağlar! -Hayır yapmaz, İslam’da da yok zaten, o dedikleriniz bidat. Yine de endişeniz varsa koyalım başlarına birer türbedar... Nitekim ilk elde 20 türbenin (Fatih, Yavuz, Kanuni, Eyyûb Sultan Hazretleri) açılmasını sağladım. Çok üstüme geldiler, çok yıprandım. Türbelere karşı olanlar, türbe açılışlarında nutuk attılar o başka. Şükürler olsun Allahü teâlâ din derslerinin tekrar konulmasını, İmam Hatip ve İlahiyat fakültelerinin açılmasını da bana nasip etti. ULUS MU MİLLET Mİ? Millet Arapça bir kelimedir, ulus ise kavim demektir. Uluslar aşiretler milletin içindedir zaten. Milliyet bir din, dil ve soy birliğidir. Din ayrı milliyet ayrı diyen yanılır. Nitekim Müslüman olmayan Türkler erimiştir. TC ile “kayıtsız şartsız batıcılar” öne geçti. Milletçe laik olma davası güttüler. Halbuki laiklik devletin meselesidir. Vatandaş ya dinlidir, ya da dinsiz. Yeryüzündeki kültürlere bakın altında mutlaka bir din, bir inanç göreceksiniz. Ben bizim Batıcılardan Hıristiyan olanına rastlamadım daha. “Din terakkiye manidir” sözüne kandılar, materyalist ya da farmason oldular. Sürekli duyarsınız “Efendim çağdaş uygarlık düzeyine varınca...” 200 yıldır aynı terane... Bırakınız ecnebiler çalışsın da bize ulaşsınlar. ISKAT-I CENİN VAKFI Yıl 1989... Aydınlar Ocağında Nüfus planlaması tartışılıyor. Tahsin Hoca’ya da söz veriyorlar: Bakın bu fesat memleketimize nasıl girdi, size anlatayım. Yıl 1961 Edirne senatörüyüm, İnönü Başbakan. Genç sosyalistlerin hazırladığı taslak önümüze geldi. Tevfik Fikret “milletim nev-i beşerdir, vatanım ruy-i zemin” demiş ya, bunlar da öyle... De ki dünya vatandaşı. Evet Avrupa’da da aile planlaması yapılıyor ama böyle değil. Devlet hamile kadının emrine giriyor. Yeni neslin sağlığı sıhhati planlanıyor. Bizimkilere sorarsan “Refahı iki kat artırmak için, çocukların yarısı yok edilmeli!” Bu katliam Yunan mezaliminden daha utanç verici. Ben mecliste bulunduğum müddetçe bunlara mani oldum, ancak Demirel kanunu geçirdi (1965). Biliyor musunuz Roma’da asiller çocuk istemezlerdi, ancak alt tabaka anne baba olurdu ki onlara “proletarya” denir. Çocuğun varsa amelesin! İşte Roma’yı yıkan sefil fikir! Vakıf dediğin Allah rızası için kurulur, hayır işlerini kovalar, Iskat-ı cenin (bebek katli) için vakıf kurmak...Tuhaf! Geçenlerde mesireye gittik. Aramızda bir uzman vardı “yazık” dedi, “bu orman can çekişiyor” -Ama niye? Ağaçlar sıhhatli duruyor. -Zeminde genç filizleri göremedim. Bu, toprağın vasfını kaybettiği mânâsına geliyor. KIZIL ELMAYA! 1988 kışı... Olcay Abi yine ziyaretine gidiyor. Kuleli Subayevleri’nde Boğaza nazır bir villa... Raflar kitap dolu, taa zeminden tavana... Tahsin Hocanın gözleri zayıflamış ama hafızası zehir gibi hâlâ... Refikası Perizat Hanım taşralı bir hizmetçi gibi (kendileri tekaüd muallimedir) hizmet ediyor, günlük gazeteleri okuyor kocasına. Müşfik bir anne, yavrularından bahsederken gözleri parlıyor. Tahsin Hocanın başarısı biraz da burada... Ona destek olan sadık, samimi bir kadın var ardında... O gün hoca kitaplığı karıştırıyor, bir dosya uzatıyor. Bu bir konferans metni, Lozan hakkında... Al Olcay, bunları sakla. Biliyorsun 1920 ‘de milli misak ilan edildi. Batı Trakya, Adalar, Hatay, Musul hatta Makedonya misakı milli içindeydi. 923’te Lozan imzalandı ama “Boğazlar meselesi” bilahare halledilebildi (Mont-reux), Hatay’ın katılması kaldı mı bir başka bahara... İsmet Paşa dış Türklerle ilgilenmez, ilgilenenden de hoşlanmazdı. Ben Milli Eğitim bakanıyken “Efendim” dedim, “gençlerimize bir hedef sunsak, mesela kurtarılacak bir toprak parçası...” Bunu çok tehlikeli bulmuş, kesinlikle katılmamıştı. Kıbrıs için de “başımızı belaya sokmayalım” der, karışmazdı. Halbuki diplomaside talepkâr olmak esastır. İstemeyenden ister, almayandan alırlar. Bu, Olcay Abinin son görüşmesi oluyor... 3 Mart 1989 tarihli gazetemizde Hocanın resmini görünce “aaa ne iyi” diyor, “çoktandır aksatmıştık, arkadaşlar röportaj yapmışlar!” Bakıyor, vefat haberi... Yıkılıyor. Rahmetli Tahsin Banguoğlu Edirnekapı Kabristanında yatıyor. Mezar taşında “İstemem başka haber dünyadan / Dinlesem yalnız ezan sesini” yazıyor. Devletin zirvesinden Tahsin Banguoğlu:?1943-50 CHP Bingöl milletvekili, 1948-50 Milli Eğitim Bakanlığına getiriliyor. 1960-63 arası Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanlığı, 1963-66 arası Halk Evleri Başkanlığı yapıyor... 1961-68 Edirne Senatörü. “Ortanın solu” görüşüne karşı çıkınca İnönü ile yolları ayrılıyor, partiden ihraç ediliyor. Yeni Türkiye Partisi’ne (YTP) geçiyor, Genel Başkan seçiliyor. 1971’de siyasetten çekiliyor, ilmî çalışmalara yöneliyor.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT