BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Orta Doğu için 3 senaryo

Orta Doğu için 3 senaryo

Arap coğrafyasında yaşanan dönüşümle, 1990’ların başında Avrupa’da yaşanan dönüşüm arasında benzerlik kurma arayışına girse de, bölgenin yekpare ve mütecanis bir dönüşüm süreci geçirmesi uzak bir ihtimal.



YEKPARE DÖNÜŞÜM ZOR -1- Arap coğrafyasında yaşanan dönüşümle, 1990’ların başında Avrupa’da yaşanan dönüşüm arasında benzerlik kurma arayışına girse de, bölgenin yekpare ve mütecanis bir dönüşüm süreci geçirmesi uzak bir ihtimal. ÇOK PARÇALI MODEL -2- AB ile daha yakın bir ilişki içinde bulunan Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Lübnan ve hatta Suriye’deki dönüşüm AB yönlendirmesi ve denetimiyle olabilir. Fakat Mısır’daki dönü-şüm ABD’nin yönlendirmesiyle mümkündür. ESKİ HAMAM, YENİ TAS -3- Bölgede bazı liderler değişse de, ABD’nin kurguladığı model değişmez. Yani, Mübarek gider ama tıpkı onun gibi Batı’ya “hizmet eden”, biri gelir. Kaddafi’den sonra da onun petrol anlaşmaları aynen devam eder. Son 15 gündür yaşananlardan sonra Kaddafi’nin gidip gitmeyeceği değil, ne zaman gideceği konuşuluyor. Libya liderinin büyükelçileri teker teker istifa edip, ona karşı cephenin bir parçası olurlarken, Libya silahlı kuvvetleri de -eğer böyle bir şey varsa tabii- “emir-komuta zinciri”nin kırılmasına sahne oluyor. Mübarek’in gidişinde, açıklamalarıyla aktif rol oynayan Batılı yönetimler, Libya’daki çıkarlarını korumak maksadıyla ilk günlerde takınmış oldukları sessiz tavırdan yavaş yavaş uzaklaşıyor, “katliamın durdurulmasını” istiyorlar. Libya’da yaşananlar, Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarını gölgede bıraksa ve Bahreyn ile Yemen’de yaşananları gündemin alt sıralarına itse de, bir bütün olarak düşünüldüğünde Bölgenin transformasyon/dönüşüm zincirindeki halkalardan sadece birini oluşturuyor. Bölgedeki bu transformasyon önü alınamayacak şekilde devam edecek. Doğal kaynaklarını Batı’daki “ortaklarına” cömertçe sunmalarının karşılığında sırtlarını ABD’ye ve bazı AB ülkelerine dayayarak varlıklarını sürdüren krallıklar ve emirliklerden, Soğuk Savaş artığı tek adam yönetimlerine kadar her rejim bu büyük dalgadan etkilenecek. Bölgenin bütününün ve bölgeyi oluşturan ülkelerin tek tek hangi yönde seyredeceği, bölge halklarının tutum ve davranışları kadar, bölgeyle yakından ilgilenen devletlerin ve çıkar gruplarının politikalarına göre de belirginleşecek. Bu çerçevede, bölgenin geleceği için üç farklı senaryodan bahsedebiliriz. DOĞU AVRUPA MODELİ Mİ? Berlin Duvarı’nın yıkılması Soğuk Savaş’ın bitişini simgeler. Mübarek’in yıkılmasının da, Arap Dünyası için gecikmiş bir Soğuk Savaş bitimini simgeleyebilmesi, ancak baskıcı ve anti-demokratik tüm bölge rejimlerinin değişmesi durumunda söz konusu olabilir. Merkezî ve Doğu Avrupa’da neredeyse kansız gerçekleşen halk hareketleriyle yönetimden uzaklaştırılan komünistlerin yerini liberal demokrasiye ve kapitalist ekonomik modele inanmış, eski muhalifler gelmişti. Fakat yeni rejimlerin ayakta kalabilmeleri, iç dinamiklerden çok, dış dinamikler sayesinde mümkün olabildi. Merkezî ve Doğu Avrupa’nın hızlı dönüşümünü iki unsur tetikledi. Birincisi, Almanya, Fransa ve İngiltere öncülüğünde yürütülen bu ülkeleri Avrupa Birliği’ne alma operasyonuydu. Kopenhag Kriterleri’nin ve AB müktesebatının üstlenilmesi gibi zahmetli bir işe girişen bu ülkelerdeki yeni yönetimler, Brüksel’den gelen milyarlarca euroluk yardımı da kullanarak, hem tekrar Rusya’nın etkisine girmekten kurtuldular hem de neo-liberal siyasi ve iktisadi kampın Merkezi ve Doğu Avrupa şubeleri hâline geldiler. İkinci unsur ise ABD’nin NATO’ya alma operasyonuydu. Hepsi eski Varşova Paktı üyesi olan bu ülkeler, gruplar halinde NATO’da kabul edilerek, Batı’ya askerî açıdan da eklemlendiler. NATO üyeliği hiç şüphesiz, siyasal bağımlılığı da artırdı. Bugün pek çok uzman, Arap Dünyası’nın dönüşümüyle, 1990’ların başında Avrupa’da yaşananlar arasında benzerlik kurma arayışına girse de, Bölgenin yekpare ve mütecanis bir dönüşüm süreci geçirmesi uzak bir ihtimal. Kaldı ki, AB ve NATO örneklerine benzer hızlandırıcı etkenler de şimdilik mevcut değil. “Şimdilik” kelimesini yazmamın sebebi, Türkiye’nin bölgedeki dönüşümün mimarlığına soyunması halinde, “Orta Doğu Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı”, “Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika Serbest Ticaret Alanı”, “Serbest Dolaşım Bölgesi” vb. girişimler yoluyla, sağlıklı işleyen bir dönüşüme katkı sağlayabilme ihtimalinin her zaman var olması. Bu senaryo üzerinde dururken, bölge ülkelerinin demokratik tecrübeye sahip olmadığı, tarihsel açıdan Avrupa’ya hiç benzemediği, sosyal ve ekonomik dinamiklerin demokratik rejimlerin varlığını engelleyeceği, “bölge halklarının çobanlarca güdülmeye layık olduğu” gibi, müsteşrik emareler ihtiva eden değerlendirmelerin aşağılık kompleksiyle malul sahiplerini hiçbir şekilde dikkat-i nazara almıyorum. FARKLI KATEGORİLER Bölgeye ilişkin diğer bir senaryo, bölgedeki ülkelerin birbirlerinden farklı ve tek bir resim içinde değerlendirilemeyecek dönüşüm süreçleri yaşamalarıdır. Bu durumda, genel bir Orta Doğu dönüşüm modelinden söz etmemiz mümkün olamaz. Farklı kategorilerde ele alabileceğimiz ülkelerdeki dönüşüm, hem farklı hızlarda hem de farklı düzeylerde gerçekleşecektir. Mesela diğerlerine nazaran AB ile daha yakın bir ilişki içinde bulunan Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Lübnan ve hatta Suriye’deki dönüşüm yeniden dizayn edilmiş Akdeniz İçin Birlik modeli çerçevesinde, AB yönlendirmesi ve denetimiyle olabilir. Bu devletlerin ortak özelliği, tümünün eski Fransız veya İtalyan “sömürgesi” olması ve bölgedeki diğer ülkelere nispetle laikliğin daha sert biçimde uygulana gelmesidir. Bu ülkeler kademeli olarak, küresel sermaye hareketlerine açılmış pazarlar ve hiç olmazsa dürüst seçimlerin yapıldığı ve iktidarın demokratik yollarla el değiştirebildiği rejimler haline gelebilirler. Fakat Mısır’ı bu kategoride değerlendirmemiz söz konusu değildir. Mısır’daki dönüşüm AB’nin değil, ABD’nin yönlendirmesiyle olabilir. Tam tersine, iki dış unsurun da etkili olamadığı, İslami yönü ağır basan bir hareket de dönüşümün ana motoru haline gelebilir. Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve halen çalkantılı olan Bahreyn gibi petrol zengini ülkelerin tümünü de yine aynı sepete koyamayız. Etnik ve mezhepsel yönden nüfusunda kırılganlıklar olan ülkelerdeki dönüşüm daha sancılı olacaktır. Bu durumda, birbirlerinden farklı hızlarda dönüşüm tünelinden geçmekte olan bu ülkelerin bulunduğu Orta Doğu, siyasal açıdan müşterek unsurların azaldığı bir görünüm arz etmeye başlayacaktır. Tabiatıyla bu durumda zaten uzun süredir anlamını yitiren “Arap Birliği” gibi bir teşkilat da tarihsel misyonunu tamamlayacaktır. KURGULANAN MODEL SÜRER Adından da anlaşılabileceği gibi bu senaryo, bölgedeki bazı liderler değişse de, aslında ABD’nin istediği tarzda kurgulanmış modelin değişmeyeceğini öngörmektedir. Yani, Mübarek gider ama tıpkı onun gibi Batı’ya “hizmet eden”, İsrail’in de onay vereceği bir başkası gelir. Kaddafi’den sonra gelecek olan, onun petrol anlaşmalarını devam ettirecektir. Krallıklar ve emirlikler, Batı denetiminden çıkmayacakları ölçüde, küçük ve kademeli reformlar yapmaya, tabiri caizse “kitlelerin gazını almaya” yönlendirilecektir. İlk ikisiyle karşılaştırıldığında, bölgede var olan sorunların belki on yıllarca daha devam etmesine yol açabilecek bu üçüncü model, bölge halklarının beklentilerini karşılamaktan uzak olsa da, maalesef bugün için en muhtemel olandır. Bölgenin makûs talihinin değişmesi zordur ama imkânsız değildir...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT