BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Hikâyecinin hikâyesi

Hikâyecinin hikâyesi

Ömer Seyfeddin yazmaya öğrencilik yıllarında başlar. İlk hikâyesi “İhtiyarın Tenezzühü” 1902’de Sabah gazetesinde yayınlanır.



YAŞ OTUZBEŞ Ömer Seyfeddin velûd bir kalemdir, alelâde bir hadiseden, basit bir fıkradan, hatta öylesine bir cümleden roman çıkarabilir YOLUN SONU Tek işi yazarlık değildir, vaktinin çoğunu kışla ve mekteplerde geçirir. Gönlünce kalem oynatabildiği yıllar üçü beşi aşmaz Üç saniye vaktiniz var, bir hikâyeci söyleyin bana! Ekseriniz “Ömer Seyfeddin” dediniz. Eğer tahminim doğruysa... Halbuki öleli 90 yıl olmuş, nice kaliteli hikâyeciler gelmiş geçmiş bu arada... Demek ki iz bırakmak böyle bir şey, toprak oluyorsunuz, adınız yaşıyor hâlâ. BAYTAR, SUBAY, YAZAR Efendim, Ömer Seyfettin Mart 1884’de Balıkesir Gönen’de doğar, babası Ömer Şevki Bey Kafkasyalı bir zabittir, Annesi Fatıma Hanım İsfendiyar elinden gelmiştir. Her ikisi de oğullarının vatana millete faydalı biri olmasını arzular. Ömer dört yaşından dört ay, dört gün aldığında mektepli olur, cüz kesesini boynuna asar. Aksaray Yusufpaşa Mekteb-i Osmanî’sini bitirip Eyüp Askerî Baytar Rüştiyesi’ne yazılır. O yıllarda baytarlık cazip bir meslektir, zeki ve becerikli talebeleri alırlar. Sonra Edirne Askerî İdadîsi, daha sonra Mekteb-i Harbiye-i Şahâne... Balkanlar karışınca onun tertibi imtihansız mezun edilir (sınıf-ı müstacele), marş marş kıtaya! Ömer’in tayini Kuşadası Redif Taburu’na çıkar. Bilahare İzmir Zabitan ve Efrat Mektebi’nde ders vermeye başlar. EYLEMSİZ İTTİHATÇI Burada Baha Tevfik ve Necip Türkçü ile tanışır. Baha Tevfik, Nietzsche hayranı bir felosoftur, kendi çapında sosyalisttir, anarşizme inanır. Necip Türkçü ise soyadı gibidir, turancıdır. İttihat ve Terakki içinde hatırı sayılır bir yeri vardır. Ünlü hikayecimiz de o yıllarda örgüt saflarına katılır. İttihatçı dediğiniz Enver, Talat, Cemal paşaların yanında durmalı, Padişahı karşısına almalıdır. Dağa çıkmalı, adam kaldırmalı, amirlerine posta koymalıdır. Ömer Seyfeddin hırslı biri değildir. Ne pis işlere karışır, ne cinayetlere bulaşır. 1911’de ordudan ayrılır, Balkan Harbi kopunca döner gelir, cephede yerini alır. Yanya kuşatmasında esir düşer. Nafliyon’da yaklaşık bir yıl mahpus kalır. Esir kampında da boş durmaz, habire okur, biteviye kalem oynatır. İNSAN FANİ, ÖLÜM ANİ Sonra esaretten kurtulur, İstanbul’a avdet eder (1913) Bir yandan “Türk Sözü” dergisine yazılar yollar, bir yandan Kabataş Sultanisi’nde muallimlik yapar. 1915 yılında İttihat Terakki liderlerinden Doktor Besim’in kızı Calibe Hanım’la evlenir. Bir kızı olursa da evlilik (iç güveylik diyelim) yürümez, ayrılırlar (1917). Yalnızlık kolay değildir, dert adamı yazdırır. Son üç yılına 10 kitap, 125 hikaye sığdırır. Bu arada savaş kaybedilmiş, İstanbul işgal edilmiştir. Vatandaş bitap ve biçaredir. Darbeciler 600 yıllık imparatorluğu bir kaç yılda dağıtmış, üç kıtaya yayılan devlet Orta Anadoluya sıkışmıştır. İttihatçılar sağa sola kaçışır ki bunlar can ciğer arkadaşlarıdır. Ne yana baksan sıkıntı, hangi tarafa dönsen hüzün, ağıt... Çok yıpranır, hastalanır ve böylesi bir 6 Mart günü (1920) gözleri kapanır. Önce Kadıköy’e defnedilir (Kuşdili Mahmut Baba Kabristanı), ancak o alan tramvay garajı yapılınca Zincirlikuyu’ya taşınır (1939) Metrukesi dağınıktır, hikayeleri öldükten sonra arkadaşı Ali Canip tarafından toplanır. Hatta müsveddeleri de elden geçirir yayına hazırlar. Ömer Seyfeddin’in tasvirleri canlıdır, teferruatı kaçırmaz, o anı adeta kayda alır. İçimizden biridir, bizi bize anlatır. İlk namaz... Oh, bu sabah ne kadar soğuktu, yatağımın hararetlerini terk ettiğim vakit, çılgın fırtınalarla haykırarak, tehditkâr rüzgârlarla camları döverek, geçen gecenin bütün bürûdetini (serinliğini) massetmiş olan terliklere çıplak ayaklarımı sokunca, içimde bakıyye-i leyl (geceden kalan) bir üşümenin titrediğini hissettim... Odamın kapısını açtım. Dışarıda kesici kışın, müfteris (fırsatçı) soğukları yüzümü ve ellerimi tokatladı. Kollarımı sıvadım. Abdestimi aldım. Odama dönünce yalancı bir sıcaklık, bir nefes-i teselli gibi, havlunun altından kollarıma, yüzüme, temas ediyordu. Daha fecr-i sâdık uyanmamıştı. Fecr-i kâzibin donuk, kırmızı sükûneti gecenin serâdik-i zalâm-ı bâridini (soğuk karanlığını) parçalayarak büyüyor ve genişliyordu. Pencereye dayandım. Önümde, zîr-i pâyimdeki bütün evler uykunun uyanılmaz kabuslarını itmâm ediyor gibi bî-hayat duruyorlardı. Deniz, nâmahdut bir incimâd-ı laciverdi (sınırsız donuk mavi) ile uyuyor ve fecrin zâil gölgeleriyle titreyen uzak ve sisli sahillere beyaz dalgalarıyla nihayetsiz bir hatt-ı fasıl çiziyordu. Evlerin arasında fakir ve nâçiz, fakat bir azamet-i maneviye ile semaya yükselen Eski Cami’in küçük ihtiyar minaresi daha boştu. Sonra... Bütün o intihâ-i leyâl sincâbî zulmetler, mâî bir şeffafiyet-i sürh gibi takattur ederken, minarenin şerefesinde genç müezzinin zıll-ı zâifi (zayıf gölgesi) hareket etti. Ben hırkama bütün bütün büründüm. Soğuktan büzülmüş ve mütefekkir, bu kainat-ı melul ve esmere karşı unutulmaz bir hitab-ı ulûhiyetin hâtırası gibi derinden akis ve ruhumu lerze-rîz-i haşyet eden (haşyetten titreten) ezanı dinlerken, onbeş senedir kalkabildiğim bu büyük ve meşbû-ı ruhaniyet (ruhaniyet dolu) sabahların birincisini düşünüyordum. Ah, onbeş sene evvel... HAYDİ ÖMERCİĞİM Şimdi muhit-i tesellisinden ne kadar uzak bulunduğum annem, dünyada en sevdiğim bu vücud-ı muhterem, işte derhatır ediyorum (hatırlıyorum), onbeş sene evvel beni ilk sabah namazına kaldırmıştı. Galiba yine böyle bir kıştı. Onun odasına bitişik olan küçük odamdaki küçük karyolamda uyurken nazik ince parmaklarıyla saçlarımı tarayarak: - Haydi, Ömerciğim kalk, demişti, haydi yavrucuğum. Ben gözlerimi açmıştım. Köşedeki yazıhanemin üzerinde yanan gece kandili muşamba perdelerin esmerliklerini aydınlatıyordu. - Fakat anneciğim, demiştim, daha gece... Her vakit öptüğü yerden, sol kaşımın ucundan öperek: - Yok yavrucuğum, saat on iki (ezani saat), sonra vakit geçer... ÖNCE BESMELE Koltuklarımdan tutarak kaldırdı. İçi fanilalı küçük terliklerimi giyerek ve gözlerimi yumruklarımla oğuşturarak onu takip ettim. Karanlık sofadan bir lahzada geçerek odasına girdik. Bağdaş kurmuş bir zenciye benzeyen siyah ve alçak soba gürüldeyerek yanıyordu. - Aa... Pervin de kalkmış... Pervin -hizmetçimizdi- elindeki sarı güğümü sobanın üzerinden indiriyordu. Annem “Pervin her sabah kalkar” dedi. Ben hiç kalkmadığım halde onun her sabah kalkmasına taaccüp ettim. Hırkamı çıkardılar, kollarımı sıvadılar, abdest leğeninin yanına çömeldim. Anneciğim: - Öyle yorulursun. Diye küçük bir iskemleyi altıma koydu, ona oturdum: - Haydi, besmele çek!.. AAA HANİ MESH? Pervin ılık suyu ellerime döküyor, annem başucumda. - Yüzünü... Kollarını... Yine, yine üç defa... Diye fısıldıyor, unuttukça hatırlatıyordu: “Aa, hani başına mesh?” Abdest bitince annemle beraber yavaş bir sesle dualar okuyarak kollarımı ve yüzümü kuruladık, Pervin de çoraplarımı giydirdi. Isınmak için sobanın önüne gitmiştim. Annem, arakiye seccadeyi serdi... Sonra başına yeşil başörtüsünü örterek seslendi: - Gel... Gittim. Küçücük ben, onunla bir seccadede, bir yavru samimiyet ve saadetiyle o muazzez, hassas anne vücudunun yanında durdum. İki lâkırdı ile, bana yapacaklarımı fısıldadı - İki rekât sünnet... Gece öğrendiklerini zammet, unutmadın ya? - Hayır. - Haydi! AMA SEN ERKEKSİN! O, iftitah tekbirini ellerini omuzlarına kaldırarak kadın gibi yaparken, ben de gayr-i ihtiyarî onu taklit etmiştim. Sünneti bitirdikten sonra, bana, gözlerinin nûşin (tatlı) ve nafiz (temiz) tebessümü ile gülerek: “Yavrum” demişti, “sen kadın mısın? Kadınlar öyle başlar, sen erkeksin, ellerini kulaklarına götüreceksin!” Ve ellerimi kulaklarıma kaldırdı “İşte böyle...” Erkek olmanın yalnız küçük kızları dövmek ve onlara hâkim olmaktan başka da farkları olacağını düşünerek namazı bitirdim. Duâ ederken sordum ki: - Nasıl duâ edeceğim? YA RABBEL ÂLEMİN - Evvela İslam olduğum için ey cenâb-ı vâcibül-vücut hazretleri sana hamd ederim, de... Sonra vatanımızın düşmanlarını perişan etmeni senden istirham ederim, de... Sonra da bütün eziyet çeken, hasta olan, felakette bulunan, fakir olan Müslümanların selamet ve sıhhatlerini senden temenni ederim, de... Kendin için, iyi olman ve şeytanın yalanlarına aldanmaman için dua et!.. Ve fâtiha... Annem seccadeyi toplayarak bana uyuyup uyumayacağımı sordu, uykum var mıydı? Bilmiyordum... Cevap vermedim. - Haydi, öyleyse, git kitabını getir, dersini dinleyelim. - Peki. Artık duman gibi bir aydınlıkla tenevvür eden sofadan hızla geçtim. Odamın perdeleri biraz beyazlaşmış, küçük gece kandilinin yeşil gözleri sönmüş, iki siyah nokta gibi kalmıştı. Yazıhanemin üstünde açık duran kitabımı kaptım, annemin yanına koştum, hiç yanlışım çıkmadı. Annem geceleri derdi ki: - Yatmazdan evvel dersini üç defa oku, uyurken melâikeler sana onu öğretir. MELEKLER ÖĞRETİR O melâikeler bu gece de, uykumda bana dersimi öğretmişlerdi. Annem müşfik aferinlerle saçlarımı okşadı. Ve: - Daha mektebe çok var. Diye beni kendi yatağına yatırdı. Uykum yoktu, anneme bakıyordum. Yeşil baş örtüsü başında, bu zulmet-i münevvere içinde, bir hayal gibi hareket ederek Kur’an-ı kerimi aldı ve pencerenin kenarına, geniş sedire oturarak, rakik (dokunaklı) sesi ile tilâvete başladı. Ruhumda bir aks-i enîn-i şiir âlûd bırakan bu güzel sesi dinleyerek... Büyük, yeşil baş örtüsünün altında, tıpkı ölen hemşireme benzeyen güzel çehresini görerek... Ve yavaş yavaş sallanan başının aheng-i hafif-i münâcâtını seyrederek dalıyordum. Perdelerin altından görülen dumanlı sema gittikçe aydınlanıyor, geç kalmış birkaç yıldız koyu lacivert atlasa düşmüş elmaslar misali vâpesîn-i mâî (son ışıklarını) neşrederek parlıyorlardı. Sol kaşımın ucunda tatlı bir ürperme duyuyor, annemin bir zambak aydınlığıyla parlayan dudaklarının kımıldamasına bakıyordum... O görülemeyen melâike kanatlarının, annemin ince parmaklarıyla okşadığı sarı saçlarıma dokunduklarını hisseder gibi oluyor ve... * * * Hepsini de yazmayalım... Yarıda keselim tadı damağınızda kalsın... Kısa ömre koca külliye Ömer Seyfeddin yazmaya öğrencilik yıllarında başlar. İlk şiiri “Hiss-i Müncemid” 1900’de Mecmua-i Edebiye’de, ilk hikâyesi “İhtiyarın Tenezzühü” ise 1902’de Sabah gazetesinde yayınlanır. O yıllarda imzasını “Ömer” diye atmaktadır. Ömer Seyfeddin sadece hikâye değil, ruznameler(günlükler), destanlar, romanlar, piyesler de yazar. Yetmez, psikoloji, mantık ve siyasete dair kitaplar hazırlar. Dilde sadelikten yanadır, İstanbul Türkçesi kullanır, tabiri caizse “edebiyatsız edebiyat” yapar.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT