BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yusuf Ziya Yalçın

Yusuf Ziya Yalçın

Kısa süre önce kaybettiğimiz İhlas Holding İzmir Temsilcisi Yusuf Ziya Yalçın, hatırı sayılır bir mühendis olmasına rağmen dünyalık peşinde koşmazdı.



İSTEYENE VER ONLARI İnşaatın altın devri, bakkal çakkal müteahhit olmuş, topraktan satıyorlar. Ziya Ağabey hatırı sayılır bir mühendis ama dünyalık kovalamıyor. Kucağında kitaplar dere tepe dolanıyor. BANA SENİ GEREK SENİ Elinde avucunda ne varsa Allahü tealanın rızası için harcıyor, köy kahvelerinde o kadar çok dumanaltı oluyor ki tek dal sigara içmeden akciğerlerini kaybediyor. İki mühendisten biriydi 1941 yılında Burdur, Gölhisar’ın İbecik köyünde doğdu. İlk ve orta tahsilini İzmir’de yaptı. İTܒyü derece ile bitirip Yüksek İnşaat Mühendisi oldu. O yıllarda İzmir’in önde gelen iki mühendisinden biriydi, bilhassa statik hesaplara olan vukufiyeti ile tanınıyordu. Uzun yıllar Belediyenin Yapı Ruhsat Şube şefliğini deruhte ettikten sonra bir süre kardeşi Yük Müh. Osman Yalçın ile müteahhitlik yaptı. 1980’den bu yana Türkiye Gazetesi İzmir Temsilciliğine bakan Ziya Yalçın evli ve üç çocuk babasıydı... Geçen hafta rahmet-i rahmana uğurladığımız Ziya Ağabeyin ne kadar seveni varmış. Sayfayı kurtarabilir miyiz derken hatıra yağdı, beş yazılık malzeme çıktı bana... (Fevzi Kahraman, Resul İzmirli ve Necati Bahçeci’ye teşekkür ederim bu arada...) Bugün kısa bir hayat hikâyesi verelim, ileride yine döneriz mevzuya... Yetmişli yıllar... Ege öyle bir misyoner istilasına uğruyor ki nasıl anlatıla... İnsanımızın güler yüzünden cesaret alıyor, çanta çanta kitap, broşür dağıtıyorlar... Kültür merkezleri, barış gönüllüleri, lisan kursları... Halkımız donanımlı olsa mesele yok ama İslamiyeti bilmiyorlar daha. Cemaatin de kafası karışık. Bir kısmı Suudların peşine takılmış, bir kısmı Acem sakızı çiğniyor. Düşünün Kaddafi bile prim yapıyor. İmam-ı Birgivi hazretleri gibi bir zirve yanıbaşlarında, onlar reçeteyi uzaklarda arıyor. Ziya Abi huzursuz oluyor, uykuları dağıtıyor... Kapı kapı dolansa, bir şeyler anlatsa? İyi de hangi birine? Hem hangi ilimle? Düşünüyor, taşınıyor, kendince bir yol buluyor. Bunlara İslâm âlimlerinin eserlerini ulaştırabilir mi? Ulaştırabilir. Bedava dağıtacak kadar gücü yok ama aldığı fiyattan verebilir pekâlâ. ARVAS KİTABEVİ Hanımının bilezikleriyle Tilkilik’te bir dükkân (Arvas Kitabevi) açıyor. Burası İzmir’in hareketli semti... Bir yanı Altınordu Lokali, bir yanı Hatuniye Camii... Raflara dedelerimizin ellerinden düşürmedikleri, kızlarının çeyiz sandıklarına koydukları kitapları diziyor. İman ve İslam, Mızraklı ilmihal, Kıyamet ve Ahiret gibi... Mushaf-ı şerifler, elifbalar... Meraklısına Arabi ve Farisi eserler de getiriyor... Ama ne yazık ki dükkâna girenlerin sayısı üçü beşi geçmiyor. Onlar da ya adres soruyor, ya para bozduruyor. Kitaplar vitrinde ööölece duruyor. Acaba ayaklarına mı götürsek? Bak o olur, boş çevirecek değiller ya. Kendileri okumasa oğulları kızları okur, bir şekilde yerini bulur... Öyleyse yürüyün çıkalım yola, pazarlara, panayırlara... Kardeşi Osman ve babası Raşit Amca ile ilk denemeyi yapıyor, beklediklerinin fevkinde âlâka görüyorlar. Bir bagaj kitap iki kahvede kapışılıyor... Tamam bu iş olacak! ASFALT DÜŞKÜNÜ Altında bir “Ford 20 m” var, o yıllarda popüler araba. İyi hoş da, çok alçak... Köy yollarına girince taşlar yuvarlanıyor altında... Ziya Ağabey “vidaları sıkılıyor” diyor, “korkmayın bir şey olmaz!” Ama oluyor... Canım arabanın kaportası haritaya dönüyor, şasi örseleniyor, egzoz paralanıyor. Benzin deposu delindikçe sabun sürüyor, kayış koptukça kadın çorabı bağlıyor... Lastikler peş peşe patlıyor, saat başı kriko vuruyor. Taşları dize dize dere geçiyor, deveye hendek atlatıyorlar. Gel abi, gel abi, gel abi... Geç abi, geç abi... Aman kaymasın, hep bıçak sırtında... Öyle köylere çıkıyorlar ki kağnı girmemiş daha... Şaşkın veledler kahverengi Taunus’a UFO görmüş gibi bakıyor. Eh yollarda kaldıkları da oluyor.?Soğuk, rüzgar, ayaz... Muvakkit ne bilsin? Arabası bozulana sor sen, geceler kaç saat? GUCURLAR Ziya Ağabeyin elinde mufassal bir harita... Bu köye gidildi (üzerine çarpı atıyor), buna gidilmedi daha... Bir hattı tutturuyorsun geride beride ışıklar yanıyor. Meğer Ege’de ne çok köy varmış, ne de çok kasaba... O sıralar Isparta Sücüllü’den gelen bir aile (Gucurlar) ile tanışıyor. Bunlar mahalle arasında, taksitle leğen maşraba, terlik, pabuç, çarşaf basma satan seyyarlar. Yağları ile kavruluyorlar... Olabildiğine cömert, alabildiğine şuurlular. Gök gibi geniş yürekleri var. Ziya Ağabey’in eli ayağı oluyorlar. Derken birkaç kalender esnaf ve beş on üniversiteli de kervana katılıyor. Ziya Abi kör topal yürüyen bir minibüs alıyor... Zamanla Gucurlar da motorize oluyor ve hizmetler yayılıyor... Artık Manisa’ya, Aydın’a, uzanabiliyorlar... Denizli’ymiş, Muğla’ymış gözlerinde büyümüyor. Dostlar edindikçe halka genişliyor, Ege’de yeni yeni kandiller yanıyor. ŞEHR-İ RAMAZAN Ramazan-ı şeriflerde 30 gün (ve gece) yollara düşüyor, bir akşam olsun çoluk çocukla iftar etmiyorlar. Serde fukaralık da var, karınlarını domates ekmekle doyuruyor, cami avlularında, benzin istasyonlarında uyukluyorlar. İzmir’e günler sonra dönebiliyorlar. Sabaha karşı filan... Davulcularla... Her seferinde de öyle oluyor rahmetli Hüseyin Gucur “bize buyrun” diyor, yalvaran bir ses tonuyla... - Ama abicim gecenin bu vaktinde, bu kalabalıkla... - Allahü teâlâ büyüktür, kısmetimizde ne varsa? Gucurlar amca yeğen, gelin damat yan yana oturuyorlar. Bir mahalle onlardan. Biri çorba koşturuyor, biri pilav... Dolmalar, turşular derken sofra donanıveriyor. Cömertin ikramı şifaymış, ilaç gibi geliyor. KOMŞU HAKKI Minibüs ne zaman hizmet için yola çıkacak olsa Karşıyakalı bir Börekçi (Mehmet Ali Abi) özenle hazırladığı poğaçaları, boyozları, kol böreklerini yetiştiriyor. Olur ya aksadı, Ziya Ağabey ak saçlı peynircisinin önünde duruyor. Mithat Ağabey acele ile inip, kelle peyniri kestiriyor. Dönertaş Fırınından da on çıtır somun da aldı mı tamam, daha ne istersin Allah’tan... Ziya Ağabey Rahmetli Berber Tekin’in önünden geçerken camı açıyor “dua et” gibilerinden bir işaret çakıyor. Tekin usta ak saçlı, pak simalı bir piri fani... Nur âlâ nur. Patronunun emanet ettiği dükkânı bırakamıyor ama oğullarından birini hizmete yolluyor mutlaka. Araba hareket etti mi elleri açılıyor, dudakları kıpırdıyor... Meyhanelerin sıralandığı şu sokakta nice eli tesbihliler var... Kalbi zikirliler, ağzı dualılar.. Ziya Ağabey’in işi de bu, elmasları bulmak, tozlarını almak... Ziya Ağabey hizmete çıktı mı sıradan gidiyor, meyhaneymiş, ganyancıymış ayırmıyor. “Kitapları tereğe bırak abi, anlarsın ya.” (Belli ki adam alkollü, elini?değdiremiyor.) “Sen o parayı geri ver bakiym, hah şundan al.” (Geri aldığı kesin kumar parası, size temizinden veriyor.) Egeliler efedirler, delikanlıdırlar, sözlerinde dururlar. İki damla Zemzem yudumlayan, bir daha rakı sokmaz ağzına. Duygusaldırlar da. Bir menkıbe anlatın, “Bizzejrevpaşşalıyızabem” diye naralanan külhaniler bile boyun büker, gözleri dolar. Harabat ehlini hor görme zakir... Defineye malik viraneler var... ALLAHA EMANET Minibüs at arabasından az hallice. Her lagada sarsılıyor, böbrek taşlarınızı döküyor adeta. Millet yorgunluktan bitap düşmüş, o dimdik ayakta. Liderlik kolay değil, onca insanın yükü var omuzlarında... O günlerde kurtarılmış bölgeler var, kırmızı çizgiler, gözü kara militanlar. Hem alanına gireceksin, hem de basmıyacaksın nasırına... Ellerinde izin belgesi, tavsiye mektupları olmasına rağmen dertlerini anlatamıyorlar.?12 Eylül yönetimi onları bir?Manisa satışında içeri alıyor. 7 arkadaş avuç içi kadar hücrede gün sayıyor. Ki Necati el kadar çocuktur daha... Orada kıldıkları namazların, yaptıkları sohbetlerin tadını unutamıyorlar... Yıkanıp arınıyorlar zindanda. Efendim kitap yetecek mi, benzin bitecek mi? (Akaryakıt karaborsa.) Ziya Ağabey düşüncelere daldı mı ya vites değiştiriyor, ya direksiyonu tokatlıyor. “Tevekkeltü taalallah!” Teselliyi buluyor sonunda. Dönüşte iyice bitiyorsunuz, kafalarınız sağa sola düşüyor. “Aaa Zeytinliğe gelmişiz!” Tuhaf... Bunu dümende oturan söylüyor. Demek ki içi geçmiş. Ziya Ağabeyin dalıp çıkması kimseyi heyecanlandırmıyor, o uyudu mu araba da rahatlıyor, daha dengeli yol tutuyor. HALBUKİ Halbuki Ziya Abi müzmin hasta. Kayık beli nefes aldırmıyor adamcağıza. Çorabını giyinceye kadar canı çıkıyor. Biçare baston yutmuş gibi dolanıyor, biri mi seslendi bütün bütün dönüyor ardına.... Hekimler yatak istirahatı veriyor ama kimin umurunda? Belini Adil Ustaya çektirip rahatlıyor, nüksedinceye kadar koşturup kovalıyor. - Abi n’olursun yapma! - Boşveer ömür çok kısa... Bazı akşamlar ayaklarını sürüyerek çıkıyor, inliye inliye, dişini sıka sıka. Sabah bakıyorsunuz, herkesten önce gelmiş, takımları yapmış, kolileri bağlamakta... Bir gün değil, iki gün değil... Bu ne tempo ya? Adam İzmir’de yaşıyorsun, bir gün de mesireye çık, denize gir, ne bileyim mangal yap... Mümkün mü? Düğüne çağrılsa, davetlilere kitap satıyor? Sünnet çocuğuna kitap, sınıfını geçene kitap, hasta ziyaretinde kitap... Geline, damada... Muhtevalarına da vakıf. Köy kahvelerinde şadırvan başlarında öyle bir yer bulup okuyor ki, dinleyenlerin alayı “işte” diyorlar, “benim şifam burada!” FABRİKA SİNEMA Ziya Ağabey bir ara fabrikalara takılıyor... Öğle molalarında, paydoslarda ortaya çıkıyor “Efendim şu gördüğünüz kitaplar...” Para da istemiyor. Ay başında... Hafta sonunda... Yevmiyeyi alınca. Erkekleri kahvede dükkânda bir şekilde yakalıyorsun da kadınlara nasıl ulaşmalı acaba? Onun da çaresini buluyor... Sinemalarda! Yazlık sinema dediğin bir tahta kapı, dört briket duvar... Genelde “iki filme bir bilet” kesiyorlar. Ziya Abi sinema sahibinden izin alıyor, “5 dakika ara”da, hani “Alaska, Frigo, dondurma” çığlıklarının koptuğu anlarda sahneye fırlıyor. “Bakın” diyor “birinci film bitti. İkinci de bitecek az sonra... Bizim ömrümüz de böyle, çok değil 40-50 yıl sonra bu sandalyelerde başkaları oturacak. Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir, ya da cehennem çukurlarından bir çukur. İçinizde en gühahkâr benim. Yaşım sizlerden daha büyük zira... Elhamdülillah hepimiz Müslümanız. Peki bir Müslüman neleri yapmalı, nelerden kaçmalı? İşte bu kitaplarda...” O güne kadar sadece fotoroman okuyan ablalar kitapları öpüp öpüp koyuyor başlarına. Ama hanım kızımız, ya da yeniyetme tıfılımız elindeki üç kuruşu kül renkli bilete tokalamış. Kalanı ile de bir bardak çiğdem (ay çekirdeğine öyle derler) attırmış külaha. Gözü kitaplarda ama hani para? Ziya Ağabey yavrucakları mahrum bırakır mı? Koltuklarına sıkıştırıyor usulca... Akşam kardeşi Osman’a soruyor, “Ne kadar açığımız var?” “Şu kadar.” Atıyor elini cebine, “al!” HAYALLER GERÇEK OLSA Peki ya diğerleri? Ulaşamadıkları milyonlar var daha... Dost meclislerinde “ah” diyor “bizim bir gazetemiz olsa, Türk büyükleri, İslam âlimleri anlatılsa sayfalar arasında...” Oluyor... Ah bir takvim basabilsek, yaprak yaprak kıssalar menkıbeler sunulsa... Sunuluyor... Ah Milli Ansiklopedilerimiz, ah yerli kahramanlarımız, ah çocuk dergilerimiz, kasetlerimiz, filmlerimiz... O günlerde hayal ama hepsi gerçekleşiyor. Ziya Ağabey gazetemizin ancak üç beş bin sattığı yıllarda İzmir Temsilciliğini üstleniyor... Tekrar düşüyor yollara, on binlerce abone buluyor, Ege’nin dört bir yanında bürolar açıyor... Haber zaten onun işi, günboyu sokakta... Fotoğrafı, montajı, pikajı da öğreniyorlar, mükemmel ilaveler çıkarıyor. Gazetemize muazzam bir tesis kazandırıyor sonra... İşte bizim şansımız da burada... Eğer böylesi sevdalılarınız varsa... 1.5 milyon tiraj... Kolay mıydı yoksa? NASİBİ VAR(MIY)MIŞ? Alaşehir’den çıkmışız, Bozdağ eteklerine doğru gidiyoruz... Yolda PTT’cilere rastladık. -Abi kitap? -Yok kardeş. Sağol. Kızdım “vay nasipsizler vayyy!” Ziya Ağabey çıkıştı “sen onların nasipsiz olduğunu nereden biliyorsun?” “Haklısın abi” dedim “tevbe ediyorum.” Önümüze bir dere çıktı. Ziya Ağabey sordu “bak bakalım araba geçer mi?” İndim elimi soktum, bileğimi biraz aştı. Kaldırdım kolumu, suyun izini gösterdim. Genişliği de fazla değil, çok çok olsun bir kulaç Geçeriz herhalde dedi sürdü. “Çatırt!” Ön tekerlek çakılmasın mı suya? Araba burnu üzerine dikildi kaldı. Arka?tekerlekler?fır?fır?dönüyor havada. İndik “Bak abi” dedim “sakın beni köye möye yollama. Köpeklerden acayip korkarım haberin ola!” Rahmetli güldü “iyi o zaman, bekle arabanın başında!” Gitti. Bir baktım PTT’cileri almış, geliyor. Onların pikapları 4x4, taktılar zinciri çıkardılar. Hediye olarak kitaplar verdik... Ondan da bundan da.. Çeşit çeşit ama... Rahmetli mânâlı mânâlı baktı bana... “Anladım abi” dedim, “nasibleri olunca!” Resul İzmirli
Reklamı Geç
KAPAT