BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Temel manevî ve kültürel değerler

Temel manevî ve kültürel değerler

Ne mutlu ferdî ve ictimâî hayatını olabildiği ölçüde zulümden arındırarak sosyal yapının huzur ve esenliği için çalışanlara! Zaten Hazreti Peygamberin hadîs-i şerîflerinde “Gerçek müslüman; başkalarının, kendisinin elinden ve dilinden zarar görmediği, olgun insandır” buyrulmuştur.



Toplumları ayakta tutan bazı temel değerlerin te’sîr ve fonksiyonunu kaybetme belirtileri göstermesi, maddî, teknolojik ve ekonomik bazı göstergelerin yüz güldüren işaretlerine rağmen eninde sonunda o toplumları felâket ve çöküşle karşı karşıya bırakır. Bu, tarihî ve sosyolojik bir olgu ve oluşumdur. Toplum fertleri sorumsuz ve vurdumduymaz tutumlarıyla âdetâ bu fecî sona davetiye çıkarmışlardır. Problem, başlangıçta toplumun çok küçük ve sınırlı bir bölümünde tamamen mevziî ve önemsiz görünen bir çap ve nitelikte zuhûr etse bile aynen vücûda giren hastalık mikrobunun zaman içinde yaygınlaşan tahribat ve etkisi gibi bütün bünyeyi tehdit etmeye başlar. DEĞERLERİN KAYBOLMASI KAOSA SÜRÜKLER İnsanlar, çeşitli nefsanî zaaf ve tutkuların sevk ve yönlendirmesiyle ve bir takım olumsuz telkinler, ideolojik saplantılarla topluma mâl olmuş temel kıymet hükümlerini göz ardı ederek keyfî davranışlara fazlaca iltifat eder duruma gelirlerse sosyal hayat, huzur ve dengesini yitirmeye yüz tutar. Dînî, ahlâkî, hukukî ve estetik norm ve kurallar toplumdaki etki ve gücünü yeteri kadar gösteremiyorsa toplumun temel ve aslî yapısının çöküş sürecine girildiğinin ürpertici ve acı sinyallerini veriyor demektir. Dînin helâl-haram telâkkî ve kavramlarıyla açıklanan cevaz ve yasaklama prensipleri ahlâk ve etikte hayır-şer, iyi-kötü anlayışı, hukukun haklı-haksız kriterleri ve nihayet estetik ve güzel sanatların güzel-çirkin değerlendirmeleri sosyal hayatta kulak ardı edilmeye başladıysa o toplumda fesat, anarşi ve dejenerasyon kaçınılmaz hâle gelmiş demektir. Din, ahlâk, hukuk ve estetik yüzyıllar boyu toplumlara hayat ve düzen veren tarihe mâl olmuş temel kültür değerleridir. Bu değerleri inkâr etmek insanlığı ve tarihi yok saymaktan farklı değildir. Ayrıca bu değerleri hiçe saymak beşeriyetin başına büyük belâ ve gâileler açmış ve açacaktır. Fertlerin kişisel fiil ve davranışları yanında toplumun çeşitli olay ve sosyal oluşumlar karşısında benimsediği tutum ve tavırlarda söz konusu temel kültür değerlerinin etki ve yönlendirme gücü azaldıkça cemiyette zulüm ve fesat belirtileri çok geçmeden kendini gösterir. Fakat bu durum bazılarının sandığı gibi çok uzun sürmez. Ni’mete şükür o ni’metin devam ve bereketine sebep olduğu gibi nankörlük ve zulüm de ilâhî azap ve cezanın en ağır şekilde zuhûruna yol açar. “Eğer ni’metlerimin kadrini (değerini) bilirseniz onları mutlaka artırırım. Yok eğer küfran ve nankörlükte bulunursanız iyi biliniz ki azâbım çok çetindir” (Bkz. İbrahim 7) meâlindeaki âyet-i kerîme, bu gerçeği çok açık ve net olarak ortaya koymaktadır. Kur’ân-ı Kerîm âyetleri, Peygamber Efendimizin telkîn ve nasihatleri, ihlâsı artıran erenler menkıbeleri ibretli ve hikmetli irfan sofralarının temel manevî değerlere samimiyet ve sadakatle sarılma konusunda çok önemli te’sîri olduğunu unutmamalıyız. HUZUR VE SAADET İLÂHİ EMRİN İÇİNDEDİR Kur’ân-ı Kerîm, insanları elleriyle işledikleri zulüm ve haksızlıklardan dolayı dünyayı saracak fesat ve manevî felâketleri haber verirken insanlık âleminin maddî düzen ve âhenginin de dejenere olacağını, böylece birer emanet olan ilâhî ni’metlerin hoyratça kullanılmasından dolayı insanların sıkıntı ve azaplarla baş başa kalacağını haber vermiştir. Rûm sûresinin 41. âyet-i kerîmesi bu konuda çok ibretli ve düşündürücü bir tablo sergilemektedir. Âyette insanların irtikâp ettikleri zulüm ve haksızlıkların yeryüzünde (karalarda ve denizlerde) kargaşa, kaos ve her çeşit düzen ve kural bozukluklarına yol açacağı ifade edilirken bu fesat ve dejenerasyonun sadece manevî cinsten değil aynı zamanda maddî, tabiî ve dünyevî açıdan da insanlık için büyük bir felâket sebebi olacağını bildirmiştir. Tabiattaki enerji, ni’met ve imkânların sorumsuz ve bilinçsizce kullanılmasının ekolojik dengeyi ve çevre sağlığını hiç dikkate almadan karaları ve denizleri alabildiğine kirleten insanların bu israf ve vurdumduymazlığının cezasını tabîî ve ekolojik yapının bozulmasıyla yaşayacağı maddî, ekonomik ve sıhhî musîbetlerle en ağır şekilde ödeyeceği çok ibretli bir üslûpla anlatılmaktadır. Unutmamak gerekir ki, zulüm ve haksızlık kesinlikle cezasız kalmaz. Yeter ki olayların seyrinin yanlış gidişi fark edilerek hakka ve hayra dönülmüş olsun. Ne mutlu ferdî ve ictimâî hayatını olabildiği ölçüde zulümden arındırarak sosyal yapının huzur ve esenliği için çalışanlara! Zaten Hazreti Peygamberin hadîs-i şerîflerinde “Gerçek müslüman; başkalarının, kendisinin elinden ve dilinden zarar görmediği, olgun insandır” buyrulmuştur.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT