BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Basınsız olmaz!

Basınsız olmaz!

“Tenkit yazılarımdan dolayı en ağır eleştiriyi yine meslektaşımdan almama rağmen kendimizi eleştiriyorum. Çok tuhaf bir meslek bizimki. Herkese istediğimizi söyleyeceğiz, bize kimse birşey demeyecek. Eh biz öyle olursak etkinliğimiz de böyle yok olur işte. Ama bütün bunlara rağmen yine altını çizerek söylüyorum ki, basın olmadan asla olmaz. Basın bir ülkede dördüncü kuvvettir. Böyle de kalmalıdır.”



Bu haftaki konuğumuz,mesleğin duayenlerinden gazeteci yazar Hasan Pulur “Tenkit yazılarımdan dolayı en ağır eleştiriyi yine meslektaşımdan almama rağmen kendimizi eleştiriyorum. Çok tuhaf bir meslek bizimki. Herkese istediğimizi söyleyeceğiz, bize kimse birşey demeyecek. Eh biz öyle olursak etkinliğimiz de böyle yok olur işte. Ama bütün bunlara rağmen yine altını çizerek söylüyorum ki, basın olmadan asla olmaz. Basın bir ülkede dördüncü kuvvettir. Böyle de kalmalıdır.” Avantayı çok seviyoruz Mangalda kül bırakmıyoruz ama, ya olduğumuz gibi görünüp ya da göründüğümüz gibi olamıyoruz. Bunun temelinde şu var. Millet olarak, avantayı seviyoruz. Emeksiz para kazanmayı seviyoruz. Bakın piyangolar, totolar, lotolar hep bu yüzden prim yapıyor. Alın teriyle kazanmak için gayret göstermek “enayilik” geliyor. İşte en son şu bankazedeler. Off-shore olayı yani. Geçen gün kavga ettim bir kaç kişiyle. Adam gitmiş yüksek faiz veriyor diye parasını o bankaya yatırmış. O bankalar nasıl veriyor yüksek faizi? O da parayı alıp yurt dışında yüksek faiz veren bankalara yatırıyor. Bahreyn’de şurda burdaki bankalara. Derken hesaplar tutmayınca bankalar batıyor. Bankalar batınca sen tut, “Devlet benim paramı ödesin” de. Devlet niye paranı ödesin kardeşim? Bakkal Mehmet efendi zarar edince devlet parasını ödüyor mu da, senin paranı ödesin. Yatırmasaydın paranı? Hem devlet kim? Sen, ben... Dolayısıyla, devlet bu paraları bizden alıp onlara veremez. Sütten çıkmışak kaşık mıyız? Geçenlerde “medya medya nereye?” oyununa gittim. Çok beğendim. Bize ağır eleştiriler yapılıyordu ama “Biz bu eleştirileri hak ediyoruz” diye düşündüm. Bunu da yazdım. Hatta “Vay niye böyle yazdın. Mesleğe hıncın mı var?” diye tenkit de edildim. Niye olsun ki hıncım? Ne kazandıysam bana mesleğim verdi. Yedeksubaylık dışında gazetecilikten başka hiçbir şey yapmadım. Ha ne var? Biz gazeteciler asla tenkite açık olamayız. Bu meslek tuhaftır. Biz herkese, haklı veya haksız herşeyi söyleyeceğiz. Ama kimse bizi eleştiremeyecek. Hatta bir keresinde yazmıştım. “Demokrasiyi çok severiz, bizim parti kazanırsza”, “Adaleti çok severiz, mahkemede beraat edersek.” Hep kendimize göre. Bunun sonu ne oldu bakın. İhsan Tombuş diye bir milletvekili vardı. O anlatmıştı: “1960 ile 1980 arasında köy kahvelerinde halk arasında gazete için deniliyordu ki: -Len bak gazete yazıyor haaaa!?. Bu söz üzerine karşıdaki, kendine çeki düzen veriyordu. 1980’ten sonra şöyle oldu: -Bak len ne yazıyor gazete? -Aldırma len ne yazarsa yazsın. Mesleğin etkinliği bu hale geldi. Neden yanlışı kabul etmiyoruz. Mahkeme kararını bile yayınlamak istemiyoruz. E pes yani. Basın ahlak yasası Oktay Ekşi’nin kulakları çınlasın. Basın konseyini kurarken dedim ki: “Bu iş müeyyidesiz - yaptırımsız- olmaz. İşte sonuç ortada. Her gazetenin altında yazıyor ama hiçbir yaptırımı yok. Yine bir anımı anlatayı 1980’de 12 Eylül müdahelesi oldu. O zaman, Orgeneral Haydar Saltuk’un yardımcısı Koramiral Işık Biren Genel sekreterdi. Benim de sınıf arkadaşımdı. Birgün beni aradı: -Yanu basınla ilgileniyorum. Şu sizin kanunu arıyorum bulamıyorum. -Ne kanunu? -Basın ahlak yasası -Yahu bu kanun değil, adı öyle. Bir centilmenlik anlaşmasıdır. Güldük geçtik. Ama gerçekte bu yasa kanun olsaydı buralara gelmezdik. Bizde çok iş böyle. Adını koyuyoruz ama ciddiye almıyoruz. Madalyonun diğer yanı Bütün bu tenkitlerimize rağmen, diyorum ki, ülkede basın olmazsa olmaz. Bu da işin diğer tarafı. Görüyorsunuz, kamuoyunda çok önemli yönlendirmeler ve bazı olaylar, yine basın kanalıyla ortaya çıkmıştır. Susurluk’tan Hizbullah’a kadar birtakım yolsuzlukları basın ortaya çıkartmıştır. Tamam, sonuç alamamıştır ama zaten gazeteci savcı değildir. Bu bakımdan kamuoyunda basın çok önemli görevler yapıyor. Bu eleştirilerim daha iyi olmamız içindir. Doğru bildiğimi yazarım Bunu bana Aydın Doğan bey bizzat anlattığı için isim vermekte sakınca görmüyorum. 90’lı yıllardaki Belediye seçimlerinde olsa gerek. Bir belediye başkan adayı benim hakkımda Aydın Doğan beye ricada bulunuyor. Hani, “Söyleseniz de şu şu konularda şöyle yazı yazmasa” falan diye. Aydın bey de diyor ki: -Bakın dediklerinizi bu adama söylersem, şapkasını alır gider. Dolayısıyla ben de onun gitmesini istemiyorum. Daha sonra anlattı bana Aydın bey. Ben de kendisine teşekkür ettim. Gerçekten ben doğru bildiğimi yazarım. Ama elbette her gazetenin her yayın kurumunun belli ilkeleri belli kuralları vardır. O ilkeler çerçevesinde... Anılarımı yazmayı düşünüyorum Hatıralarımı, birikimlerimi kitap olarak yazmayı düşünüyorum.. Hasan Cemal iyi yaptı. Kendisini tebrik ediyorum. Şu var yalnız. Onlarda benim anlamadığım şu oldu. Bunu yazdım, hatta yüzüne de söyledim. Diyordu ki o günler için Hasan: -O zaman kafam karışıktı. -Peki ya şimdi de kafan karışıksa, yirmi sene daha mı bekleyeceğiz? Bu da ayrı bir konu. Yüreğimde ukde kaldı Şovmen Beyaz’ı bilirsiniz. Bir programda gözleri dolu dolu anlatmıştı yıllar öncesi yaşadığı dramı... Aile fotoğrafı çektirenlerden birinin sünnet düğünü olduğu yıllarda, Beyaz’ın babası hasta. Hastanede yatıyor. O zaman Beyaz’ı kim tanır? Babası memur. Derken efendim babasını alıp bodruma indiriyorlar. Beyaz soruyor? -Niye? -Falanca beyefendinin sünnet düğünü var. Davetliler arasında kalp krizi geçiren olursa diye burayı boşaltmamız lazım. Şu mantığa bakar mısınız? O hatırlı kişilerin düğününe gelenlerin rahatsızlanma ihtimaline karşı rahatsız vatandaş bodruma indiriliyor. Onların kim olduğunu programı izleyenler bilirler. Hani aile fotoğrafı meselesi. İşte benim üzüldüğüm bu tür ayırımcılık. Bu ayırımcılık her zaman yapılıyor. Bunlara kahroluyor insan. Bir de kurban tartışması çıktı Kurban konusunda çıkan tartışmanın temelinde de rant var. Yoksa yüzyıllardan beri süren Kurban olayına niye karışılıyor? Ha ben demiyorum ki sokak ortasında rastgele yapılsın bu iş. Ama bırakın vacip veya sünnet olmasını, gelenek bile olsa vatandaş kendine göre inancını yapsın kardeşim. Ben şahsen kendi kurbanım için şimdiye kadar Darülaceze’ye vekalet veriyordum. İki yıldır Mehmetçik Vakfı’na vekalet veriyorum. Kurban konusunda da bu tür tartışmaların hoş olmadığını söylemek istiyorum. Smokin mi, gelemiyorum Mecbur olmadıkça resmiyetten hoşlanmıyorum. Kravat takmak oldum olası hazzetmediğim şeydir. Hele bazen davetlere smokinle çağırırlar. Ben de altına yazarım, “gelemiyorum” Ne yapayım yani, haz etmiyorum. Boş zamanlarımda sinemaya giderim. Ama seçerek. Silivri’de evimde dinlenirim. Öyle resmiyet pek tarzım değil. Bir de ekranlara çıkıp konuşmaktan hoşlanmam. Örneğin ekranda sık sık gördüğümüz Prof. Toktamış hoca vardı bir de Abdurrahman Dilipak. Bakın şimdi hiç gözükmüyorlar. Televizyon insanı çabuk yıpratıyor gerçekten. “Ti”ye alınmak zoruma gitmez İnsanın kendi kendini ti’ye alması da hoştur bence. Bazen dinozor diye şakalaşanlar olur. Gülerim. Hatta geçenlerde Susurluk’ta bir biblo gördüm. Bana benziyor diye aldım, getirip vitrine koydum. Yanında da iki tane oyuncak dinozor. Ne yapalım, “Bana dinozor diyolarsa alın işte dinozor” diyorum. Kendimle alay etmekten gocunmuyorum. Tabii bu arada yeniliklerin aktif olarak içersinde olamıyorum ama, yeniliklerden haberim oluyor ve sürekli takip ediyorum. Bir hatıra Promosyondan şikayetçiyiz ama Eskişehir’de bir söyleşiye konuşmacı olarak katılmıştım. Ben kürsüdeyken, bir adam söz istedi. Başladı promosyon konusunda tenkite. Uuuuf beni şöyle baştan aşağı boyadı... Kürsüdeyim hani. Ne yapayım, dilimin döndüğünce, ne şiş yansın ne kebap cinsinden birşeyler söyleyerek adamı ikna etmeye çalıştım. Neyse konuşmam bitti, aşağı indim. Kokteyl gibi birşey hazırlamışlar. Derken baktım o adam bana doğru geliyor. “Eyvah” dedim, “tenkite kaldığı yerden devam edecek?” Ama öyle olmadı. Geldi, kulağıma eğildi ve ne dedi biliyor musunuz? -Hasan bey, bilmem neyin 17-26 ve 38 numaralı kuponlarım eksik. Bulabilir miyim? Şuna bakın. Adam, ben kürsüdeyken bu konuyu tenkit ediyor, başbaşa kaldığında da eksik kuponlarını soruyor. Türkiye’nin kaderi bu zaten. “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” Bu konuda bence işin doğrusu, gazeteyi okutmak için tabak çanak vermenin faydası yok. Ansiklopedi, roman, sözlük gibi şeyler tamam ama, diğerlerinden hoşlandığımı söyleyemem.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT