BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Kararsızlar ülkesi!

Kararsızlar ülkesi!

Evet, “kararsızlar ülkesi” derken, hangi ülkeyi kastettiğimi herhalde anlamışsınızdır! Mesela, “Bir nükleer santral ihalesi için” belki 10 belki 15 defa “ihaleye katılan yabancı şirketlerden zaman aşımı özürü dileyen” ve “bana gene birkaç hafta izin verin” diyen, diyebilen bir ülke!



Evet, “kararsızlar ülkesi” derken, hangi ülkeyi kastettiğimi herhalde anlamışsınızdır! Mesela, “Bir nükleer santral ihalesi için” belki 10 belki 15 defa “ihaleye katılan yabancı şirketlerden zaman aşımı özürü dileyen” ve “bana gene birkaç hafta izin verin” diyen, diyebilen bir ülke! Mesela mesela, “Bir göreve aday ya da yeniden aday olabilmek için” kendisi dahil herkese “papatya falı açtıran” kişilerin çoğunlukta olduğu bir ülke! Mesela mesela, “apaçık işlenmiş ve hatta ikrar edilmiş suçlar için” bir -iki celsede bitirilebilecek davaları, bir - iki yılda bile bitiremeyen bir adaletin bulunduğu bir ülke! Mesela, mesela “Tatil enflasyonu mu daha iyidir yoksa enflasyon için tatil olmayan günleri de tatil ilân etmek mi?” kararına bile varamayan hükümetlerin olduğu bir ülke! Mesela mesela, “Katil oldukları da, hain oldukları da” cümle âlem tarafından bilinen, hatta haklarında mahkemelerden, yargıtaylardan onaylı “kararların olduğu” kişilerin hâlâ ve hâl⠓Büyük adam mı, küçük adam mı” diye tartışıldığı bir ülke! Yooo!.. Daha fazla uzatmayayım! Zira, “örnek vermeye devam edersem”, herhalde “sevgili” Sadık Söztutan’ın hepimizi heyecanlandıran ve duygulandıran “kitabından” çok daha kalın bir kitap yazmam gerekecek! Neyi anlatmak istiyorum? İşte, “göklere çıkardığımız” Galatasaray’dan “güncel” iki örnek konusunda görüşlerimi yazmak durumundayım da ondan! “Bu kararsız Kasımlık” durumlar, “neleri tahrip ediyor”, neleri erozyona uğratıyor ve “geleceğe hangi eksileri, olumsuzlukları taşıyor hiç düşünmüyor, umursamıyoruz! Alalım Fatih Terim’i ele! Fenerbahçe’nin yaptığı “akıllı ama zamansız” teklife vereceği cevabı, adeta “Maraş Dondurması’nın yapılmasındaki ve satışındaki ilginç gösteri gibi” uzaktıkça uzattı! Mahir bir dondurma yapıcısı ve satıcısı gibi “çekti, uzattı, büktü, külâha koydu - çıkardı, sündürdü, yaydı, inceltti, koparır gibi yapıp koparmadı, gene külâha koydu” ve sonunda “koparıp” işi bitirdi, ama “müşterinin de sabrı tükenmişti!” Fenerbahçe taraftarının tribünlere getirdiği sloganlar ve pankartlar doğrusu ya “ülkenin şu anda en çok konuşulan ve en çok alkışlanan adamı için” hiç de iç açıcı değildi! “Kararsızlık” işi hakarete, küfüre kadar getirmişti! Ya “başkan Faruk Süren’in durumu?” Bir insan “dört yıl başkanlık yaptıktan sonra” böylesine “zikzaklı” bir kararsızlığın içine nasıl düşer? Koca bir Galatasaray camiasıyla, koca koca “başkan adayları ile” adeta “çocuk gibi” oynuyor! Hani “muzip ve acımasız” büyükler vardır! Küçücük çocuklara “şekeri uzatır uzatır, vermez; geri çekerler! Sonuçta hatta ağlatırlar! İşte onun gibi bir şey! Adaysan aday ol, aday değilsen de “değilim” de, çekil! Ben adım gibi biliyorum ki; “aday olacak!” Ama “onu benden daha iyi tanıması gerekenler”, Özhan Canaydın’lar, Mehmet Cansun’lar “bu oyuna geldiler!” Süren’in “uzattığı şekeri”, hakikaten “kendilerine vereceğini sandılar!” Ortaya çıkıp “adayız” dediler! Ve de görülüyor ki, “üzerlerindeki yorgan gitti ve pijama ile ortada kalıverdiler!” Şaşkınlık ve kararsızlık içinde dolanıp duruyorlar: “Adaylıkta israr edelim mi, yoksa çekilelim mi?” Ey Galatasaray’ın “duayeni” denilen yaşlı başlı âkîl adamlar! “Bu duruma düşmüş” kişiler “birleşiyoruz” deseler, inanıyor musunuz “gerçekten birleşeceklerine?” “Bu duruma düşürülmelerinin” beyinlerinde de gönüllerinde de, izler kalmayacak mı? Biliniz ki, “Galatasaray asıl şimdi, bu birleşme gösterileri içinde bölünüyor!” Süren’in gönüllü savunucularından” bir divan üyesinin “Durup dururken imparator ilân edilen Fatih Terim” diye başlayan ve “Süren’in Terim konusundaki gerçek düşüncelerini yansıtan konuşmanın Galatasaray’daki bölünmeyi nerelere kadar getirdiğini görmemek mümkün mü? Benim sorum çok açık! “Galatasaray’ın manevi değerleriyle ve gelenekleriyle ilgili” konularda “kararsızlığın şâhikasına çıkanlar”, nedense “genel kurula ve belki de yeni bir yönetime bir ay kala” Galatasaray’ın geleceğini tayin edecek yüzlerce milyon dolarlık “altlı - üstlü” projeler sözleşmelerine ve kredi anlaşmalarına imza atmakta bir “sakınca” görmüyorlar! Onda “kararlılar!” Neden acaba? Yoksa “Dünya’da bu tip projelere kredi veren kuruluşlar” çıkmışlar, “Arkadaş herkes bilsin ki, 10 Mart 2000 tarihinden sonra bu krediler durdurulacak ve kimseye verilmeyecektir” diye bir açıklama yapmışlar da bizim haberimiz mi yok? Süren “bu konudaki kararlılığını”, başkan adaylığı konusunda gösterseydi, çok kimsenin “itirazı” olamazdı! “Kulüp ve başarı deyince futbolun akla geldiği bir ülkede” 4 yıl üstüste şampiyon olmuş bir takıma sahip Galatasaray’da, “Süren’in 2 yıl daha başkanlığı yeni genel kuruldan da kolaylıka çıkardı!” Ama o “zikzaklı bir yolu takip edince”, kendisini de “aday olan” diğer Galatasaraylılar’ı da, Galatasaray’ı da, hatta Terim’i de zor durumda bıraktı! Şimdi genel kurula “kendi dahil” çok kişi “yaralanmış olarak” gidiyor! Yazık değil mi? Doğrular ve yanlışlar! Trabzonspor Başkanı Mehmet Ali Yılmaz ile bir türlü yıldızımız barışmadı! O, “yanlışlarının, hatalarının söylenmesinden, yazılmasından” hoşlanmıyor! O, “hınk deyicilerin” pohpohlamalarından hoşlanıyor! Biz bunu hiç yapmadık ve de yapmayız! İşte işin “püf” noktası burası! Şimdi Başkan’ın bir doğrusunu bir de yanlışını yazacağız! Kanal D’nin “Futbol Yasası’nın tartışıldığı” mahkemesine telefonla katıldı ve “O gece söylenen doğruların içinde, en doğru olanını söyledi!” “Nerede bu mahkemede kulüpler? Kulüp temsilcileri? Futbol Yasası tartışılır da, böyle bir tartışma zeminine kulüpler çağrılmaz mı?” Ben “Mahkeme Başkanı” İlker Yasin’in yerinde olsam, “mahkemeyi böylesine açık bir şekilde” tuş eden gerçeğin önünde “özür diler” hatta “elimdeki kalemi kırardım!” Başkan açıkça anlatmak istiyordu ki: “Sizin mahkemeniz gerçekleri ortaya koymak için değil, karşı olduğunuz bir Federasyonu infaz etmek için toplanmıştır! Katılımcıların çoğu bu infazı gerçekleştirecek kişilerden seçilmiştir!” Ve Başkan gene anlatmak istiyordu ki: “Yasa da işte bu havada hazırlanmış, kulüpler hazırlıkların çok ileri safhasında, o da zorlukla ve lütfen devreye sokulmuştur! Yasanın çıkarılmasında karşılaşılan zorluklar bundan kaynaklanmaktadır!” O kısa ve çok veciz konuşmayı, “gerçeği bir şamar gibi” yüzlere vuran açıklamayı TV karşısında heyecanla alkışladım! Tebrikler! Ama aynı Başkan, “iş Trabzonspor’a gelince” yanlış yapmaya devam ediyor! Trabzonspor’un “en önemli maçlarından biri” olan Fenerbahçe karşılaşması için lütfedip Saraçoğlu Stadı’na gitmekten sarfınazar ediyor da, TV’lerin canlı yayınları için yaptıkları davete icabet ediyor! Bir Başkan için “çok ama çok önemli bir mazereti yoksa,” bundan büyük “kulüp yanlışı” olur mu? Trabzon’da bütün uyarılara rağmen, “uzaktan kumandalı yönetim” devam ediyor! Çok yazık! Yooo... Şaşmayın! Cuma sabahı çok gazetenin manşetinde “Koç - Sabancı akrabalığı” ile ilgili haberleri okuyunca aklımdan, ister “sanal” deyin, ister “bilim kurgu” ya da “imkânsız” deyin, bir fikir geçiverdi! Acaba ve mesela, Fenerbahçe ile Galatasaray “amatör branşlarda” basketbolda, voleybolda “tıpkı Koç ve Sabancı gibi” el ele verip Avrupa’da kupalara uzanacak bir “akrabalığı” gerçekleştirebilirler mi? Bu satırları okuyan çok Fenerbahçeli’nin, çok Galatasaraylı’nın “Öcal Uluç kendini bir akıl doktoruna göstersin” diyeceğini ve hatta dediğini biliyorum! Ve bunların çoğunun da, “Galatasaray ile Fenerbahçe kurulduklarından bugüne kadar dost idiler, bundan sonra da hep dost kalacaklar” diye nutuklar attıklarını, yazılar yazdıklarını da biliyorum! Ama Dünya “öyle bir globalleşme yarışı içinde” ki ve “büyük kuruluşlar, büyük projeler öyle büyük paralar istiyor ve yiyor ki” bugün artık “birbirinin can düşmanı olan rakipler bile” evleniyor akraba oluyor, el ele veriyor! Galatasaray - Fenerbahçe - Beşiktaş gibi “kulüpler” amatör branşlara “gereken parayı ayıramadıkları için”, ayırabildikleri paralar da “boşa gidiyor!” Pekâl⠓bu maddi güçlerini birleştirebilir” ve “güçlü kadrolar kurabilirler!” Bu “tribünlerdeki çirkin kavgayı” da önleyebilir! Nasıl olur? Formül nedir? Bunu tartışmak gerek! Ben “olabileceğine” ve formüllerin bulunabileceğine inanıyorum! Ne dersiniz? Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, “Galatasaray şirketleşir, hisse senetlerini satışa çıkarırsa ve de işimize gelirse neden almayalım?” dememiş miydi? Fener’in derdi! “Moshoeu’nin affı” olayı, Fenerbahçe’nin dününden bugününe uzanan “asıl derdini” ortaya koyuyor! Tıpkı Dimas’ta, tıpkı Murat Yakın’da yapılan yanlışlıklar gibi, tıpkı “benzerleri” gibi, tıpkı “FIFA’dan yenilecek milyonlarca dolarlık kazık” gibi! Zira ve “maalesef”, Faruk Ilgaz’dan sonra gelen başkanlar döneminde “yavaş yavaş” Fenerbahçe’de “ilkeler-gelenekler-pozitif düşüncenin gereği olan uygulamalar” rafa kalkmaya ve “günü birlik” bir yönetim tarzı yerleşmeye başladı! “Yönetimdeki bu yozlaşma” hatta “genel kurullardan sadece bir kaç gün önce kulübe üye olan” başkanlar döneminde fazlalaştı ve nihayet Ali Şen döneminde doruğa ulaştı! Aziz Yıldırım’ın “birinci dönemi” de bu yozlaşmanın “büyük yanlışları içinde” geçti! Şimdi “ikinci” Aziz Yıldırım dönemini yaşıyoruz! Başkan yeniden aday olurken “yanlışlarını gördüm, tekrarlamayacağım” diyordu! Ama “o tekrarlamasa” da, “listesine aldıkları” ona yeniden yanlışlar yaptırmaya başladılar! “Hesapsız” adımlar atılıyor ve sonra geri alınıyor! “Futbolculara verilen ceza ve af olayı” bu yanlışlar çizgisinin devam edeceğini gösteriyor! Adeta “her kafadan bir ses çıkıyor!” Kimse, buna “bizde demokrasi var” yaftası asmasın! Bu “bir kargaşa düzeninin işaretidir!” Fenerbahçe’ye yakışmıyor! Hayat devam ediyor! Büyük dost ve büyük insan “eski güreş Federasyonu başkanlarından” Turhan Yavçan’ın ölüm yıldönümündeki yasım devam ederken... Ardından bir başka acı haber; “Tercüman Gazetesi’nde yıllarca beraber olduğum Arif Işıldayan’ın aramızdan hem de genç yaşta ayrılışı!” Sevgili Hıncal kardeşimin yazdığı gibi daha “Raşit Giray ağabeyimizin acısını hafifletemeden” ardarda gelen “kara haberler” hepimizi sarsıyor! Halbuki ben bugün, Türkiye’nin spor sayfalarında bir başka “Büyük Tercümancı” ile yeniden buluşmanın keyfiyle ilgili bir yazı yazacaktım! Sevgili Taylan Uygur’la 600 kilometre uzaktan kucaklaşmamızı yazacaktım! Aramıza hoş geldin “koca” Taylan, hoş geldin! Ve de “hem sporumuzdan” hem de Beşiktaş’ımızdan “sefalar getirdin!” Eh, ne yalan söyleyeyim, “Galatasaray’a da uğurlu geldin!” Temenni ediyorum ki; uğurlu gelmeye de devam et! Şu futbol yasası! Kimsenin endişesi olmasın! Futbol Yasası değiştirilecek! Zira “bu değişimi” istemeyen yok! Başta kulüpler istiyor ki, gerisi istese de olur, istemese de! Zira “Federasyon kulüplerindir!” Aslında “mesele çok daha sancısız ve sür’atli” halledilebilirdi! Stratejik ve taktik hatalar yapıldı! Stratejik hata; olayın, “Halûk Ulusoy’u ve arkadaşlarını ekarte etmek” gibi bir “sebep - sonuç ilişkisi” ile ortaya konulmasıydı! Bu görüntüyü maalesef, “medyamızın bazı ünlü isimleri” Spor’dan Sorumlu Devlet Bakanı’nı da yanlarına alarak yaptılar! Sonunda “yanlış” ortaya çıktı ama iş işten geçmişti! Taktik hatalar ise daha çoktu! Yasa değişikliği hazırlanırken, Federasyon’a “çok uzak” kulüplere “uzak” duruldu! “İtirazlar, sesler yükselmeye başlayınca” bu defa “kerhen” bir yakınlaşmanın içine girildi! Bugüne kadar “spor bakanlığı yapmış” ve “konuyu en az Fikret Ünlü kadar bilen” eski spor bakanlarına, hatta kanunu çıkaranlara “dönüp bakılmadı” bile! “Tasarı,” bir koalisyon hükümeti tarafından Meclis’e verilecekti! “Koalisyonun bir ortağı,” hem de “işin içinde olan” bir ortağı “yok sayıldı” ve devre dışı bırakıldı! Sonuç işte ortada! “Bu konuda yapılan taktik hataların çoğunu” da yazmıyorum, zira gerek yok! Olan oldu! Şimdi yapılacak iş “gelinen noktadan” geriye nasıl dönüleceği konusunda ve “değişikliklerin gerçekleştirilmesi için” nelerin yapılması gerektiğinde uzlaşma sağlanmasıdır! Kanal D’nin “mahkemesinde” ortaya çıkan görüntü, “çok kişinin” hâlâ işin farkında olmadığını ve “nelerin yapılması gerektiği” yerine “Federasyon başta olmak üzere bazı güç odaklarını suçlamada” israr ettiğini ortaya koyuyor! Mahkemenin savcılık koltuğunda oturan ve “çok tecrübeli” bir gazeteci - spor yazarı ve yönetici olan “sevgili” başkanımız Togay Bayatlı’nın bile, “taraf olurken,” bazı gerçekleri nasıl atladığını görerek şaşırdık! Federasyon temsilcisinin “çok haklı olarak” futbolumuzda dönen “maddi ve mali çarkın yükünün yüzde 90’ının Birinci Lig kulüplerinin omuzlarında olduğunu” söyleyip “Genel Kurul üye sayısının da aslan payını Birinci Lig Kulüpleri almalıdır” demesine itiraz etti: “FIFA’da, UEFA’da İngiltere, Almanya, İspanya, İtalya gibi birinci grupta olan ülkelerin de birer temsilcisi var, Moldova gibi ülkelerin de birer temsilcisi var. Bu eşitlik ilkesidir!” Ben “haklı görmedim,” zira “FIFA ile Federasyon’un kuruluşlarının ve genel kurullarının yapılarının çok farklı olması” normaldir ve gereklidir ya; diyelim ki “Togay başkan haklı!” Peki o zaman, neden “Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın, Beşiktaş’ın, Trabzonspor’un genel kurullarda daha fazla temsilcisi ile temsil edilmelerine itiraz etmiyor? Bu nasıl eşitlik? Nerede kaldı FIFA - UEFA örneği?” Şimdi ortada bir gerçek var! Bir taraftaki “Ben yaptım oldu” havası dağılmazsa, öteki taraf da “Ben bunu engellerim ya da en azından sulandırırım, arap saçına döndürürüm” taktiklerinden vazgeçmezse, “olan futbolumuza olur!” Yapılacak iş, “bir araya gelip, ülkenin ve futbolun gerçekleri ve gerekleri üzerinde” uzlaşmaktır! Alt komisyonda bu uzlaşma olabilir! Olmazsa, görev komisyona ve Meclis genel kuruluna düşüyor! Benim “üye sayısı konusundaki görüşüm” çok net: “Üye sayısı düşürülebileceği en alt sınıra kadar indirilmeli ama genel kurulda çoğunluk,Türkiye Birinci Ligi’nden gelen temsilcilerin kefesinde olmalıdır!” Zira Türkiye’de futbol çarkını döndüren odak, Birinci Türkiye Ligi’dir! TV’den sevgilerle! Bazı meslekdaşlarım, bazı dostlarım, bazı arkadaşlarım zaman zaman takılıyorlar! “Sen maçları TV’den seyrediyorsun, yazıyorsun, olur mu?” Bazıları daha da ileri gidiyorlar: “600 kilometre öteden Galatasaray nasıl yazılır?” Bir: Bir defa “Ben maç yazmıyorum, tribünde seyretmediğim maçların yorumlarını da yapmıyorum!” Ben TV’den de, tribünden de seyrediyorum, yazılanları okuyorum, uzmanların değerlendirmelerini değerlendiriyorum ve bütün bunlardan sonra “vardığım kanaati yazıyorum!” Tıpkı Clinton’ın “Oval Ofisini görmediğim halde”, onun “politikalarını eleştirdiğim gibi!” Üstelik “maçları TV’den seyreden” Öcal Uluç, herkesin Emre’yi, Okan’ı göklere çıkardığı bir dönemde “Suat için” bir yazı yazdı; “Suat’ı satırlarına sıkıştıran” çok yorumcu, Suat’ı “çok daha alıcı gözle izlemeye ve yazmaya başladı!” Buyrun, “aynı olay” Ergün’de tekrarlandı; “İkinci Dortmund maçından sonra” Ergün’e yapılan övgülere bakın! Ben çok uzun yıllarımı “spor yazarları tribünlerinde” geçirdim! O tribünlerin “neleri nasıl takip ettiğini” çok iyi bilirim! “Pası kim verdi, golü kim attı tartışmaları” bazen hatta “soyunma odalarına kadar inilerek” ya da “içerdeki TV’nin başına koşularak” sonuçlandırılır! Maçları tribünlerde “yan yana seyreden” bizlerin, ertesi günü yazdıklarını bir karşılaştırırsanız şunu görürsünüz: “Birimizin ak dediğine, ötekimizin kara, ötekimizin sarı, ötekimizin mavi dediğini...” Hakem için de, hoca taktikleri için de, oyuncuların performansı için de, verilen yıldızlar için de “tablo hep aynıdır!” Öyleyse? Şimdi “600 kilometre uzaktan” bir görüşümü daha söyleyeyim: Beşiktaş kongresinde Hasan Arat “diğer adayların aldıkları toplamdan fazlasını alırsa” kimse şaşmasın! Hele hele, “TV’lerde gözlerimizin içine baka baka” Süleyman Seba başkan için “gerçekleri hiç ama hiç söylemeyen” genç Bilgili şaşmasın! “Vefa”, sporun tarifinin içinde “çok önemli bir yer tutar!” Vefa’yı, Vefa semtindeki ünlü “bozacı” olarak hatırlayan herkese duyurulur!
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT