BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Tevazu denince Bedreddin Arvas...

Tevazu denince Bedreddin Arvas...

Oğulları Habib, Muhib ve İrfan Arvas, Van’ın unutulmaz simalarından “Bedreddin Amca”yı anlattılar.



SUNUŞ ...kubbede hoş bir sada idi! On yıl evvel böylesi bir yaz günü kaybettiğimiz Bedreddin Arvas Doğu Anadolu’da tecvid ve tilaveti ile bilinirdi. Okur musunuz dendi mi asla nazlanmaz, Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i şerifini ve Şeyh Ahmed-i Cüzeyri Hazretlerinin divanını dillendirirdi. Kendine has, yanık, hüzün yüklü bir sesi vardı, insanın yüreğine işlerdi. Ömrünün son yıllarında talepleri kıramamış (TGRT FM Stüdyolarında) Molla Cüzeyri Hazretlerinin divanını seslendirmişti... Bedr dolunay demek, Bedreddin “dinin nuru ışığı!” Hakikaten bir nur, halâvet, sevimlilik vardı simasında... Derler ya ismi ile müsemma. Biliyor musunuz merhum dedem (Şeyh Masum Efendi) dua etmiş. Ya Rabbi oğullarım için zenginlik istemiyorum, yalnız biri âlim olsun, biri gönül ehli, birinin de sesi billur gibi. Babam rahle başına bir oturuyor üç beş haftada hatmediyor. Hocası da şaşırıyor dedeme geliyor “Efendim Bedreddin hatmetti!” Dinlemek isterdim ama benim yanımda sesi çıkmaz, sen yan odaya al, bir aşır okut ona... Dinliyor namütenahi bir ses, aliyyül âlâ. Bu duam da kabul oldu Elhamdulillah. Tecvid, tertil, tam kıvamında... Sanırsın Kahire’den hafız gelmiş Van’a! Rahmetli babam Kur’an-ı kerimi, Molla Cüzeyri Divanını ve Türkçe Mevlüd-i şerifi pek güzel okurdu. Tarif ederken “hani” derler, “o sesi güzel seyyid var ya...” HASRET VUSLAT Dedem Masum Efendi nüfuzu olan bir insan, düşünebiliyor musunuz sırf bu yüzden sürgüne yollanıyor. Babamı son defa kucağına alıyor, öpüyor kokluyor, Gevaş iskelesinden kalkan tekneye bindiriliyor. Önce Van, oradan Trabzon. Soma, Sındırgı derken 10 yıl Marmaris’te ikamete mecbur ediliyor. Sonra Ankara’ya getiriliyor. O günlerde İbrahim Arvas avukat, medeni cesareti olan bir insan. Fevzi Çakmak’a çıkıyor, “Masum Efendi vatan millet sevgisi ile dolu bir büyüğümüzdür” diyor, “ondan ne istiyorlar?” Fevzi Çakmak tebdili kıyafet ediyor, gidip Taceddin Dergâhında dedemi buluyor. Halini hatırını soruyor. Hayat hikâyesini dinliyor. Masum Efendi “bizden Rus ve Ermeni çetelerine karşı mukavemet etmemiz istendi, kâbul ettim. Hatta sol kolumu bu uğurda kaybettim. Dün bana gazilik unvânı verenler, bugün süründürüyor. Bir vatandaş devletinden üç şey bekler “Hamiyet, mürüvvet ve sadakat!” Bizim bunları istemek hakkımız değil mi acaba? Mareşal müteessir oluyor. O hızla Başvekil İnönü’ye çıkıyor. Paşam biz bu adamı niye tutuyoruz Ankara’da? - Aman aman aman. Çok tehlikelidir onlar! - Nasıl tehlikeli! - Ermenilere karşı üç günde harekat başlatabilen biri bize karşı da başlatabilir. Madem güç sahibi, memleketinden uzak tutulsun o kadar. - Bu söylediğinizin mantığı var mı paşam! - Peki mesuliyeti üstlenir misin? - Getirin ne imzalanacaksa... İmzalıyor ve salıyorlar. Dedemin Van’a geldiğini duyunca babam çok heyecanlanıyor... Koşuyor, nasıl kalabalık... İçlerinden biri babası ama hangisi? Tanımıyor ki... Ayrıldığında üç yaşındaymış daha! Bir anda gözleri gözlerine saplanıyor, yüreği kafesine sığmıyor. Koşup boynuna sarılıyor. Masum Efendi onu bağrına basıyor, doya doya kokluyor. Çocukcağızın boynu bükük kalmış. Elinden tutuyor, “gel sana yeni bir elbise alalım, potin bakalım.” Çarşıda yürüyorsun, baban yanında. Saadet bu işte, insan ne ister ki başka! KAVUNUN KOKUSU 7 erkek kardeşler, Mehmet Bakır, Selim, Selahaddin, İbrahim, Taha ve Emin Garbi Amca... Her birinin de kendine has hususiyetleri meziyetleri var. Mâlum seyyid çocukları zeki oluyor. Dedem (Rahmetullahi aleyh) o sene bir kavunu tohumluk bırakıyor. Diğerleri bitiyor, bu son parça göze batıyor... Kokusu esans gibi yayılıyor ortalığa. İbrahim amcam “Ya Bedreddin” diyor “bu kavunu yesek mi n’apsak?” - Babam kızmaz mı? - Nerden anlayacak? - Ya sorarsa? - Sen çık hele sırtıma... Öyle tarlaya giriyorlar. “Kopar şu kavunu!” Koparıyor. “Al kucağına!” Alıyor. “Kes*!” Kesiyor. “Ağzıma koy!” Koyuyor. “Kendin de ye!” Yiyor. Dedem ertesi gün siz gelin bakayım buraya diyor. İki zanlı yan yana! - O kavuna n’oldu çocuklar? İbrahim amcam “eğer kavuna dokunduysam” diyor, babam ise “eğer ayağımı bostana bastıysam!” Mübarek gülüyor, gülüyor, gülüyor: “Hadi afiyet olsun” diyor, “onun kokusu sizden geliyor!” FUKARA GUREBA ARASINDA Babam hep gariplerle olurdu, aranmayanları arar, sorulmayanları sorar. Bir gün Mazhar Geylani amca babamı yad ediyordu. “Hayatımda bu kadar alçak gönüllü bu kadar zarif, sanatkar bir insan görmedim” dedi, “ O seyyidliğini de izhardan kaçardı.” Mehmed Said Hoca “Biliyor musunuz” dedi, “Hazreti Hasan da (Radıyallahu anh) seyyidliğini saklardı. Hatta bir gün çarşıya çıkıyor, kendisini tanımayan bir esnaf arıyor. Bakıyor yabancı bir sima. Ben bunu tanımıyorsam oda beni tanımaz. Alacağı malı seçiyor, soruyor ne kadar? Şu kadar! Bu ses, bu çehre, bu nezaket, bu asalet... Besbelli! Habibullahın kokusu var. - Pazarlık sünnettir onda bir indirim yapsan? - Efendim size yarıya da olur. Mübarek bakıyor tanındı, “kalsın” diyor, vazgeçiyor. İYİLİK... HERKESE AMA... Babam herkese iyilik yapardı, bilhassa hışmına uğradıklarına. Bazen hakaret ederler, azarlar, ileri geri konuşurlar. Anında unutur, kesinlikle kayda almaz. Hepsinin de resmi dairelerde, belediyede, vilayette işi çıkar, gelir yardım isterler. Babam bir şey olmamış gibi gider işlerini halle çabalar. Çocukluk bu ya... Ürktüğünü, çekindiğini sanırdık hatta.. Hastalığında da hiç zevali olmadı. Ablama “bana bir ay sabret kızım” demiş, “merak etmeyin sizi üzmem, yormam!” Istırabı yoktu, nefes almakta zorluk çektiğinde araba ile çıkarıp gezdiriyorduk, koltukta azıcık dalıyordu, o kadarcık uyku yetiyordu ona. Vefatına bir hafta kala dermanı azaldı, abdeste götürmek için koluna girmeye başladık. Babam bir seferinde yine hareketleniyor, annem ile ablam ayağa kaldırıyor. Sanki Seyyid Fehim hazretleri gelmiş gibi konuşuyor, gözleri kapıda. -Efendim hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Sonra bir daha... Bu sefer Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerine hitaben “buyurunuz Efendim şeref verdiniz” diyor, ihtiram dorukta... Ablama hitaben “görmüyor musunuz hanemize teşrif etmişler” diyor. Sahi sanırlar sonra... Babam Gevaş’ta Selimiye Camisinin İmam Hatibiydi... Van Şamranaltı camisinde de vazife yaptı bir ara. Çok mütevazı idi. Hatta bir gün Hüseyin Hilmi Beyler “efendim” demişler “tevazu iyi bir haslettir ama herkese yapılmaz, cahiller kendilerini büyük sanırlar sonra.” Vefatından bir ay evvel, doktora götürecektim, evrakları almak için TGRT binasına geldik. Ben girmeyeyim dedi, insanlar meşguldür, rahatsız etmeyelim. O ara Enver Abi geldi. “Oooo Bedreddin amca içeri buyursaydınız ya!” - Ben emekli adamım zamanım çok, sizin kıymetli vaktinizi almayayım. - Bedreddin amca bu nasıl söz, hastasınız, bizim zamanımız sizin sıhhatinizden önemli mi? Ya Rabbi bu ne tevazu ya? Babam kimseden bir şey istemezdi (dua hariç) birine sıkıntı olacağım diye ödü kopar. Kabri de kendi gibi Babamın vefatını dostlara akrabalara bildirdik Onlardan Medine’deki yakınımız “İnnalillah ve inna ileyhi raciun...” dedikten sonra. - Biliyor musunuz ben 17 yaşında iken evinizde bir rüya gördüm. Demişti ki “nolur şefaat et bana!” Tuhafıma gitmişti, ben nasıl şefaat edebilirim ki ona? Az evvel, Medine’de Ravda-i mutahhara önündeydim, nedense babanız düştü aklıma, yana yakıla dua ettim. Ismarladım Habibullah’a! (Sallallahü aleyhi ve sellem) Subhanallah, ayrıldım telefon çaldı ve vefat haberi verildi. Hikmeti şimdi çıktı ortaya... Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri “sabah namazından sonra Cüzeyri divanından bir beyit okumak fidana verilen can suyu gibidir” buyurmuş. Babam da divanın faziletini bilenlerdendi. Oku dediler mi hiç nazlanmaz, hemen başlar. 1994 yılında TGRT FM stüdyolarına davet ettiler, kayda aldılar hatta. Divan Türkçe değildir, bazıları sorar, “Bedreddin amca ne diyor burada?” “Çeviremem” der, “benim kelimelerim yetmez ona. Öylesi cümleleri ancak veliyullah kurar!” Kabir taşı hazırlatıyoruz, büyüklerimize danıştık, “Mâlum babam Şeyh Ahmed-i Cüzeyri Hazretlerinin aşığı idi Divanından bir beyit yazdırsak mı acaba?” “Hayır” buyurdular, “babanız hayatı boyunca hep tevazu içinde yaşadı. Onun en büyük hasleti sadelikti, kabir taşına Bedreddin yazdırın yeter, Seyyid bile yazdırmayın hatta!” DARDA KALIRSANIZ Babam derdi ki çocuklar başınız sıkıştığında dedeniz Seyyid Fehim’i (kuddise sirruh) hatırlayın. Allahın izni keremi ile koşar imdadınıza. Kendisi anlatmıştı: Bir gün yakacak odun aldık, külüstür bir kamyonla dönüyoruz Gevaş’a. Sarp bir yoldan aşağı iniyoruz. Zemin kar, buz. Şoför frene basınca araba kontrolden çıktı, sol yan öyle bir uçurum ki dibi görünmüyor. Gözlerimizi yumduk, gidiyoruz. Ya Rabbi Seyyid Fehim Hazretlerinin hatırına... “Çat” diye bir ses, araba askıda. Şoför kapıyı açtı, bir baktı, kuşlar uçuyor altında. “Aman kıpırdama hocam, yavaşça çıkalım sizin kapıdan!” Nefesimizi tutarak indik. Kamyon tahterevalli vaziyetinde ve durması için bir sebep görünmüyor. Meğer bir kaya diş gibi çıkmış iki lastik arasından yakalamış son anda. Şoför “kurban” dedi “vallah tesadüf değildir. Himmet var bunda!” Yine kendisi anlattı: Gevaş’ta komşu köye gitmiştim. Gündüz gözü döneyim dedim. Israr ettiler kalın burada... Hava nasıl berrak. Gök lacivert, bulutlar akça pakça. Kar deniz gibi pürüzsüz, yer yer ışıklar oynaşmakta. Yok gideyim dedim, yürüyeyim de elim ayağım açıla. Henüz yolu yaralamadım ortalık kararıverdi. Bir rüzgar, kar bora fırtına! Etrafımda gölge gölge hayvanlar. Karlara batıp batıp çıkıyor, sıçraya sıçraya ilerliyorlar. Köpek olabilir mi... Sanmam kesin “kurt” bunlar. KURTLAR KUŞATINCA Nitekim biri ilerledi önünden geçeceğim çalılığın ardına sindi. Belli ki üstüme atlayacak. Diğerleri sağa sola yayıldı, hilal gibi kuşatıyorlar. Son anda telgraf direğini fark ettim. Bunlar genelde çıplak olur, binde birine tahta çakarlar, hani basamak basamak. Baktım basamaklı düşünmeden tırmandım. Kurtlar direğin dibinde toplandılar. Hırlayıp uluyor, yukarı doğru sıçrıyorlar. Belki korkarlar diye kaputumu çıkarıp üstlerine attım, daha da kudurdular. Soğuk şiddetleniyor, donup gideceğiz burada... Benim bir arkadaşım vardı. Bir gün atla giderken kurtlara rastlıyor, yanında tüfeği var ateş edip birini vuruyor. Diğerleri kaçıyor. İniyor tüfeği eğere takıyor, kurt postunu atın sırtına atınca olanlar oluyor. Hayvan kurdun leşinden bile tırsıyor, şaha kalkıyor, bir kaçıyor ki aşk olsun tutana... Tüfek de gitti mi, yapayalnız kalıyor dağ başında... Adamı öyle bir yiyorlar ki gram et kalmıyor, kafatasını bile sıyırıyorlar. Aklıma bu hikaye gelse de içim rahat. Duaya sığınmışım. En güçlü silah! Meğer yakınlarda bir mezra varmış, onlar da askerden gelecek oğullarını bekliyorlarmış. Gözleri yolda. Kurt seslerini duyunca koşmuşlar. Tam gücüm kesiliyordu ki bir tüfek patladı, kurtlar kaçıştı. Baktılar direğin üstündeyim. “Hocam sen ne arıyorsun orada?” Öldürmeyen Allah öldürmüyor. Demek ki rızkımız bitmemiş daha...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT