BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Yamalı bir botla Ege sularından zirveye...

Yamalı bir botla Ege sularından zirveye...

Bize hep İngiltere’de milyoner olanların hikâyelerini anlatmışlardı. Londra’ya bir adımımı atsam, restoran zincirlerim bir anda uzanacaktı Paris’e, Roma’ya, New York’a... Ama Erzincanlı Erdem Usta’nın rüyaları, gurbette kâbusa döndü, ana vatanda gerçek oldu...



Gurbette hüsrana uğrayan Erzincanlı Erdem Şahin, memleketinde açtığı restoranla işlerini iyice büyüttü. Bugün 10 kişiye istihdam sağlayan Şahin, şehrin en meşhurlarından... HAZA ESNAF! Hani insanın kendini evinde gibi hissettiği lokantalar vardır. Müşterilerini misafir gibi ağırlar, kapıda karşılarlar. İşte Erzincanlı Erdem Şahin de onlardan biri, yemek üstü muhabbet sunar, insanı dostça kucaklar. Yine bir gün yemeğimizi yemiş, çayımızı kahvemizi söylemişiz. Mevzu mevzuyu açtı, hayatının 3-4 yıllık bir dilimini özetleyiverdi bana... İbretli, hikmetli bulduğum için aktaracağım. Noktasına virgülüne dokunmadan... Yıl 2003... Erzincan’da bir aşevinde çalışıyorum. İngiltere’den sınır dışı edilen bir gençle tanıştım. Üç ay kadar mülteci kampında kalmış, Kaçak geçiş güzergâhları üzerine ihtisas yapmış adeta, “Ben yine gideceğim” dedi “şansımı deneyeceğim bir daha!” Yeni evlenmişim, düzenimi oturtamamışım, borç, harç, mutfak, kira... Gözümü kararttım, “tamam” dedim “ben de varım, ya çıkarız, ya batarız, sonunda ölüm yok ya!” Gençlik işte... Halbuki kendi kardeşleri var, cazip bir şey olsa, önce onlar ayaklanır di mi ama? Neyse atladık geldik İstanbul’a. Gittik Karaköy’den yüz dolara bir bot aldık, uyduruk bir şey... Tel maşa... Satıcı soruyor “n’apacaksınız bunu?” Renk vermiyoruz güya. Adamcağız yine de ikaz etti: “Bakın çocuklar bu denize dayanmaz, ancak gölde binilir, ya da durgun suda!” Aldık gittik Balıkesir’e. Oradan Ayvacık’a. Behramkale kampinglerinden bir çadır kiraladık. Karşıda bir ada var, gece ışıl ışıl, şavkı vuruyor suya... Öğrendik ki orası Midilli imiş, takriben 7-8 mil var arada (12 km filan) Bu arada botu şişirip tecrübe ediyoruz ama netice alamıyoruz. Alamet bir türlü istediğimiz cihete yönelmiyor. Hele tahta iskeledeki çivilere takılıp da patlayınca... Oturduk, tamir ettik, hani yama solusyon hesabı, bisiklet lastiği mantığıyla... VİRA BİSMİLLAH O akşam yedi civarında çıktık yola, elbiselerimizi çöp poşetlerine koyduk, biraz köfte ekmek, biraz da tatlı su, ağzını bağladık sıkıca. Cep telefonlarının kontörlerini de bitirmişiz iz bırakmayacağız aklımız sıra. Ufak ufak açıldık. Deniz çocuğu değiliz, deryanın gücünü anlayamamışız daha... Yarım saat kadar gittik dalgalar büyüdü, baktık baş etmenin imkânı yok. Akıntıya karşı koyamıyoruz. Vazgeçtik ama geri dönmek ne mümkün? El lambasını tutuyoruz birileri görsün yetişsin. Kimin umurunda? Arkadaş panikledi, şuuru bulanmaya başladı hatta. Rüzgârın yönü adaya doğru, sanki o taraf daha kolay olacak. Asılalım küreklere... Gören de forsa sanacak. Bir baktık, Yunan sahil güvenlik botu üzerimize geliyor, projektör tutunca kabak gibi çıktık ortaya. Biz de lamba ile karşılık verdik. Gelip alsalar da boğulmaktan kurtulsak. Meğer onların kurtarma gibi bir niyetleri yokmuş, yakınımızda manevra yapıp suları kabarttılar, bize güç anlar yaşattılar. Sonra bir daha... Çekip gittiler herhalde alabora olduğumuzu sandılar. Gece iyice çöktü kaldık mı derin sularla baş başa... KARA GÖRÜNDÜ (MÜ?) Bir ara bir karaltı fark ettim, burası ya adanın burunlarından biri, ya da serap görmeye başladım sonuda. İyice dinledim, sanki taşlara vuran su sesleri var. Dalga bizi aldı götürdü çarptı kayalara, bot paramparça. Neyse ki elbise poşetlerini yakaladık son anda... Uçurum gibi bir yer, keskin keskin taşlar, tutuna tutuna yukarı çıktık, eller dizler serapa kan. Nerdeyse 8 saat olmuş, kürek çekmekten koltuk altlarımız yolunmuş, deri sıyrılıp kalkmış adeta... Köfte ekmek nasıl lezzetli geldi anlatamam. Telefonları açtık baktık çekiyor, 30 kontör de hediye göndermişler... Oh ne âlâ, ne âlâ... Gece saat üç, birkaç saat dinlenmeli, sabah 7,5 gibi çıkmalı yola. Bakalım köy kasaba ne çıkacak karşımıza? Meğer orası hususi bir arazi imiş, az ileride çiftlik evi var. Yürüyünce köpekler uyandı, çılgın gibi saldırdılar. Şükür yakalanmadan kaçtık, dikenli tellerin dışına. İndik bir köye... Birer kahve içtik, bir taksiciyle anlaştık, doğru Midilli merkeze. Oradan Atina Pire için iki bilet aldık. İyi ki de kimlikleri yırtmamışız, görmek istiyorlar zira. 9 katlı bir gemi, devasa bir şey. Yunan harfleri alengirli, okuyamıyoruz. Gitmiş bir başkasının kamarasına yatmışız, adam geldi bağırıyor çağırıyor. Gitti güvenliği çağırdı. Haydaaa! Güvenlik tek kelime konuştu “pasaportlar!” Arkadaşa “kalk da ver” dedim o da sanki varmış gibi yürüdü dolaba... Ben bileti tutuşturdum eline “haaa” dedi işi bağladı oluruna... PİRE, ATİNA, PATRA 12 saatte Atina’ya vardık. Gidip Patra’da şebekenin adamlarını bulacağız, bizi İtalya’ya sokacaklar. İyi de koca şehirde şebeke nasıl bulunur? Herhalde varoşlarda filan. Yıkık bir yerlere gittik. Baktık uzun saçlı, esmer bir genç, gelene geçene vaziyet ediyor. Arkadaş yarım yamalak İngilizcesi ile tanışmaya kalktı “hi!” Cevap şaşırtıcıydı, “Türk müsün gardaş?” Meğer Afganlı imiş, dört yıl İstanbul’da okumuş, sular seller gibi Türkçe konuşuyor. “Gelin içeri geçin!” Mahzen gibi bir yer, Türkmenler Pakistanlılar... Tam da yerine düşmüşüz, hepsi Avrupa yolunda... Leğenler çamaşırlar... Pislik diz boyu, biri yemek yapıyor, koca koca fareler yanı başında. “Buyurun” dediler ama ne mümkün, lokma alamam ben ondan. Türkmen’in birine “bizim derhal İtalya’ya geçmemiz lazım” dedim, bi güldü, bi güldü. “O iş o kadar kolay mı ben bir yıldır bekliyorum burada!” Nasıl fena oldum anlatamam. Dizlerimin bağı çözüldü adeta... Sen gül gibi memleketini bırak, gel Yunanistan’da leş gibi bir ambarda... Ne işimiz var ya buralarda... Neyse bir gün işaret aldık bir TIR’ın kasasına saklandık. İyi de adam dönmesin mi Atina yoluna. Bir rampada atladık, dağlardan bayırlardan yürüyerek tekrar geldik Patra’ya İki ay kadar oralarda süründük. Mübarek Ramazanı geçirdik hatta... Rumları böyle bilmezdim, bize çok benziyorlar, Akdeniz insanı ne de olsa... TIR KASASINDA Patra’da açıkgöz bir çocuk vardı adını vermeyeyim şimdi... Ona dedim ya çok yıprandık sen istesen halledersin, yap bir iyilik bir TIR ayarla! Bu işlerin rayici belli 800 euro... Kişi başına... Diyeceksiniz ki “peki ya sizi kandırırsa?” Usul şöyle parayı güvendiğin bir esnafa bırakıyorsun, geçince telefon ediyor, şifreli bir ağızla “tamam” diyorsun. Esnaf komisyonunu alıyor, ücreti veriyor muhatabına... Neyse aldı bizi getirdi garaja, bir TIR’ın brandasını aralayıp içeri sızdık, sindik koliler arasına, üzerimize tahta koydu, birkaç eşya attı. O aşağı iner inmez şoför bastı gaza. Gidiş istikametini tahmin edebiliyorum, kafadan girdi limana... Derken, dorse açıldı, komandolar girdi, didik didik aradılar. Ben gölgelerini görebiliyorum çadırdan. Hatta cihazla ses dinlemesi yaptılar. Nefes alsak duyacaklar. Bu komandolar namlı mimli yakaladıklarını felaket dövüyorlar, dipçik, postal, sopa artık ne olursa. Suratınız öyle bir değişiyor ki ananız bile tanıyamıyor bir daha. Neyse TIR feribota girdi, 20 saatlik bir yoldan sonra Angora’ya geçtik. İki saat kadar yol alıp durdu, baktık bir benzin istasyonu. İçeriden vuruyoruz ama duymuyor ya da duymazdan geliyor. Yanımızda neşter var ama çadıra kıyamadık, ipleri çözüp çıktık dışarıya. NERDEYİM BEN? İstasyonda iki tane Türk TIR’ı gördük... Sorduk “bura nere kardaş?” - Bolonya! Şehre indik, tren bileti aldık ver elini Milano... Milano’dan Paris’e bilet istedik. Vermediler, tipimizi beğenmediler herhal. Son tren de gitti bitti... Otele gidemiyoruz kimlikleri Patra’da imha etmişiz zira... Roma’ya mı dönsek acaba? Bir Arap çocuk gördük “Bizi misafir eder misin?” -40 euro verin tamam. Takıldık, baktık kalabalıklar, içlerinde her tipten adam. Nitekim biri “sizi Paris’e götürebilirim” teklifinde bulundu “1200 euro vereceksiniz ama.” Bize sadece kalacak yer lazım, onun için gelmedik ki buraya... Araplardan biri “siz de Müslümansınız biz de” dedi, “dilediğiniz kadar kalabilirsiniz burada. Misafirsiniz, para filan vermeyeceksiniz asla!” Sonra Roma’ya geçtik, oradan Beltimino’ya. MONACO, PARİS, CANNES Trenle sınırı aştık, otobüsle Monaco’ya vardık. Yine trenle Paris’e ulaştık. Bize yardımcı olacak arkadaş istasyona gelmedi, telefon açıyoruz, lafı dolandırıyor. Liongarden civarında bir İtalyan kafesinde geceyi yarıladık. Cafe kapandı mecburen kalktık, sabah olmak bilmiyor. Boş boş dolanıyoruz, bir ara PKK’lılar geldi, zararları dokunmadı ama... Az kalsın devriyelere yakalanıyorduk bu arada. Bir ay Cannes’da inşaatlarda çalıştık, üç beş kuruş para kazandık. Yine bir şebeke ile irtibat kurduk. Bizi İngiltere’ye geçirecekler. 1500 Pounda Dediler gidin filanca otelde yatın biz sizi alacağız. Gittik otelde kaldık ne kimlik soruyor, ne kayıt alıyorlar. Sabah bizi İngiliz plakalı steyşın arabanın arkasına attılar üzerimize branda çekildi. Tam beş kişiyiz arabayı yaşlı bir karı koca sürüyor. Bakmadılar bile araba direkt gemiye girdi... Karı koca yukarı çıktı, biz kaldık mı garajda. Nasıl terliyoruz alnımızdan ensemizden şıpır şıpır su akıyor. Oturduğumuz yer göllendi desem yalan olmaz. Otelde tanıştığımız bir arkadaş vardı, rahatsızlandı. Yok içim bulanıyor, yok boğulacağım, kusacağım. Ya sabret kardeşim, az kaldı. -Dayanamayacağım. ELLER YUKARI, KIPIRDAMA Nitekim brandayı savurup açtı, güvenlikçiler de farkına vardılar, araç sahibini anons edip çağırdılar. Karı koca gelip kapıyı açtı, meğer hepimizin rengi morarmış. Hani beş on dakika daha dursak var ya! Alıp Dover sınırına götürdüler, parmak izimizi, ifademizi aldılar. Niçin iltica etmek istiyorsunuz? Ben hasmımız var dedim, diğerleri DHKP/C üyesiyiz deyip yırtmaya kalktılar. Ağız birliği ettik, araba sahibinin haberi yok dedik, yoksa hayatları kayar. Baştan iyiydi, hatta ev gösterdiler, yardıma bağladılar. Ancak mahkemeyi kaybedince tavırları değişti. Yardım kesildi, üstelik çalışma yasağı getirildi. Buna rağmen üç sene çalıştım. İş yerinde yatıyordum. Gezmiyorum, yemiyorum, çeşit çeşit giyinmiyorum zaten aldığımız 1200 pound bir para. Baktım sonu yok, attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmiyor. Yola çıktığımda hanım hamileydi, yavrum üç yaşına gelmiş, öpüp koklamamışım daha... Memleket nasıl tütüyor burnumda. Cimin’in üzümü de çıkmıştır şimdi, millet yufka ekmeğini tulum peynirini almış, keyif yapıyordur Ekşisu’da... Bak Erdem dedim, bu bir hataydı hata! İnsan hata yapar. Ama hatada ısrar... Ani bir kararla konsolosluğa gittim, seyahat belgesi aldım. Dişimden tırnağımdan artırdıklarımı saydım bilet parasına. Yeşilköy’e bir inmişim, toprak öpmek ne demek, betonları yalayacağım inan. Nasibimiz buradaymış. Allahü teâlâya şükürler olsun, Türkiye’de mal mülk sahibi olduk, yediğimiz önümüzde yemediğimiz ardımızda... İş, döner tezgahının başına geçmekse; bu, Londra’da, New York’da değil, Erzincan’da da oluyor. Kendi topraklarında ve kendi insanına hizmet ederek...
Reklamı Geç
KAPAT