BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir tencere ile başladı

Bir tencere ile başladı

Memur olmayı çok istemiştim, eğer devlet kapısına girebilseydim, kendi halimde tıkırdar giderdim, müteşebbis tarafım su yüzüne çıkmazdı.



VAKİ OLANDA Memur olmayı çok istemiştim, eğer devlet kapısına girebilseydim, kendi halimde tıkırdar giderdim, müteşebbis tarafım su yüzüne çıkmazdı. HAYIR VARDIR İşten atıldığımda üzülmedim desem yalan olur, halbuki o sayede önüm açıldı. Bazen şer sandıklarımız soluk aldırıyor, hakkımızda hayırlısı... MÜMİN AKGÜN Kıt kanaat geçinen bir muhacir ailesinin çocuğu... Genç yaşta eline ekmek almak için Ziraat Meslek lisesini bitirip hayata atıldı. İşini biliyordu, ancak insanların diplomaya itibar ettiklerini görünce 35 yaşından sonra yüksek tahsil yaptı. Bugün sahibi bulunduğu Kardelen markası altında elliyi aşkın ürün imal ediyor. Firma kurulduğu günden bu yana 40 kat büyüdü, yaptığı ihracat hamleleri takdirle karşılanıyor. AÇIK SARI, YUMUŞAK Biz her kestaneyi almıyor, çabuk soyulan Hacı Ömer tipi kestaneyi arıyoruz ısrarla. Bunun sertifikalı fidelerini de yetiştirdik, köylere dağıtacağız bedava. Kestane bakım da istemez, orman bitkisidir zira. İyi bir kestane şekeri açık renkli ve yumuşak olur. Ağızda dağılır, yapışır yayılır damağa.... Şerbetinde şeker kullanıyoruz. Zaten glikozla olmaz, ne kadar kaynatsanız da içine almaz. Kestaneyi karartır ayrıca. Yollarda görmüşsünüzdür on liraya kestane şekeri. Az gidiyorsunuz 9 lira... Biraz daha gidiyorsunuz 8 lira... Gündüzleri kapalı gece çıkıyorlar meydana. Tarihi geçmiş bisküvileri nişasta ile karıştırıp çikolata ile kaplıyorlar, içinde kestane mestane arama. Biri yüzünü buruşturursa biteriz, bunlar zarar veriyor Bursa’ya. Bursa Yaylacık köyünde şirin modern bir fabrikanın önünde duruyoruz. Mümin Bey kapıda karşılıyor. Önce bir tur atalım diyor. Boneleri takıyor, önlükleri giyiyor, nezle grip olmadığımıza dair kağıtları imzalıyoruz. Eğer ellerinizi mikrop öldürücü sıvı ile dezenfekte etmezseniz çelik kapı açılmıyor. Hani hırsız bile olsanız elinizi o deliğe sokmak zorundasınız. Hususi paspaslar ise papuçlarınızdaki mikropların hakkından geliyor. Mal çıkışları çok özel bir kapıcıktan yapılıyor. Hareketli plakalar sinek girişine izin vermiyor. Kestane kışın alınıyor, buharla ısıtılıyor 3500 jileti olan bir makine ile dış kabukları soyuluyor. Meyvenin oluklarında kalan zarlar bu iş için imal edilen tırnaklı bıçaklarla temizleniyor ve -18 derecede şoklanıp, saklanıyor. Hal böyle olunca tesiste dört mevsim üretim yapılabiliyor. Kestaneler şerbetle pişiyor, kırıkları ayıklanıyor. Bir kısmı cevizle tatlandırılıyor, bir kısmı çikolata ile kaplanıyor. Paket makinesi, metal dedektörü, üretim tarihi, numara, barkod atan cihazlar külliyen yerli, bu bizi çok gururlandırıyor. Çıkıyoruz yukarı, çaylarımız geliyor. Basıyoruz teybin düğmesine ve söz Mümin Bey’de kalıyor: KAZA-İ RÜŞT Dar gelirli bir memur çocuğuyum. Beş kardeşiz, bir kız dört oğlan. Babam düzgün bir insandı, kapımızı alacaklı çalacak diye ödü kopar. Bir şekilde çorbada tuzum olsun istedim. Kâh çekirdek sattım, kâh tezgâhtarlık yaptım. Top sahasına soğuk su götürürdüm mesela, kapış kapış giderdi anında... Bisiklete çok özenirdik ama adamcağz nasıl alsın? Bir değil iki değil dört oğlan. Mecburen kiralık bisikletlere binerdik. Daha ucuz diye üç tekerleklilerden kiralar yan yatırıp iki teker üzerinde sürerdik, hevese bak. Babam Ziraat teknisyeniydi, mesleğini çok severdi. Ben de ona uydum Ziraat Meslek Lisesine gittim, aldım diplomayı memurluk için müracaat ettim. Ama sen ufaksın dediler, yaşın daha 17! - Çalışmam lâzım, n’olur bi yol gösterin bana. - O zaman kaza-i rüşt raporu alacak, reşit olduğunu ispatlayacaksın. Tam rapor peşinde koşuyordum ki 12 Eylül patladı, kadrolar donduruldu, memur olma gibi bir şansım kalmadı. Ziraat okumuşuz ya, paşa çiftliğinde işe başladım. Daha teknik şeyler bekliyordum, ot yoldurunca canım sıkıldı yalanı yok ya. Ben de gittim tuhafiyecide tezgâhtarlık yaptım, neticede ticaret tabii, ufkumu açtı. DALDAN DALA Askerlik dönüşü Özdilek’te kısım şefi oldum. Cumartesi bir başka yerde tezgâhtarlık yapıyorum, Pazar günleri pazara çıkıyorum arkadaşlarla. Ne bileyim bu da benim hastalığım işte, boş duramam asla. Rahatım yerindeydi ancak bir süre sonra tıkanmaya başladım. Meğer havlu tozları böyle yaparmış. Mecburen işi bıraktım. Yine gıdacı tarafım ağır bastı, bir süre Frigopak konserve fabrikasında çalıştım. Çarşıda 50 bin alıyordum, burada 45, üstelik İnegöl’e kadar gidip geliyorum. Hiç unutmam bir gün araba takla attı, camdan çıktım, hemen bir başka arabaya... Aman mesai aksamasın da. Kestane şekerine yabancı değildim, rahmetli dedem de yapardı zira. Kafkas’a girince intibakta zorlanmadım. Patron Atilla Bey sezon bitince reçel marmelat imalatına girmeyi düşünüyormuş. Ustalar tezgahı bir türlü kuramamışlar, yok fizibilite yapalım, yok hocamıza soralım. Bana da söyledi, öylesine ağız ucuyla. Hemen ertesi gün on çeşit reçel yaptım, koydum masasına. Şip şak düzeni kurdum, kazanlar başladı kaynamaya. Bir gün “Atilla Bey” dedim “neden kestane şekeri yapmıyoruz?” - Nasıl yapabiliriz ki kestane bitiyor.? - Varken fazla alalım, soğuk hava deposuna kaldıralım. Yaz kış ara vermeden çalışırız pekala.... - Olur mu? - Niye olmasın? O sistemi de kurdum, tesis nefes aldı. O günlerde işçiler kestane hamurunu elle açarlardı, merdaneleri makineleştirdim, büyük zaman ve emek tasarrufu sağladım, 8 yıl boyunca hep yenilikler getirdim, kapasite arttı. BURAYA KADAR İyi gidiyorduk gelgelim işletme müdürü ile dalga boylarımız tutmadı. Bir gün beni çağırdı “Mümin buraya kadarmış, seninle çalışmak istemiyoruz artık.” Tamam dedim, gittim patronlarımın (iki ortaktılar) elini öptüm, “hakkınızı helal edin!” - Helal-i hoş olsun - Benden yana bir sıkıntınız var mı? - Yok valla. Biz de anlayamadık niye böyle olduysa... Hasılı dostça ayrıldık. Bir iki ortak buldum, kör topal imkânlarla kestane şekeri yapmaya başladım Kendi arabamla mal alıyorum, kendim pişiriyorum, kendim satıyorum, tahsilatı kendim yapıyorum. Ortakların bir hayrı yok, ilgilenmiyorlar da... Bari işimi kurayım dedim, annemin bir salça tenceresi vardı onu kaptım, küçük tüple kaynatıyorum. Biladerle birlikteyiz birimiz tutuyor birimiz karıştırıyor, ellerimiz yanıyor. Annem hâlâ yapamazsınız satamazsınız modunda... Garibim bizi memur edecek ya... Kestane şekerini çatalla tutup çikolataya bandırıyoruz, saç kurutma makinesine benzer bir alete tutuyoruz ki akmasın. Beş sene geçti, bir yere varamadık, hep sabır, hep sabır, bir gün olmayacak mı acaba dediğimi hatırlıyorum. TAKMA KAFANA Hanım “niye öfleyip püflüyorsun” dedi. “çok şükür aç değiliz açıkta değiliz. Benim kazandığım ikimize de yeter icabında. Sen kestane şekeri yapmayı sevmiyor musun? - Hiç sevmez miyim? - Öyleyse sevdiğin işe devam, para gelecekse gelir, gidecekse gider, nasibimizde ne varsa. Ben hep derim insan eşini ve işini iyi seçecek, hanımı arkasında duran adam kolay yıkılmaz. Üretim az da olsa kaliteden asla taviz vermedim, pazarda iki liraya üç liraya kestane olur ben gider 4 liradan alırım, o da toptan. En lezzetlisini, en kokulusunu, en kolay soyulanını seçerim, paraya acımam. O aralar Kafkas’ın İstanbul bayisine mal gitmemiş, eline bizim kestane şekerleri geçiyor. Kimin bunlar? Mümin’in... İyi ondan alalım o zaman. Bir iki yolladık, çok beğenildi. Birlikte çalışmayı teklif etti. Elinde eski lokanta malzemeleri varmış, onlar da değerlendi bu arada. İsmimiz de ortağımdan geldi. Aslen tekstilcidir, elemanları arasından bir anket yaptırıyor. Gençler “kardelen” adında birleşiyorlar. Şu anda elli, sezonda 75 kişi çalıştırıyoruz. Devletin hayli desteği var. Bursa’nın turizm adına attığı her adım bize yarıyor. Zemin hazır, bize çalışmak kalıyor. Firma dediğin dürüst olacak, sözünde duracak. Olur ya yetiştiremezsin, bilgi vereceksin muhatabına. İşini ve eşini seveceksin. Erkenden kalkacaksın gün üstüne doğmayacak. Ben buradan maaş alıyorum hâlâ, Kardelen’i büyütmenin hazzı daha başka. Bankaya mesafeli durduk, borcumuz harcımız yok, içimiz ferah. Şu anda Türkiye’de aranılan bir lezzetiz. Kendimize ait 8 mağazamız var, kuru yemişçilere, lokumculara mal veriyoruz. Kutuları bir yıl dayanıklı hale getirdik, buz dolabı da gerekmiyor. BİM, Kipa, Metro, A101, Carrefour ve Şaypa’larda varız. Algida, Ülker ve Mado ise yarı mâmül ürün istiyor. Arabistan, İtalya, Kıbrıs ve Saraybosna’ya devamlı mal gönderiyoruz. On ülkeye girdik, yavaş yavaş yayılıyoruz dünyaya. Mümin Akgün hayat hikâyesini anlatırken eski günlere gitti geldi, çok duygulandı. Bu işte tanıtım şart Bursa’da kestane şekeri eskiden beri bilinir. Tabii ev işi, misafirin ağzı tatlansın o hesap. Kafkas, bu ürüne ticari bir kisve giydirmeyi başardı. Ki hepimiz dua ediyoruz onlara. Birbirimizden çok şey öğreniyoruz, kazanan Bursa oluyor sonunda. Sanırım 50 kestane şekerci vardır şu anda... Zaman zaman yurt dışı fuarlara katılıyoruz. Geçen Fransa’da pastacılarla gö-rüştüm, neden kestane şekerli pasta yapmıyorsunuz diye sordum. Hiç akıllarına gelmemiş, boş boş bakıyorlar. Deneyin dedim denediler, çok memnun kaldılar. Ancak insanların ağız tadını değiştirmek o kadar kolay değil, uğraşacaksın sabırla. İtalya’da, Portekiz’de de kestane şekeri var. Avrupalılar kestaneyi, hindi ve tavuk yanında pilavla sunuyorlar. Biz de soyulmuş haşlanmışını ürettik, marketlere verdik ama ilgi göremedik Anadolu’da. Şanzelize’de bir kestane şekeri gördüm, üstüne toz şeker serpmişler, fiyatı 100 euro 200 küsur lira... Bizimkini tattırıtıyoruz çok hoşlarına gidiyor, gelgelim “sipariş verin” deyince çekimser duruyorlar. Olacak da zamanla... Eğer bunları yıllar evvel yapabilseydik, % 100 kapasiteyle çalışmak hayal değildi, üç vardiya...
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT