BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > AİHM’de 15 bin
Türk dosyası

AİHM’de 15 bin
Türk dosyası

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Rusya’dan sonra en çok dosyası bulunan ikinci ülke. 15 bin dosyamız karar bekliyor. Sonuçlanan davalar ise genelde Türkiye aleyhine.



YAZI DİZİSİ ADALET İMDAT DİYOR -3- > ADEM DEMİR - adem.demir@tg.com.tr > SALİH BİLİCİ - salih.bilici@tg.com.tr Türk yargısı problemlerle boğuşuyor. Hukukçulara göre, Adalet tel tel dökülüyor. Yargının neresine dokunursanız elinizde kalıyor. Onun için zaman zaman önemli reformlar yapılsa da kronik meselelere hiçbir zaman tam manasıyla neşter vurulmuyor. Dizimizin dünkü bölümünde, farklı görüşteki hukukçular, Adaletin içinde bulunduğu çıkmazları işaret ederken ‘suçluların serbest bırakılmasının’ mahzurlarına da dikkati çekmişlerdi. Ancak olayın bir de diğer tarafı var. Meşhur davaların savunma makamları, tıkanmanın gün gittikçe daha derinleştiği görüşünü dile getiriyor. İşte onlardan biri de avukat Faik Işık. Şike davasından tutuklanan Aziz Yıldırım’ın avukatı Işık, Türkiye’de neredeyse her olayın tutuklama kapsamı içerisine alındığını ve bunun çok yaygın hale getirildiğini savunuyor. Işık’ın iddiasına göre son zamanlarda çok kalın dosyalar oluşturuluyor. Dosyaların içerisine de konuyla alakalı-alakasız başka bilgiler, dokümanlar konuluyor. Bu da beraberinde çok uzun iddianamelerin hazırlanmasını getiriyor. Işık şu görüşte; “Savcılar adamı yakaladıktan sonra delil toplamaya çalışıyor. Bazen hukuka uygun olmayan metotlarla yapıyorlar bunu. Herkesin makul bir sürede yargılanma hakkı vardır. Bu, şu veya şu dava için değil, herkes için geçerlidir. Çünkü Adalet herkese lazımdır.” Tutukluluk sürelerinin uzunluğu konusunda en çok şikâyetçi olanlarsa KCK Davası’nın avukatları. KCK Davası avukatlarından Fethi Gümüş, “Türkiye’de maksimum veya minimum tutukluluk süresi yok. Kanunlarda yazılı olsa da bu tamamıyla hâkimlerin keyfi uygulamalarına göre değişiyor. Hatta kimi davalarda tutuklu yargılama süresiz yapılıyor” diyor. RUSYA’DAN SONRA İKİNCİYİZ Türk yargısının hakkaniyete uygun bir şekilde adalet dağıtmadığını hukukçuların yanı sıra ortaya koyan farklı deliller de var. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) götürülen davalar. Buradaki davaların çoğu Türkiye aleyhine sonuçlanıyor. Bilindiği gibi Avrupa Konseyi’ne 47 ülke üye. Üstelik bu organizasyon 800 milyondan fazla insanın yaşadığı çok geniş bir coğrafyayı temsil ediyor. Konsey’e üye her ülke AİHM’yi üst mahkeme olarak kabul ediyor. Bu ülkelerin vatandaşları da davalarını buraya taşıyabilme hakkına sahipler. 2010 yılı sonu itibariyle AİHM önünde 139 bin 650 başvuru bekliyor. AİHM’de yığılan davalara baktığımızda Türkiye’den giden başvuruların hatırı sayılır bir yer edindikleri açıkça görülüyor. Şu anda Türkiye, Rusya’nın ardından ikinci sırada yer alıyor. Rusya 40 bin 300 başvuruyla birinciliği kimseye bırakmazken Türkiye’nin AİHM’de bekleyen dava sayısı 15 bin 200. Ülkemizin ardından 11 bin 950 ile Romanya, 10 bin 450 dosya ile Ukrayna geliyor. Polonya, Moldova, Sırbistan Bulgaristan ve Slovenya gibi ülkelerin de ortalama 5 bin davaları AİHM’de bulunuyor. Türkiye aleyhine açılan davalarda yıllara göre de bir artış söz konusu. 2005 yılında AİHM’ye giden dava sayısı 2 bin 488 iken 2009’da bu rakam 4 bin 474’e çıkmış. 2010’a götürülen dava sayısı ise 5 bin 821. Bir yılda yapılan başvurular göz önünde bulundurulduğunda ise 47 ülkenin içinde Türkiye 3. sırada yer alıyor. Ancak nüfusu baz alınıp bir değerlendirme yapıldığında listedeki sıralaması 24’e geriliyor. ADİL YARGILAMA YAPILMIYOR 1989-2010 yılına ait istatistiksel verilere bakıldığında ise Türkiye, hakkında en fazla karar verilen ülkeler arasında birinci sırada. 2 bin 573 davası karara bağlanmış durumda. Türkiye’den sonra İtalya 1.964, Rusya 1.079, Polonya 980, Romanya 789, Ukrayna 717, Fransa 698 geliyor. AİHM’deki davaların 2 bin 245 adedinde ihlal kararı verilirken 204’ü dostane çözümle sonuçlanmış. 55 tanesinde ise herhangi bir ihlalin olmadığına karar verilmiş. Bu davaların 1.139 tanesinde ise ‘Adil yargılama hakkının ihlal edildiği’ yönünde karar çıkmış. Aleyhte sonuçlanan davalar için ödenen tazminat da var. Mayıs 2004’ten 2010 yılına kadar ödenen tazminat miktarı ise 100 milyon 569 bin 525 TL oldu. AİHM, kararlarında Türkiye’deki yargılamalarda ne tür hak ihlallerinin yapıldığını tek tek açıklıyor. Ancak Türk yargısı, bir parçası olmaya çalıştığı AB’nin mevzuatını göz önünde bulundurmuyor. Her defasında aynı hatayı yapıyor. Bu gidişle de kolay kolay değişim ve dönüşüm yaşanmayacak gibi... Prof. Dr. Ersan Şen, arkadaşımız Adem Demir’in sorularını cevaplandırdı. Prof. Şen: Evrensel kurallara uymuyoruz Prof. Dr. Ersan Şen, Türk yargısının içinde bulunduğu çıkmazı şu sözlerle dile getiriyor: “AİHM kararlarında Türkiye’ye ‘artık sizin basmakalıp sözleri gerekçe yaparak insanları 3 yıl, 5 yıl tutuklamanızdan bıktık’ diyor” Türk adaletinin hali harap. Her gün farklı uygulamalarla eleştiri oklarının kendisine çevrilmesine sebep oluyor. Özellikle de bir koruma tedbiri olan tutukluluğun uzatılması artık yüksek sesle çok kişi tarafından eleştiri bombardımanına tabi tutuluyor. Yargıdaki olumsuzlukları gözler önüne serenlerden biri de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Hukuk Bilimleri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ersan Şen. Bir avukat arkadaşıyla birlikte ‘Tutuklama’ isimli bir kitaba imza atan Şen’in çıkışları oldukça dikkat çekici. İşte Şen’in sorularımıza verdiği cevaplar: Tutuklu yargılamada ‘makul süre’ ne olmalıdır? Tutuklulukta bir süre belirlemesi yapamazsınız. Tutukluluk bir tedbirdir. Masumiyet karinesinin devam ettiği bir haldir. Yargılama sırasında soruşturma ve kovuşturmayı kapsayacak şekilde kişinin adaletten kaçmasını veya delil karartmasını önlemek için başvurulan bir tedbirdir. Esasında olmaması gereken bir tedbirdir. Eğer olacaksa da çok hızlı uygulanması ve sonuç alınması gerekmektedir. Tutuklamada bir gün de uzundur iki gün de uzundur. Ama 5 yıl çok uzun, 10 yıl çok uzun, 15 yıl çok çok uzundur. Bunun aklen, mantıken, hukuk kurallarıyla, hukukun evrensel kurallarıyla bağdaşır hiçbir yanı yok. Makul süre tartışılır. Önemli olan yargılamanın hızlı yapılmasıdır. Mesele sanıktan delile gitmekte mi? Türkiye’de mesele, yargının her yerinde var. Yakın zamanda özellikle yargının ceza alanında hantallaşmasının sebebi uyarlanan davalar oldu. Yani 2005 yılında değişen ceza kanunları sebebiyle davalar yeniden ele alınmak mecburiyetinde kaldı. Ayrıca biz hukukun evrensel ilkelerini uygulayamıyoruz. Beğenmediğimiz anayasada, ceza kanununda bu ilkeleri yazmışız ve bu konuda AİHM’ye bağlıyız. Oradaki mahkemenin kararlarını tanıdığımızı söylüyoruz, ama uygulamıyoruz. Yanlışı nerede yapıyoruz? Tutuklama kararlarını, AİHM’nin gerekçelerinde farklı olarak yanlış uyguluyoruz. AİHM Türkiye’yi hatalı tutuklama kararları sebebiyle sürekli mahkûm etmiş. AİHM karalarında Türkiye’ye ‘artık sizin basmakalıp sözleri gerekçe yaparak insanları 3 yıl, 5 yıl tutuklamanızdan bıktık’ diyor. Bu tür kararlar yanlış kararlardır. Ama biz inadına uygulamaya devam ediyoruz. Hakimlerimiz, ezberlenmiş basmakalıp gerekçelerle mi kararlar veriyor? Hakimler tutuklama kararı için aynı şablonu kullanıyor. Kendisinden bir şey katmıyor. AİHM, şüphe önemli değildir, önemli olan kaçma ve delileri karartma var mı ona bakacaksınız diyor. Tutuklama bir tedbirdir. Ama siz kuvvetli suç gerekçesiyle tutuklama yaparsanız bu artık bir cezadır. AİHM, mümkünse 4 günde mümkünse bir ayda tutuklu işlemlerini bitirin diyor. Çünkü tutuksuz yargılanmak bir haktır diyor. İyi kanun kötü uygulanırsa başa bela olur Meşhur davalar olmasaydı biz yine bunları konuşuyor olacak mıydık? Bu konular konuşuluyordu. Fakat bu kadar sesli değil. Çünkü basın ilgi göstermiyordu. 81 ilde insanlar tutuklanıyordu. Ama kimsenin dikkatini çekmiyordu. Ancak 2005 yılından sonra tutuklu sayısı, hükümlü sayısını geçti. Seçkinlerin tutuklanması bu tartışmanın yüksek sesle yapılmasına vesile oldu. Yargı ne kadar siyasetin etkisinde? Maalesef yargı eskinden beri siyasetin etkisinde kalmış. İnsanlar kendi özlerinde birtakım siyasi kimliklere bürünmeyi belki gerekli görmüşler. İkincisi; yürütme güçlendiğinde, yargıyı yanında görmek istiyor. Yürütme, kendini kontrol eden bir yargı istemez. Bunu nasıl sağlarız. Tabii ki kurallarla. Mesela HSYK’da hakim ve savcıları ayıracaksınız, savcı davasıyla, hakim kendi davasıyla uğraşacak. Savcı delilleri tam koyacak, hakim de davayı birkaç celsede bitirecek. Savcıyı hakimin yanında oturtmayacaksın, savcı ile hakimi ayrı binalarda bulunduracaksın. Savcı delil toplarken titiz bir iddianame hazırlayacak. 2 bin 3 bin sayfalık bir iddianame hazırlarsanız o hakim o işten bir şey anlamaz. Peki ‘Adalet’imizin kolu bacağı kırık. Nasıl düzelteceğiz? AİHM kararlarını takip ederek. Aksi halde AİHM’yi tanımayın. İkincisi; hakim ve savcı sayısı kesinlikle artırılmalı. Üçüncüsü; yargıyı birleştirerek. Tek çatı altında olacak her şey. Öyle özel, genel mahkeme ayrımı olmaz. Ve en önemlisi hakim ve savcı mahkemeye çıktığında üzerindeki bütün kimlikleri çıkartacak. Hıristiyanlığı, Müslümanlığı, doğululuğu batılılığı olmaz. Takım tutar gibi bu işler yürümez. Bütün kimlikler bir kenara bırakılarak hukuka ve vicdana göre karar verilmeli. Kağıt üzerinde yaptıklarımızı hayatta pratiğe aktarmalıyız. İyi kanun kötü uygulanırsa başa bela olur. Kötü kanunu da iyi uygularsan pekala ondan iyi sonuç çıkartılabilir. Artık Türkiye olup bitenlerden ders almalı; zira Adalet başvurulacak son mercidir. BİTTİ
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT