BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Zaman akar, Türk bakmaz!

Zaman akar, Türk bakmaz!

Alaturka saat insan ruhuna, fıtratına en uygun saattir, nettir, akşam güneş battı mı sıfırlarsın. Gün Londra’da da İstanbul’da da 12’de batar.



Hayreddin Akpınar Mekanik saat ve zaman sistemleri üzerine yaptığı derin araştırmalarla tanınan Hayreddin Akpınar, 1953 yılında Gümülcine’de doğdu. Büyük bir saat ustası olan Saatçı Hafız Hüseyin Efendi’nin yanında yetişti. İsviçre’nin ünlü saatçılarıyla tanıştı. Türkiye’nin belki de en zengin cep saati koleksiyonlarından birini elinde bulunduruyor... MESLEK DEĞİL SEVDA... Hayreddin Bey mesleğine tutku ile bağlananlardan. Ahenk, zarafet, sanat... Onun için saat çok şey ifade ediyor. TAM GÜN TAM GECE Alaturka saat insan ruhuna, fıtratına en uygun saattir, nettir, akşam güneş battı mı sıfırlarsın. Gün Londra’da da İstanbul’da da 12’de batar. YARIM BİR YARIM DAHA Alafranga saatte ise bir yarım gece, bir tam gündüz, bir yarım gece daha vardır. Gece 12’nin 11.59 ve 12.01’den farkı yoktur. Hissedilemez! Türk milleti hakkında doğruluğunu kabul etmediğim iki yakıştırma var. Birincisi milletimizin okumayı sevmediği hakkında. Bu doğru olsaydı ceddimizin kurduğu ve geliştirdiği medeniyetten bahsediyor olamazdık şu anda. İkinci Beyazıt Hanın 1500’de yaptırdığı Beyazıt Camii ve Kütüphanesine gitmenizi tavsiye ediyorum. Caminin üç giriş kapısı var, eğer mastar koyup ölçerseniz mermer eşikte iki santimlik bir aşınma göreceksiniz oysa kütüphanenin eşiğine bir mastar koyup ölçerseniz aşınmanın otuz iki santim olduğunu göreceksiniz İkisi de 511 yıllık ve ikisi de orijinal. Değişmesi gayri kabil, çünkü yan söveler zikrolunan mermerlerin üstüne oturuyorlar. Bu basit mermer hesabına göre kütüphaneye girip çıkanların sayısı camiye girip çıkanlardan kat be kat fazla. Memlekette okuma yazma oranı düşüktü diyorlar; ben araştırdım, babamın babaları, annemin babaları, babalarının babaları, dayılar, amcalar hepsi hafız, hepsi okur yazar... Ne okuma oranı? Sağın solun ulema. Bizde eğitim 3 - 4 yaşında başlar. Mahallede yaşlı teyzeler vardır, beş on çocuğu toplar, rahle-i tedrise alırlar. Bunlar kendilerini vakf etmiş kadınlardır, şefkatlidirler, çocukların ruhunu bilir, dersi oyun gibi belletirler. Sıkmaz, zorlaştırmaz işi tekerlemeyle şekerlemeyle götürür, heveslerini artırırlar. “Elif deynek gibi, be tekne gibi, te ona benzer, se ona benzer, cim karnı yarık, he koyun gözlü...” Baktı merhale aldı onu filanca hocanıma yollar. Filanca hocanım şu hanımnineye. Çocuk değişik kadınların önünde diz kırar. Kiminden ilahi öğrenir, kiminden destan, kıssa... Ki bunlar hep mektep öncesi, eğitimden bile sayılmaz. MEKTEPLER ARASINDA Gümülcine’nin nüfusu hepi topu 7 bin. Her mahallede bir iptidai mekteb vardır. Ayrıca bir kız ve erkek Rüştiyesi, bir de büyük idadi mektebi. Bunlar oturaklı binalar. Ferah sınıflarıyla, müsamere salonlarıyla “Taş Kışla“ gibidirler adeta. Sonra medreseler... Kayalı Medrese, Kırmahalle Medresesi, Yenicami Medresesi. Cem’an 13 taneydi şimdi bir tek Medrese-i Hayriye devam ediyor. Annemin dedesi Rodopların Malkoçdere köyünde 9 yaşında hafız olmuş, devlet onu keşfediyor, alıp getiriyor, İstanbul Fatih medresesinde okutuyor. İcazet verip tekrar memleketine yolluyor. Bir teravih kılarlardı her rekatte 1.5 cüz okurlar, takriben 7 saat sürer, hatmedip kalkarlar. Tabii imam hafız, cemaat hafız, büyük haz ve feyz alırlar. Bakın bu onun cebinde taşıdığı dua defteridir (uzatıyor), hattın güzelliğini görüyor musunuz, sanırsın kitap. Ki bunlar Osmanlının son dönemi, “bitiyoruz gidiyoruz” denilen yıllar. Efendim ikinci yakıştırma da şu: “Türk milleti vaktin kıymetini bilmezmiş!” Bizim Gümülcine’de dağ köyleri dâhil herkesin birer cep saati vardır, büyük paralar vererek alırlar, avuç avuç altın harcarlar... Rum’un saatle ne işi olsun? Ama Müslüman zamanla yaşar. Büyüklerimiz sık sık ellerini kösteklerine atar, “ikindiye şu kadar vakit var...” En az yarım saat evvel kalkar, şadırvan başında yerlerini alırlar. Cemaatten evvel ders olur, sohbet olur, kaçırmazlar. Namazı mutlaka “ilk vaktinde” kılarlar. Ezanı duydun kalk, meğer ki geçmiş ola... TABİATIMIZA FITRATIMIZA İnsanın biyolojik saati, azami üç dakika toleranslıdır. Bu değerin alaturka zaman ile bir ilgisi var. Bu sapma nereden geliyor? Günün uzamasından kısalmasından. Saatli Maarif takvimlerinden hatırlayın“ezani saat bir dakika ileri alınır” ibaresi vardır. Saatler günlüktür. Öyle aya mevsime göre ayarlanmaz. İsviçre’de La Chaux de Fonds şehrinde 200 civarında saat üreticisi var ve dünyanın en büyük saat müzesi de orada. Sordum “gece yarısı 12 diyorsunuz da o anda ne oluyor, ne değişiyor?” Alıp beni bir teleskopun başına götürdüler, bir yıldızın ışığı artıyormuş o sıra... - Peki hadiseyi çıplak gözle seçebilir miyiz? - Hayır asla. Dedim ki “sizde bir yarım gece var, bir tam gündüz ve bir yarım gece daha... Hâlbuki alaturka saat insan vücuduna, ruhuna en uygun saattir. Gün bitti, güneş zevale erdi; saat de sıfır noktasında. Bizde önce bir tam gece sonra bir tam gün olur. Güneş Berlin’de de, Londra’da da, İstanbul’da da 12’de batar.” ‘Çok mantıklı” dediler “Bizimkiler niye öyle yapmamışlar acaba?” Güneş battığı anda alaturka saat 12’ye ayarlanır, yani 0 vaktine. Ve yeni bir gün başlar, müezzinler müminleri akşam namazına çağırırlar. Saat 1.5 - 2 arası yatsı vaktidir... Sabah namazı ise güneş doğana kadar... Bir Müslüman sadece güneşe bakarak öğle ve ikindiyi de tayin edebilir kolayca. Takvimimiz de gökte asılı, erbabı sadece aya bakarak ‘tamam Recep çıkmış, Şaban girmiş’ der. Ya da bugün Ramazan... Ay başlarında sahillere gider, tepelere çıkar, yeni ayı, hilali ararlar. Mâlum rüyet-i hilal denir buna. Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’un maddi imarıyla birlikte doğudan ve batıdan ilim adamlarını davet eder ve İstanbul’u bir medeniyet merkezi haline getirir. Bunlardan biri de devrin en büyük matematik ve gökbilimcisi Uluğbey’in talebesi Ali Kuşçu’ dur, büyük bir hürmetle karşılanır. İstanbul’un enlem boylamları (doğru olarak) ölçülür ve yıllık takvimler hazırlanır, bilahare Rumeli ve Anadolu şehirlerinin hesapları yapılır, bütün Osmanlı şehirlerine muvakkithaneler kurulur, muvakkitler görevlendirilir. Bunlar zamanın ve takvimin doğru tayin edilmesi ile kalmaz, halka matematik öğretir, coğrafya anlatırlar. Mesela ay ve güneş tutulması gibi hadiseler hakkında yöre insanını aydınlatırlar. Bu müesseselerin karşılığı veya bir benzeri ne doğuda vardır ne de batıda. HAZA SANATKÂR Ustam Hafız Hüseyin Efendi, saatçılığı babası saatçı Ali Efendi’den öğrenmiş. Yeni Cami Medresesinden ve dönemin idadi mektebinden mezun olmuş. İyi derecede Arapça, Farsça, Yunanca ve Fransızca bilirdi. Ustam hâzâ mümindi, dünya Müslümanlarının dertleriyle dertlenirdi. İstanbul’da, Konya’da, Şam’da dostları ahretlikleri vardı. Medine-i Münevvere’den Ali Ulvi Kurucu ve Erzurumlu Mustafa Efendi ile görüşürdü mesela. Son Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile mektuplaşırmış. Hatta Gümülcine’de sürgünde iken kendisini ağırlamış, hizmet etmiş, bizzat Kahire’ye uğurlamış. Muhteşem bir sanatkârdı, bırakın tamiri, ayarı, oturup kendi adıyla saat yapardı. İddialıydı da... Babam, tabiri caizse hayrandı ustama. Amcamın nazı daha geçerdi. O’na söyletti “mümkün mü Hayreddin’i yanına çırak alsa?” Hemen cevap vermedi, kim bilir belki de araştırdı. Nitekim beklediğimiz müjde geldi “buyursun başlasın.” Baktım klasik bir çarşı esnafı değil, sarıklı, cübbeli, ak sakallı bir âlim var karşımda. Tam bir Osmanlı. İki oğluna ve bir yeğenine mesleği öğretmiş. Yanına çırak almıyor, maddi manevi vâris bırakıyor adeta. Astronomiye ve coğrafyaya fevkalade hakimdi. Bir gün beni dizinin dibine oturttu, rubu tahtası ile nasıl irtifa alındığını izah etti. Ne kadar berrak anlatmış ki, bir şey kaçmadı kelime kelime hatırlarım hâlâ. Halbuki 14 - 15 yaşındaydım daha. Ufku açık bir insandı, hem Latince harflerle hem Osmanlıca yazardı. Taaa 1920’li yıllarda İsviçre’ye gitmiş, ne kadar kalburüstü saat imalatçısı varsa tanışmış, bilgi tecrübe paylaşmıştı. Fransızca yazdığı mektuplarını hala saklarım. Beni de yabancı meslektaşlar ile münasebet kurmaya teşvik etmişti zamanında. GÖZÜMÜZ ANADOLU’DA Gümülcine’de iken Türkiye’yi yakinen takip eder, tabiri caizse uçan kuşa haber sorardık. Bursa’da lise okuyan Recep Onbaşı adlı bir arkadaşım Mızraklı İlmihal getirdiğinde nasıl sevinmiştim anlatamam. Bir Ramazan-ı şerif ayı, Diyanetten iki vaiz yollamışlar. Biri Orhan Karmış Hoca... Ustam, babam onu çok sevmişler. Cemaat başkanı Hafız Yaşar Ağabey ona keza... İyi de Müftü onu İskeçe’ye yazmış, diğer vaiz bize kalmış. Hafız Yaşar Ağabey babama diyor ki: “Gidelim müftü efendiye söyleyelim, vaizleri değiştirsin.” - İyi de ayıp olmaz mı? - Yürü yürü ben hallederim. Müftüye “Efendim Orhan Beyin ayağı aksıyor malum” diyor, “İskeçe inişli yokuşludur, sıkıntı çekmesin. Gümülcine düzayak, kalsın burada, rahat etsin fukara.” Müftü Efendi kırmıyor “Tamam” diyor “nasıl isterseniz öyle ola.” Sağ olsun Orhan Karmış Hoca da bizi çok sevdi. Aksatmadan dükkâna gelir. Mehmet Şevket Eygi’nin çıkardığı Bugün gazetesini okur, memleketten havadis edinirdi. Allahü teâlâ makamını âlâ etsin, biz ondan çok şey öğrendik. İmam-ı Rabbani hazretlerini çok anlatırdı. Mektubat isimli eseri neden sonra geçmişti elimize. Allah razı olsun Bursa’da okuyan Ali İbrahimoğlu hediye etmişti hiç unutmam. Batı Trakya’dan bakınca Türkiye vaha gibi görünüyordu. Nasıl da özeniyorduk ama... Meğer yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz varmış. Biz de Bursalı olduk sonunda. Hayreddin Bey çok okuyan bir insan, vakit, saat, coğrafya ve mimari üzerine yayınlanan eserleri asla kaçırmıyor. KAHVENİN HATIRI Gümülcine Yeni Cami’yi hatırlarım da, fesli sarıklı olmayan yoktu o yıllarda. Ki bunlar imam değil, vaiz değil, sıradan esnaf. Kadir Mısıroğlu’nun giydiği fes de ustamdan yadigardır mesela. Ustam Hafız-ı Kura Abdurrahman Gürses Hoca’yı çok severdi. İstanbul’a gidenlerle kahve yollardı, yanına sakarin de katar. Türkiye’ye gelince ziyaretine gittim. Abdurrahman Hocaefendi’yi tam ustamın anlattığı gibi buldum. İmamete geçince bütün cemaati süzdü, sabırla bekledi, safları dizdi. Kıraati zaten muhteşem. Heybeti ve vakarı ile ne bileyim sanki caminin banisi Bayezid Han vardı karşımda... Namaz bitti odasına doğru geçtik, misafirlerin hatırını soruyor. Konuşamayan bir çocuk vardı, babası dua istemek için getirmiş. Adama döndü, dedi ki “en kıymetli dua kimindir, bilir misin?” -......... - Babanın evladı için ettiği duadır. Buyurun, siz okuyun, biz de amin diyelim. Sonra bana döndü “siz?” -Efendim ben Gümülcine’den gelmiştim. -Gümülcine ah Gümülcine! Benim orada bir dostum vardı Hafız Hüseyin... Saatçilik yapardı, bilir misin? -Efendim ustam olur, sizi de onun vesilesi ile tanıdım zaten. -Yaaa! Rahmetli bana hep kahve gönderirdi. Çıkardım takdim ettim “unutur muyum efendim!” Güldü “sakarini de var mı?” - Hiç olmaz mı? Hislendi. “İşte çırak böyle olur cemaat, ustasından hisse kapar!” Aradan yıllar geçti, bir profesör Peygamber Efendimizi (Sallallahü aleyhi ve sellem) anlatırken edebe riayet etmeyen bir üslup tutturmuştu yazısında. Çok canım sıkıldı. Kahroldum ama. O akşam TGRT’de hatim duası var. Duayı Abdurrahman Gürses Hocaefendi yapacak. Efendimizin ismini zikretmeden önce öyle bir muhabbetle sıfatlarını saydı ki anlatamam. Belki beş dakika. Ne zamanki ‘Muhammed’ dedi gel de ağlama... O profesörün zehirini aldı âdeta.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT