BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Fenerbahçe’yi kutluyorum!

Fenerbahçe’yi kutluyorum!



Cuma günkü yazımda “tribün terörüne son verme mücadelesine kim öncülük edecek? Ne zaman ve nasıl?” sorularını sormuştum! Meğer ben o satırları yazarken “öncülüğe” bir kulüp soyunmuş bile! Fenerbahçe’yi can - ı gönülden kutluyorum! Hatta “Galatasaray’ın Mallorca galibiyetinin sarhoşluğundan çabuk ayılarak”, sarı-kırmızılılara ayırdığım “tebrik” sözlerinden çok fazlasını “sarı - lacivertli yöneticilere gönderiyorum!” Hmmm! Demek ki “her kulüp” yönetimine “bir asker” ve “bir gazeteci” almalı! Ama “öyle” eften püften değil! “Attila Kıyat paşa” gibi! “Uğur Dündar” gibi! Daha dün bir, bugün iki! İşte “fark” hemen farkedilmeye başladı! Saygıdeğer Attila Paşam ve “sevgili” Uğur Dündar kardeş “pilavı başka türlü yiyeceklerini” hemen gösterdiler! Eğer “Fenerbahçe yönetimi” bu “müthiş çıkışın arkasında” bir dağ gibi durarak “işin sözden tribünlere inmesini sağlayabilirse”, inanıyorum ki sadece bu sezon değil, “açtıkları çığır sürdükçe ve meyvelerini vermeye devam ettikçe” gönüllerin şampiyonu olacak! “Bundan önce” başka kulüpler de “bu yönde adım atmaya kalktılar!” Ama daha 3- 5 hafta geçmeden “kendi kendilerine ihanet ettiler!” Stadların hopörlerlerinden “Cenaze marşlarının çalınmasına” müsaade ettiler! Mazeret olarak da “Onlar bize neler yapmıştı?” demeye getirdiler! Elbette “Fenerbahçe’nin öncülük ettiği bu kampanya” haftalarca ve belki de aylarca tribünlerde darbe üstüne darbe alacak! Ama “aklı başında yöneticilere sahip” başka kulüpler de bu kampanyaya katılır ve destek verirlerse, medya da gereken ciddiyeti göstererek kampanyayı duyurmaya devam ederse, “olumlu sonuçlar belki de bu sezonun sonunda alınmaya başlanacak!” “Gelecek sezona” çok başka bir tablo içinde gireceğiz! Elbette “Fedarasyonların da” bu kampanyalara “yönetmeliklere koyacakları caydırıcı hükümlerle” destek olması şart! Görelim bakalım kim ne yapacak? Sağolun Fenerbahçeli yöneticiler! Bir “sporsever” olarak sizlere şükranlarımı sunuyorum! Her türlü tebrike ve alkışa lâyıksınız! Bu tertemiz yolda mücadelenize cesurca devam edin! Sonuna kadar sizin yanınızda olacağız! Seba sonrası! Süleyman Seba’nın büyüklüğü, “Bıraktım” dediği anda bütün haşmetiyle ortaya çıktı! Onun ağırlığı, ona olan saygının büyüklüğü ile “küçük sıva çatlakları hariç” bir çelikten gökdelen gibi duran camia, “zorlana zorlana söyletilen bu sözden sonra” birden bire “yerle yeksan oluverdi!” O çelikten gökdelenin yerinde şimdi yeller esiyor! Gecekondular var! “Birkaç katlı” yığma inşaatlar var! “Karkas ve yeni bir bina için” çabalayanlar var! Ama kimse de çıkıp “yarınlarda ne olacak”; söyleyemiyor! Çünkü “bilen” yok! “Ümit veren” tek isim; “Hasan Arat!” Zaten “Seba’nın gönlü ve işareti de ondan yana!” “Beşiktaş’ı biz idare ederiz” diyen “eski profesyonel futbolcuların esamisi bile okunmuyor!” Seba’ya ihanetlerinin bedelini “kenarlara itilerek görüyorlar!” Kimse dönüp de yüzlerine bile bakmak istemiyor! Herkes biliyor ki; “Onlara el uzatmak, genel kurulda yüzlerce oy kaybetmek demek!” Ne acı! Bizim “çok bilen” medyamız da “bunları baştacı etmek için” yarışıyordu! Ne “ileri görüşlülük” ama? Vah ki ne vah! Şapka çıkar... Selam dur! Diyorum ya, “çıta öyle bir yükselmeye başladı” ki, “nerede durabilir, kim durdurabilir”, kimseler bilmiyor, bilemiyor! Hatta ve hatta “Çıtayı yükselteceğim. Bir gün gelecek Avrupa beni ve benim takımımı, ondan da öte benim sistemimi konuşacak” diyen Fatih Terim bile! Yooo! “Bir zamanlar” rüyamızda görsek inanamayacağımız “maç sonuçlarına bakarak” söylemiyorum bunları! Ben “sahada oynanan” futbola bakarak söylüyorum! Ben “sahalarda oynanan” futbollara bakarak söylüyorum! Bir... İki... Üç... Beş... On... Onbeş... Yirmi... Otuz! Kaç maç oldu ben hesabı şaşırdım! “Bu çocuklar” ve “bu Hoca”, ne hesap şaşırıyorlar, ne maç! Önlerine kim gelirse, “Ünlüymüş, ünsüzmüş”, İtalyanmış, Almanmış, İspanyolmuş hiç bakmıyorlar! Çıkıyorlar, oynuyorlar, yeniyorlar ve “Yenisi gelsin” diyorlar! Mallorca maçı öncesi Fatih Terim’in TV ekranlarında yüzünü görüyor, sözlerini duyuyorum: “Çıkıp oynayacağız ve göreceğiz bakalım!” Dikkat edinizi; “Göreceğiz bakalım!” Kendine takımına inancın, “adeta coşkuyla bağrılacak bir galibiyet inancının” mağrur bir ifadesi bu! “Göreceğiz bakalım!” Ve de görüyoruz! “Sadece” biz değil bütün bir Avrupa görüyor! Ve inanıyorum ki daha da görecek! Bütün bunları yazıyoruz çiziyoruz ama ortada bir başka gerçek var ki “onun üzerinde çok fazla durmuyoruz!” Ya da “şöyle bir dokunup geçiyoruz!” O gerçek de şu: “Ucuz kartlar yüzünden bu takımın başına bir iş gelirse, bunun hesabını kim verecek, kim görecek?” Galatasaray takımı, Galatasaray teknik heyeti, “bundan önceki hata - yanlış - eksik ne varsa” hepsinden ders alıp “tedbir yoluna gitti” ama ya şu kart konusu? “İlle de” kart konusu? Suat gibi bir “tecrübe abidesi” o ucuz sarı kartı nasıl görür? O Arif hâlâ nasıl uslanmaz ve “hayatının en iyi oyunlarından birini oynadığı maçta” kötü alışkanlığını tekrarlayıp, nasıl kart görür? Ya “4 - 0 iken” Emre’nin gördüğü kart? Ya Okan’ın ki? Seyredin maçın kasedini tekrar tekrar; “bu kartların bir tanesi” yerinde ve “haklı” yani “mazur görülecek bir sebebe dayalı” olarak yapılmış mı? Ya maç “4-1 yerine” tek farklı ya da “berabere” bitseydi? İş “ikinci maça” kalsaydı? Galatasaray’ı “Galatasaray yapan” orta sahanın “3 bücüründen” 2’si rövanşta oynamayacak; olacak şey mi? Hadi bu tur atlanacak! Ya yarı final, ya final? Yooo! İki bayramın bir arada kutlandığı bir sırada “bunlar da yazılır mı?” demeyin! “Bayramın yüzü suyu hürmetine” yumuşak yazıyoruz! Yoksa “çok başka türlü yazardık!” Şimdi “yeniden geliyoruz” sadede! Fatih Terim’in hakkı Fatih Terim’e! Sözünü tuttu ve Avrupa’da futbol camiası hem ondan, hem takımından söz ediyor ve araştırıyor: “Bu işin sırrı nerede?” Daha da araştırmaya devam edecekler! Etsinler! “Onlar işin sırrını bulana kadar” Galatasaray da herhalde “finali bulur!” Sonrası? Dedim ya “bundan sonra ne olacağını, nelerin olacağını, nasıl olacağını kimse bilmiyor!” Hocaları “birşeyler söylüyor!” Bu çocuklar “o birşeyleri sahada harfiyene yakın uyguluyor! Üstelik buna kendilerinden de çok şey katıyor!” Sonrası: “mâlûm!” Devam çocuklar, devam! Avrupa “merak ve korku içinde” hem de “tekmili 32 kısımlık” bir Galatasaray filmi seyrediyor! Seyretmeye de devam edecek! Tebrikler ve de öpüldünüz! Neymiş? Galatasaray’ın, “başkan adayı” olup olmadığı hâlâ belli olmayan ve “kendisini” başka birisinin adaylığına kilitleyen anlı - şanlı yöneticisi Mehmet Cansun, başkan adaylarından Alp Yalman’ın “Fatih Terim’i göreve getirecektik, Faruk Süren ve Özhan Canaydın karşı çıktılar” şeklindeki açıklamasına çok bozulmuş! “Peşine takıldığı” Faruk Süren’in, “Galatasaray camiasında Fatih Terim dahil herkesin bildiği” o günkü bu olumsuz tavrının tam aksine bugün “Terim’in ve talebelerinin başarılarını oya tahvil ederek” yeniden başkan seçilmek istemesine “Galatasaray’ın geleneklerinde böyle bir şey yoktur” diye karşı çıkacağına diyor ki: “Bunlar neden konuşuluyor? Bunlar bizim iç işimiz, kol kırılır yen içinde!” Hey gidi hey! Daha dün gibi hatırlıyorum! Aynı Mehmet Cansun “Alp Yalman’ın veliahtlığı için” Adnan Polat’ın önünü kesmenin yollarını arayıp dururdu! Şimdi “Faruk Süren’in veliahtlığına soyunmak için” ortaya çıkıp çıkmamanın hesaplarını bile doğru dürüst yapamıyor! “Allah Türk’ü korusun” der gibi, başka bir şey söyleyeceğim: “Allah Galatasaray’ı bu zihniyetten korusun!” Ne demek “kol kırılır yen içinde?” “Gerçekleri” Galatasaray camiasından, Türk toplumundan “saklamak” için bugüne kadar yaptıklarınız yetmedi mi? “Terim’i kimin ve hangi sözlerle istemediğini,” tesadüfen kapıyı açıp “içeriye girmekte olan” Fatih Terim bile kulakları ile duymuşken, neyi kimden, nasıl saklayacaksınız? “Terim konusundaki” kirlenmiş çifte standardı “saklasanız” ne olacak saklamasanız ne olacak? Alp Yalman “bu gerçeği” açıklamakta çok geç kaldı! Herkesin “Süren - Terim ilişkisini” çok önceden bilmesi gerekirdi! Süren’in “gönüllü savunucusu” Divan üyelerinin ve hatta Mehmet Cansun’un “ağızlarından kaçırdıkları sözler,” aslında Süren cephesinin “Terim hakkındaki düşüncelerinin ne olduğunu ve ne olmakta devam ettiğini” çok iyi gösteriyordu! Süren Avrupa’dan cevap veriyor: “Yalman yalan söylüyor!” Süren de çok iyi biliyor ki; “Alp Yalman yalan söylemeyen bir Galatasaraylıdır!” Dikkat ediniz! Mehmet Cansun, (ki “o yıllarda” Süren - Canaydın grubuna karşı yönetim içinde Yalman’ın yanındaydı;) Yalman’ın sözlerini yalanlamıyor! “Yalman’ın konuşmaması gerektiğini” söylüyor! Demek ki “neymiş?” Alp Yalman’ın söyledikleri gerçekmiş! Geliyorum bir başka komediye! Bu nasıl bir gazetecilik anlayışı, bu nasıl bir medyadır ki; kimse çıkıp da “olayın başrolünde olan” Adnan Polat’ı bulup sormuyor: “Bu işin esası nedir? Kim yalan söylüyor? Alp Yalman mı yoksa Faruk Süren mi?” Görelim bakalım, Adnan Polat ne söyleyecek? Bana “Alp Yalman’ın anlattıklarına çok yakın açıklamalarda bulunan” Adnan Polat? O günlerde “Fatih Terim’i Galatasaray’ın başına getirmek isteyen futboldan sorumlu “asbaşkan” Adnan Polat? Hınk deyiciler ve spor bozarları! “Spor” demiyelim ama “futbol literatürümüze” bu mevsimin başından beri “kalıcı olacak” bir deyim getirdiğimi sanıyorum; “Dibek dövücülerin hınk deyicileri!” Gerek meslek içi, gerek meslek dışı “bu deyimle ilgili” olumlu tepkiler alıyorum! Hatta “tebrikler!” Şimdi “ikinci” bir deyimi daha yazılarıma dahil edeceğim! Turgay Renklikurt Hocamla TRT - 2’deki “sohbetmizde” dilimin ucuna kadar gelen ama “Bayram üstü biraz ağır olacak” diye kullanmadığım bir deyim! İşte şimdi yazıyorum! Kendilerine “spor yazarı” ünvanını “hiç sıkılmadan” yakıştıran “bazı kişiler” var! Ne spordan anlıyorlar! Ne gazeteciler! Ne de yazı yazmasını biliyorlar! Ama “spor yazarı” diye geçiniyor, gazetelerin spor sayfalarında TV ekranlarında “arzı endâm ediyorlar!” Herkes de, “onları gerçekten spor yazarı sandığı için” mesleğimizi fanatizmin bataklığına gömen yazılarını ve görüşlerini “spor yazarlarının yazıları ve görüşleri” olarak kabul ediyor! Aslında “bu yazılar ve bu görüşler” sporun amaç ve ilkelerine tamamen ters düşüyor! Sporu “spor olmaktan çıkarıyor” ve kirletiyor! İşte onun için ben bunlara “spor yazarı” değil... Açıkça ve seçikçe “Spor bozarı” diyorum! “Spor bozarı!” Var mı itirazı olan Avrupa Fatihi! Hatırlıyorum; Galatasaray’ın Avrupa Kupaları’nda aldığı başarılı sonuçlar üzerine gazetelerin ve TV’lerin ağızlarına pelesenk ettikleri “Avrupa Fatihi” deyimini yazılarımda kullandığımda fakslar mektup alırdım! “Nereden Avrupa Fatihi oluyormuş? Ne yapmış da Avrupa Fatihi olmuş?” Daha çok “Fenerbahçeli” bazı okuyucularımdan gelen bu mektuplar ve fakslar “nedense” birdenbire kesiliverdi! Herhalde “Türk gazetelerine, TV’lerine ve gazetecilerine inanmayan” bu okuyucularım, benzer deyimleri “Avrupalı gazeteler ve TV’ler kullanmaya başlayınca” inanmış olacaklar! Doğrusu ya “Galatasaray’ın Avrupa Kupaları’ndaki başarı çizgisi”, diğer Türk takımları ile mukayese edilirse, “puan cetvelindeki Galatasaray - Fenerbahçe farkı kadar” net bir şekilde ortaya çıkıyor! Şimdi bir “doğruyu söylemem gerek!” “Galatasaray’ın Avrupa Fatihi olmadığını” iddia etmek yerine “Fenerbahçe’yi de, Beşiktaş’ı da, Trabzonspor’u da Avrupa Fatihi yapmak için” uğraşalım! Bir değil, bir çok “Avrupa Fatihimiz olsun!” “Galatasaray Avrupa Fatihi değil” demekle “Galatasaray’ın Avrupa Fatih’i olması gerçeği ortadan kalkmaz!” Olsa olsa bu düşünceler ortada olan bir gerçeği ifade eder: “Kıskançlık!” İyi de “bu kıskançlık”, Galatasaray’ı geriye çekmekle değil, diğerlerinden “ileriye gitmekte” kullanılsa çok daha iyi olmaz mı? Özlenen ve aslolan da bu değil mi? Ne zaman bu “Ali Şen kafasından vazgeçeceğiz?” Bilmem ki, ne zaman?
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT