BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Tarihe, tarife sığmayan destan

Tarihe, tarife sığmayan destan

Çelik gövdelerinden ateş kusan canavarlar sürüsü hışımla saldırmıştı. Çanakkale Boğazı’nı bir hamlede aşıp, üç gün sonra İstanbul’a demir atmayı planlıyorlardı. Ama, birkaç saat içinde öyle müthiş bir sille yiyecek, öyle perişan olacaklardı ki...



ngiltere Bahriye Nâzırı Winston Churchill, 1915 yılının Şubat ayı ortalarında herhalde ellerini keyifle oğuşturuyor, belki o meşhur purosundan havaya duman halkaları üflüyor olmalıydı. Çünkü, yedi buçuk aydan beri Avrupa’yı, Asya’yı kasıp kavuran o korkunç savaşı kestirme yoldan kendi lehlerine kapatmanın sihirli formülünü bulmuş, bunu Genelkurmay’a da kabul ettirmişti. Artık, geriye sayım başlamış demekti. Kudreti tartışılamayacak İngiliz ve Fransız donanmaları, gelin alayı gibi Çanakkale Boğazı’ndan süzülerek üç gün içinde İstanbul’u teslim alır, Osmanlı ordularını derhal silâh bırakmaya mecbur ederdi. Oradan Karadeniz’e çıkılarak, ürkütücü ihtilâl uğultularıyla bunalan Rusya’nın imdadına yetişilir ve Almanlar karşısında yeni bir cephe oluşturularak son ve kesin darbe indirilirdi. Mağrur, kendinden emin ve kararlı İtilâf blokunun hesabı özetle böyleydi; o hesabın çarşıya uymayacağı ihtimalini hesaba bile katmıyorlardı. Ve Churchill, gelmiş geçmiş cihangirleri kıskandıracak bir şerefi kucaklama, sahiplenme ânını adeta iple çekiyordu. Güç dengesindeki uçurum 19 Şubat 1915 sabahı, tarihin en müthiş deniz harekâtının öncü kıvılcımları çaktı, ilk gürültüleri koptu. Altı büyük zırhlı, Boğaz girişindeki tabyalarımıza yağmur gibi bomba yağdırıyordu. Daha sonra 25 Şubat’ta ve Mart ayının başından 11’ine kadar birçok defa aynı tarzda saldırılar sahnelendi. Bunlar, dış tabyalarımızı taş üstünde taş kalmayacak derecede tahrip edip tamamiyle devreden çıkarma amacına dayanıyordu. Nihaî saldırıda, bütün gemilerine tam yol verecek, sağlı sollu iç tabyalarımızı vurup yok edecek ve akşama kalmadan Marmara sularında olacaklardı. Oradan, zafer cümbüşü içinde, yıldızlara uzatılan kadehleri boşalta boşalta ver elini İstanbul... Aradaki güç dengesine, daha doğrusu mukayeseye gelmez aşırı dengesizliğe bakarsanız, bu planın tutmaması, gerçekleşmemesi doğrusu düşünülemezdi: İngiltere ve Fransa deniz kuvvetlerinin devâsâ 18 zırhlı gemisi, 16 muhrip, 7 denizaltı, 21 mayın tarayıcı ile 6 uçak taşıyabilen bir uçak gemisi... Ve çapları geniş, menzilleri yüksek 506 top. Bizim fakirâne tabyalarımızın toplam top adedi ise 150 kadardı. Bunların yarıdan fazlası yaşlıydı, tamir göre göre hantallaşmıştı ve çoğunun menzili 7.500 metreyi geçmiyordu. Gülle ve mermi stokumuz da kara kara düşündürecek ölçüde azdı. Altı saatte hezimet Müttefik donanmanın başkumandanı Amiral De Robeck’e verilen rapora göre, Boğaz girişindeki mayınlar temizlenmiş, yenilerinin döşenmesine de fırsat verilmemişti. Bu durumda, denizden gelecek bir tehlike söz konusu olmayacaktı. Ama, küçük Nusret mayın gemimiz, gece yarısı bütün ışıklarını karartmış olarak, düşmanın karakol gemilerine, muhriplerine görünmeden Karanlık Liman’ın yukarı kısmına sokulmuş, kahraman mürettebat su şıpırtısı bile çıkarmamaya özen göstererek 26 mayını denize salıvermişti. Bu mayınlar, büyük saldırıya geçildiğinde De Robeck’e ecel terleri döktürecek, zırhlılara ölüm tuzağı olacaktı. 18 Mart sabahı, hava alabildiğince berrak, deniz olabildiğince sakindi. Saat 10.30’da, çelikten yapılmış yüzer kaleler, homurtular çıkararak Boğaz’dan içeriye girdi ve ilk mermi 11.15’te Triumph zırhlısından gönderildi. Türk toplarının mukabelesi 15 dakika sonra başlamış, öğle saatlerinde gökyüzü dumandan, toz bulutlarından görünmez olmuştu. Tek tek anlatmaya lüzum yok. Saat 16.00’yı bulduğunda, 16 bin tonluk Bouvet, 15 bin tonluk Irressistible ve 13 bin tonluk Ocean zırhlıları denizin dibini boylamış, Suffren, Gaulois ve Inflexible zırhlıları ağır yaralı olarak savaş dışı kalmışlardı. İrili ufaklı diğer gemilerde de ciddî hasarlar meydana gelmiş, düşman donanması yarıya yakın ölçüde güç kaybına uğramıştı. Bu netice, Türk topçusunun isabetli atışlarıyla ve Nusret’in döktüğü mayınların patlamasıyla alınmıştı. Saat 17.00’ye geldiğinde, süngüsü düşmüş, başı eğilmiş De Robeck’in, o azametli donanmasına ric’at emri vermekten başka çaresi kalmamıştı. Altı saati bulmayan bir sürede, önüne çok ağır bir fatura uzatılmış, Çanakkale’nin denizden geçilemeyeceği gerçeği, olanca şiddetiyle kafasına dank etmişti. İtilâf devletleri, 18 Mart’ta yedikleri bu müthiş dayağa rağmen akıllanmayacak, iki ay sonra Çanakkale’yi karadan geçip İstanbul’a ulaşma sevdasına düşeceklerdi. Ama, Ağustos sonuna kadar gönüllerinde yaşattıkları o hayal de uçup gidecek, kolları kanatları budanmış vaziyette, süklüm püklüm döneceklerdi. Onlar, her şeyi teknik üstünlükle, silâh avantajıyla ölçüyorlardı. Türk askerinin göğsündeki “alınmaz kale olan kat kat îmanını” hesaba katmamanın gafletiyle yıkılıp gitmişlerdi. Mustafa’nın zekâsı.. Arıburnu cephesinde ileri hatların müdafaasıyla görevli bir binbaşının anlattığına göre, bir sabah, gün doğarken dışarıdan gürültüler, kahkahalı şakalaşmalar işitilir. Binbaşı dışarı çıktığında, bölüğün sakası Mustafa’nın etrafını arkadaşlarının çevirdiğini görür. Az ötede, neredeyse beli kırılacak derecede yüklenmiş bir katır durmaktadır. Yükü de kutu kutu çikolata, peksimet, gevrek, limonata şişeleri, bonbonlar, peynirler, pastalar, reçeller, konserveler vesaireden oluşmaktadır. Binbaşı, Mustafa’yı sorguya çeker. Bizim saka, katırına fıçıları yüklemiş, ilerdeki dereye gidip su doldurmuştur. Ama, dönüş yolunda bir bayırdan katırıyla birlikte aşağı yuvarlanmış, koşup gelen İngiliz askerleri tarafından yakalanmıştır. F. Celâleddin, bundan sonrasını Mustafa’nın ağzından hikâye ediyor. İte kaka beni sürdüler, bağladılar; tekme, tokat, yumruk gırla gidiyordu. Bir iki zıpırına ben de yerleştirdim emme, neyleyim çokluk idiler. Katırın ipi elimde, bırakmıyordum. Gide gide bol ışıklı bir yerde, gözü tek camlı bir İngiliz’in karşısına diktiler. Sırmasından anladım, zabit idi. Resm-i selâmı ifâ edemedim, “Ulan beni çözün” diye bağırdım. Etrafına bir şey söyledi, tercüman getirdiler. Herife dedim ki: “Zabit efendiye söyle, kendisine bir diyeceğim var” dedim. Bunun üzerine beni çözdüler, hemen zıpladım, resm-i selâmı ifâ ettim. İri dişlerini gösterip güldü, emme ben de dayağı yerken dalaveremi kurmuştum. Tercümanla sorup suale başladı. “Kaçak mısın?” dedi, “Kabul etmem” dedim. “Nerelisin?” dedi, “Gastanbolluyum” dedim. Tercüman “Eee, burada ne halt ediyordun?” dedi. “Ağzını bozma, tepelerim” dedim. Silleyi şaplatacaktım emme, önüme geçtiler. “Ulan sen beni bırak, yüzbaşıya bir şey diyeceğim” dedim. Meramımı onun diline çevirdi. Ben de dalavereyi kıvırmaya başladım. Bir güzel öksürdüm, dedim ki: - Efendim, ben kırba neferiyim, yani ya bölüğe su taşırım. Bizim tarafta, Cenâb-ı Mevlâ’ya çok şükür, sudan bol ne var? Emme sizin tarafta çok eksik, ve lâkin bizim dilimizle bağırmıyorsunuz. Bizim binbaşı tam askerdir; beni çağırdı, “Mustafa, fıçıları doldur, katıra yüklet, tâ karşıki siperde düşman susuzluktan ölüyor. Biz karşımızda süngümüzden geberecek düşman isteriz, susuzluktan değil... Benden yüzbaşıya selâm eyle, seni geriye bırakıp bırakmamak onun erliğine kalmış bir şey... Haydi yolun açık olsun” dedi. Amanın, bir çığlıktır koptu. Herifler sağlam kızdılar, tepeleyecekler, dedim. Emme baktım ki sıçraya sıçraya, biri bırakıp biri sarılarak suratımı öpücük içinde bıraktılar. “Hele durun be yahu” dedim. “Ulan köpoğlular, beni avrat mı sandınız?” dememe kalmadı, güle güle zabit yanıma yaklaştı, elimi aldı, yukarıdan aşağıya kırar gibi bir toka ettik. Sonra beni, seninki kadar güzel bir masanın yanına, karşısına oturttu. Demin beni tokatlayıp tekmeleyen heriflere şöyle bir yan baktı. Zabite söyleyip hepsine birden sopa attırmak işten bile değildi emme, haydi gammazlık etmeyeyim, dedim. Zabit bana “beraber yemek yiyelim” dedi emme, kabul etmedim. Sonra efendim, öğle üstü beni aldılar, sakallı bir kumandana götürdüler. Etrafında sırmalı zabitler fırıl fırıl dönüyorlardı; anladım ki bizim paşalar gibi bir şeydir. Ona da zokamı yutturdum, herifle de tokalaştık. “Binbaşına selâm eyle, bizim hediyeyi de o kabul etsin” dedi. Resm-i selâmı ifâdan sonra çıktım. Yakalandığım yere geldik, orada bizim yırtık palanlı katır, nah böyle geline dönmüştü. “Bunlar ne?” dedim. “Yemiş, yemiş” dediler. “Biz hediyeye hediye kabul etmeyiz” dedim. “Olmaz, darılırız” dediler. Heriflerin canına okuyoruz, bari dargın öldürmeyelim, kalpleri kırılmasın, dedim; katırı çektim. Yola düştük, zabit yanıma biraz daha sokulup elime bir kese sıkıştırmaya kalkmasın mı? Geri verdim, Biz su satmıyoruz” dedim, şaşırdı. Artık bizim siperler yakındı. Arkamdan “Eyvallah, eyvallah” diye bağrıştılar; ben de döndüm, “Guguk!..” diye bağırdım. Devi haklayan cüce... 12 Mayıs’ı 13 Mayıs’a bağlayan gece yarısı... Çanakkale Boğazı koyu karanlık içinde. Tabiat, derin bir sessizliğe bürünmüş, sanki uyuyor. Ama, Rumeli yakasının Seddülbahir yönüne uzanan kıyısında, farkedilmesi güç bir hareketlilik var. Sular belli belirsiz yarılıyor, karanlığa uyum sağlamış bir karaltı, aşağılara doğru ağır ağır süzülüyor. Bu, ışıklarını kamufle etmiş, makinelerini en düşük tempoda çalıştırarak ilerleyen 650 tonluk Muavenet-i Milliye torpidobotumuzdur. Peki, o ıssız gece vaktinde, mümkün olduğunca gizlenerek nereye gidiyordu Muavenet-i Milliye?.. Cevap: Morto koyuna, zırhlı avına... Hem de kendisinden tam 20 misli ağır, üstelik dört muhribin koruması altındaki Goliath zırhlısını avlamaya... Ahmed bey idaresindeki torpido gemimiz, hedefine kilitleninceye kadar çok ciddî tehlikeler atlattı. Önce, sahildeki bataryalarımız, düşman gemisi zannederek onu yaylım ateşine tutmuşlardı. Çok geçmeden, Goliath’ın muhafızlarından iki muhrip ortaya çıkmış, ancak karanlık sahili tam seçemediklerinden çekip gitmişlerdi. Ve Morto koyu önündeki burun dönülürken, üçüncü bir tatsız sürprizle karşılaşılmıştı: Goliath’ın az ötesinde ikinci bir dev zırhlı yatıyordu. Ama, Muavenet-i Milliye’nin kahraman mürettebatı, buraya kadar geldikten sonra dönmezlerdi. Ölüm umurlarında bile değildi; yeter ki üstlendikleri görevi yerine getirsinler. Goliath’ın gözcüleri, aradaki mesafe 800 metreye inince durumu farkettiler. Işıldaklar parladı ve parola soruldu. Ahmed Kaptan’ın mors alfabesiyle verdiği “Hazır ol!” cevabından hiçbir şey anlamamışlardı. O şaşkınlık ânında, hızını kesmeyen Muavenet-i Milliye de 300 metreye kadar sokulmuştu. Ve torpido subayı Haydar Bey, aldığı komutu yıldırım hızıyla yerine getirerek, önce baş, sonra orta ve kıç torpidoları fırlatıverdi. Goliath’ın personeli için, değil mukabele, dua edecek zaman bile kalmamıştı. Üç torpido da birbiri ardına çarpıp patladı ve Türk tabyalarına bombalarıyla kan kusturan koca canavar, ateşler, dumanlar içinde çatırdayıp çökerek, sularda kayboldu gitti. 750 kişilik personelinin 567’sini de kendisiyle birlikte ölüme sürükleyerek... Saat 1’i 20 geçmekteydi. Görevini tamamlayan Muavenet-i Milliye, serî bir manevrayla dönüp geriye atılacak, içindeki kahramanların burnu dahi kanamadan, gün ağarmaya yüz tuttuğunda üssüne varacaktı. Bundan iki hafta sonra, Türk denizaltılar, Majestik ve Triumph’u da vurup batırdılar. Böylece Çanakkale, 18 Mart’ta 3 ve Mayıs ayında da 3 olmak üzere, toplam 6 dev zırhlıya mezar oluyordu.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT