BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Milyonlar hacı oldu/ Urumçi’den Mekke’ye

Milyonlar hacı oldu/ Urumçi’den Mekke’ye

Çin’li Müslümanlar Harameyn’e ulaşabilmek için hayatı boyunca kazandıklarını harcamayı göze alırlar. Sadece bürokratik engelleri aşmak iki koca yıllarına mal olur.



aklaşık yüzbin yurttaşımız “Hacı olmanın” mutluluğunu yaşıyor. Cidde’nin bunaltıcı sıcağı, Medine’nin latif havası, Alemlerin Efendisi’ni kuşatan kutlu Ravda... Cennet-ül Baki, Kuba, Mescid-i Cuma... Uhud, Kıbleteyn Camii ve Mescid-i Seba... Münevver Beldenin güler yüzlü esnafı, hurma pazarları, misvak tezgahları, kaldırım lokantaları... Zencisi, sarı benizlisi, esmeri, kumralı.. Bir renk ve ses cümbüşü... Mekke’ye akan kalabalıklar, beyazlara bürünen hacılar. Zülhuleyfa, mikat mahalli derken Mükerrem Mekke... Mescid-i Haram, etrafında halka halka dönülen muazzam Kabe, şerbetleri imrendiren zemzem, ılık mermerli say hattı, Safa ve Merve... Sonra Nur dağı, Sevr Dağı, Cin Mescidi, Cennet-ül Mualla... Arafat ovasına koşan milyonlar, kefen renkli ihramlar, Cebel-i Rahme eteklerinde yalvaran aşıklar ve tek tek çakıl toplanılan Müzdelifa... Taşlanan şeytan, kesilen kurbanlar, çıkarılan ihramlar ve Mina... Şimdi veda vakti. Şu sıralar hacılarımız son kez tavaf ediyor, mükerrem Beldelerle vedalaşıyorlar. Elbette bu diyarlardan ayrılacaklar ama kalplerini Hicaz’da bırakarak. Bundan böyle söz Haremeyn’den açıldığında bir tuhaf olacaklar. Ilık ılık içleri ürperecek ve gözleri dolacak. Burunlarının direği ve ciğerlerinin bir köşesi sızlayacak... Adına hasret denen şey bu mudur bilemiyoruz ama hayatları boyunca şu anı hatırlayacaklar. PEKİ YA DİĞERLERİ? Yeter ki paranız ve sıhhatiniz yerinde olsun. İnanın hacca gitmenin korkulacak bir yanı yok. Gerek Diyanet Vakfı, gerekse de firmalar vizenizi çıkarır, yerlerinizi ayırırlar. İhtiyaç duyacağınız herşeyi (arabaları, doktorları, ilaçları, tayınları) önceden ayarlarlar. Tayyare ile 3 saatlik... Evet, evet sadece 3 saatlik bir yolculuktan sonra Cidde’ye inersiniz ki mukaddes yolculuğunuz başlamış demektir. Dünyanın dört yanında yaşayan Harameyn aşıkları bu toprakları görebilmek için büyük fedakarlıklar yaparlar. Mısır, Pakistan ve Bengaldeş gibi fakir ülkelerin çocukları Suudlara köle olur, şoförlüğe, ameleliğe, temizlik işçiliğine katlanırlar. Hintliler otobüs tepelerinde, Kırgızlar kamyon kasalarında bitmeyen kilometrelere ve bitiren güneşe meydan okurlar. Afrikalılar tüm servetlerini seyahat firmalarına bırakırlar. Ama Çin müslümanlarının çilesi bunların çok ötesindedir. İsmi bizde mahfuz Doğu Türkistanlı bir sevdalı anlatıyor: Ömrüm boyunca hep Mükerrem Mekke ve Münevver Medine’nin hayaliyle yaşadım. Nurlu Kâbe ve kutlu Ravdaya kavuşma aşkı dayanılmaz olunca mukaddes yolculuğa niyet ettim. Ancak Çin Halk Cumhuriyeti dine ve dini faaliyetlere karşıdır. Hac için izin istemek saflık olurdu. Öncelikle yurtdışına çıkmalıydım. Türkiyedeki dostlarımla yazıştık, güya beni İstanbul’a çağırdılar. Teklifnameyi (davet mektubunu) bağlı bulunduğum mahalli idareye götürdüm. Günlerce süren bir çabadan sonra turist pasaportu almak için izin çıktı. Müracaat formunu zor şer ele geçirebildim. Ama para dağıtmadığım memur kalmadı. Şimdi bu form Urumçi’ye gidecek, bilahere Pekin’e gönderilecekti. Kızıl Çin’de resmi işlemler zor yürür. İşleri bizzat takip etmezseniz bir yerlerde takılır kalır ve tozlu mahzenlere atılır. Ben de evraklarımın peşine düştüm. Önce Urumçi macerası başladı ki bu en az 6 ay şehirde sürüneceksiniz demekti. Bu köhne şehirde oteller sayılıdır. Kaldıki Türkistanlıların otelde yatmaya hakları yoktur. Bitmek bilmeyen gecelerde parklarda, sokaklarda süründüm. Zaman zaman halime acıyanlar evlerine konuk ettiler. Bir ömür gibi uzun geçen günlerin ardından Urumçi’deki işimi hallettim, bana Pekin’e gitmem söylendi. Pekin tam 4 bin kilometre ötedeydi ve trenle 5 gün çekerdi. Bu süre zarfında ne trende ne de istasyonlarda müslümanın yiyebileceği bir şey yoktu. Yanıma aldığım katıklar bozuldu, sadece kurumuş ekmek ve suyum kaldı. URUMÇİ PEKİN HATTI Pekin’de Türkler çok hakir görülür. Paranız olsa bile yatacak yer verilmez. Nitekim benim de korktuğum başıma geldi. Bir gecede tam 12 otelin kapısından döndürüldüm ki çoğu boştu. Benden sonra gelen Çinliler güle oynaşa odalarına yerleştiler. Bahçedeki koltuklara bile ilişmeme izin vermediler. Binbir mihnetten sonra bir ilkokul binasında kalmama izin verdiler ki, kuru sıraların üstü bana saray gibi geldi. Ne altımızda bir döşek vardı, ne üstümüzde battaniye. Felaket üşümüştüm, sabah kalktığımda her yerim tutulmuştu. Buna da razıydım ama “Sana bir gün katlanabiliriz” deyip kapıyı gösterdiler. Ertesi gün “Şincan Ben Siçu” diye adlandırılan Doğu Türkistan Temsilciliğine gittim. Ama o kalabalıkta temsilci ile görüşmek mümkün değildi. Saatlerce uğraştım, didindim ve içeri girmeyi becerdim. Uygur Başkan beni dinlemeye bile tenezzül etmedi. Çinli yardımcısı daha merhametli çıktı. Ona o kadar çok yalvardım ki okulda yatmama yarayacak bir pusula imzaladı. Burada biletle kalınıyordu. Ben tıkanan bürokrasiden bıkıp memleketine dönenlerin biletlerini de satın aldım. Ancak yiyecek büyük dertti. Çinliler yılan, çiyan bulduklarını yiyor ve temizliğe hiç dikkat etmiyorlardı. Koca şehir lağım gibi kokuyor, ağır hava iç kaldırıyordu. Kaldırım lokantalarında oturanların ayakları altında fareler dolanıyordu ve onlar bundan rahatsız olmuyorlardı. Pekin’de çok zor günler geçirdim, inanın saçlarım ağardı. Bazı arkadaşlarımız gece yarısından sonra hamamlarda yatıyor, ancak sabahın ayazında dışarı atılıyorlardı. Bir sıcak, bir soğuk derken sıhhatleri bozuldu. Kesik kesik öksürdüklerine bakılırsa bunların izi kalacaktı. İŞ PASAPORTLA BİTSE Eziyetle geçen aylardan sonra pasaportumu çıkarabildim. Ama asıl problem vize alabilmekti. Zira Kızıl Çin’de halk yabancı konsolosluklara gidemez. Bunun için “Seyahatçiler İdaresi”ne müracaat eder. Bu kurum dolarınızın yeşilini görürse işinizi takip eder. Bazen de eder gibi yapar. Hele Hacca niyetlendiğinizi hissederlerse hepten zora sokar, bahane üstüne bahane bulurlar. Hasılı günleriniz Emniyet Sarayı ile Seyahatçiler İdaresi’nde akar. Türkiye’ye gidecek biri için tahsis edilen döviz miktarı sadece 40 dolardır. Bu para ile yurtdışında çekirdek bile alınmaz, ama itiraz ne mümkündür, hem kimin haddine. Biz bütün bunları hür dünyaya çıkışımızı engellemek için yaptıklarını biliriz. Öyle ya, yurt dışına çıkanlar gördüklerini yaşadıklarıyla kıyas eder ve sistem için rahatsız edici olurlar. Hele idareciler sağda solda “Doğu Türkistan” lafı duymasınlar, beyinlerinden vurulmuşa döner ve tahmin edemeyeceğiniz kadar saldırganlaşırlar. Uzatmayalım, evraklarımı tamamladım, bir aksilik çıkmaması için sınıra kadar dua ettim. Allah yardımcım oldu, Kaşgar üzerinden Pakistan’a geçtik. Pakistanlılar bizi Gilgit ve Ravalpindi’deki misafirhanelerde ağırladılar ki sayımız kısa sürede 1352’ye vardı. Ama hiçbirimizin Arabistan’a gidecek gücü yoktu. Pakistanlı kardeşlerimiz bize müsamaha ettiler. Yanımızda getirdiğimiz malları gümrüksüz soktuk, dahası bunları satmamıza göz yumdular. Ama bu 1352 kişiden ancak 832’si hacca gidebildi. Para denkleştiremiyenler (ki aralarında ben de vardım) boyunlarını büktüler. TİZ DÖNÜN GERİYE! Tam o sırada Çin Komünist Partisi yöneticilerinden Kurban Mahmudov, Abdullah Can, Rahmetullah Ali ve Şöhret Beg, Ravalpindi’ye geldiler. Bizleri tehditle dönmeye zorladılar. Nitekim önemli bir kısmını icbar edip geri götürdüler. Baskı öylesine yıldırıcıydı ki arkadaşlarımızdan bazıları kaçarak Pakistan’da yaşayan akrabalarının yanına sığındı. Bir kısmımız İstanbul’a doğru yola çıktı. Ancak Türkiye bize 15 günden fazla vize vermiyordu. Bu zaman zarfında hacca gidip gelebilmemiz mümkün değildi. Kaldı ki çok yorulmuş ve madden tükenmiştik. Bu yazı “Doğu Türkistanın Sesi” dergisinin birkaç yıl evvelki bir sayısından derlendi. Abdülhamit Avşar kardeşimizin yaptığı mülâkatın muhatabı hacca gidebildi mi bilmiyoruz. Ama Kızıl Çin, Müslümanları sindirmeye devam ediyor. Toroslar’ın öte yanı... ¥ Baştarafı 4. sayfada Çalıların dibinden bir böğürtü yükseliyor. Muammer Abi peşine düşüyor. “Aman abi, gözünü seveyim” filan diyoruz ama durdurmak ne mümkün. Avla en alakasızı benim ama yaralı bir domuzun gergedandan güçlü, panterden hızlı olduğunu biliyorum. Şimdi, akşam akşam başımıza bir iş almayalım. Zaten etrafımız kuş uçmaz kervan geçmez bir dere yatağı. Muammer abi domuzu buluyor. Son iki dom dom kurşununu da başına sıkıp canını çıkarıyor. Sayıyoruz dört delik. Biri hariç hepsi hedefte. Müdürümüz sahiden avcı, tüfeğinin hakkını veriyor. Sütçüler’e vardığımızda yatsı yaklaşıyor. Bir gölge yolumuza çıkıp, arabayı durduruyor. Kolumuza girip, içinde çıtır çıtır çam odunları yanan bir kuzinenin başına oturtuyor. Derken tarhana, dolma, bazlama dolu bir siniyle görünüyor. Kütüphaneci Ahmed sadık bir dost. Geleceğimizi nerden haber aldı, hem o tez vakitte bu mükellef sofrayı nasıl hazırladı? Aklımız almıyor. GELELİM SÜTÇÜLERE Sohbetin bir yerinde laf ola beri gele cinsinden soruyorum: “Sahi bu Sütçüler ismi de nereden geliyor?” Sanki böyle bir soru bekliyormuş gibi anlatıyorlar. Biri bırakıyor, öbürü başlıyor. Meğer bu şirin kasabanın hikayesi bundan 800 yıl evveline dayanıyormuş, hani Türklerin Torosları mekan edindiği yıllara... Efendim Yörükler o sene de her yıl yaptıklarını yapar, denkleri katırlara yükler, davarlarını önlerine katarlar. Kıl çadırlarını kuracakları otu, çiçeği bol bir yayla ararlar. Yolları Sanlı’ya mı uzanır, yoksa Zengi’ye mi bilemiyoruz ama dizlerini tuta tuta yürüyen bir aksakallı Kepez Dağı’nın kıble yamacında çöker kalır. Kesik kesik heceleyerek “artık dayanamayacağım” der, “n’olur beni burada bırakın, siz işinize bakın”. Oğulları “ama olur mu?” deseler de babalarına itiraz edemezler. Ona bir çadır kurar, üç beş keçi bırakırlar. Yaz boyu yaylada kalan kafile dönüşte ihtiyarı bulurlar. O virgül gibi bükük adam elif gibi dikleşmiş, yüzüne kan gelmiştir. Üstelik bu kez aşağılara inme gibi bir niyeti yoktur. Yakınları oracıkta bir karar verir ve yamaca yerleşirler. İlk kez taş üstüne taş koyar, kışa dayanacak evler yaparlar. Minik beldelerinin adını (belki de dibine kuruldukları dağın hatırına) “Cebel” koyarlar. Yörükler zor şartların insanıdırlar ve etrafındaki malzemeyi iyi kullanırlar. Taşları kırar yontar, hatıl üstüne koyarlar. Çatıyı ağaçla kapatır, toprakla örterler. Damı yuvga taşıyla bir güzel ezer, sızdırmaz ederler. GEL ZAMAN GİT ZAMAN Gel zaman git zaman Cebel diğer yörüklerin de dikkatini çeker. Sefer Ağa adında bir gönlü zengin yöre ölçülerinde muhteşem denilecek bir caminin inşasına başlar. Caminin bittiğini göremez ama bir başka ağa (Hasan Ağa) tamamlar. Bu cami 1184 yılında ibadete açılır ve Selçuklu dönemine ait en orijinal binadır. Derken Şeyh Muhammed adlı bir Horasan eri yöreye yerleşir. Baldan tatlı sohbetler eder, Toros zirvelerinde ılık Medine meltemleri eser. Cebel sulak yerdir. Toprağı az ama münbittir. Minik belde bir anda meyve bahçesi kesilir. Elmalar, armutlar, narlar ambarlardan taşar. Ayvası, cevizi ve zeytini de vardır ama dutun yeri başkadır. Yenilen, dağıtılan, kurutulan bir yana araba araba dut ezer güğüm güğüm pekmez yaparlar. Maharlardan şırıl şırıl şıra akar. Meyveler kurutularak saklanır, eşe dosta köfte, pestil, dukkuru (dutkurusu) yollanır. Biliyor musunuz, nebatın dilinden anlayan için Toroslar bulunmaz bir hazinedir. Dağlar meneviş, hünnap, ahlat, adaçayı, papatya, havlıcan kaynar. Etleri, balları mis gibi kekik kokar. Kıraathanelerinde nadiren çay, kahve içilir. Ocakçılar haşlak suya adını duymadığımız otlar atar, tadını bilmediğimiz lezzetler sunarlar. ÇERÇİ GELDİ HANIM O yıllarda yörede para dolaşmaz. Millet balını, buğdayını takas eder. Kıl kilim, pekmez ve keçi postu üç beş kuruş eder ama meyve maldan bile sayılmaz. Çerçiler yörüğün nabzını iyi tutar, incik boncuk koştururlar. Pembe beyaz şeritli ala şekerler, galveniz leğenler, mandallar, çizgili pijamalıklar getirirler. Bu ayaklı mağazalar her teklife “He” der, uyar görünürler. Para pul istemez bal, pekmez ve oğlakla yetinirler. Cebelliler bir çift aslanlı papuca ne ödediklerini asla bilmezler. Ama yırtılanları kızgın maşayla onarıp dağılıncaya kadar kullandıklarına göre bu lastikleri pahalıya almış olmalıdırlar. Hasılı Cebel uzun yıllar kendi halinde tıkırdar. Ahali hırsızlık uğursuzluk tanımaz. Kadınlar bile kör karanlıkta çırayı yakar, kuytu bahçeleri sularlar. Evet beldeleri huzurludur ama bu sarp coğrafya yıpratıcıdır. Mesela yağmur tuttuğunu önüne katar. Bırakın evleri, köprüleri yıkar. Toprak yöre tabiriyle orbulup aşağılara akar. Gün gelir gençler yorulurlar. Elbette, şu koca dünya Toroslardan ibaret değildir. Yaşlılar “mekanımız dağlardır” deseler de yeni kuşaklar büyük şehirlerin yolunu tutarlar. O yıllarda ulaşım iyiden iyiye rahatlamıştır. Ama onlar Eğirdir’e yürüyerek iner, arabayla Isparta’ya, trenle İzmir’e geçerler. Yorucu bir vapur yolculuğundan sonra İstanbul’a varırlar. Eh hayat o zaman da zordur. Kimse “Ah ne iyi ettiniz de geldiniz” demez. Cebelliler yılmaz, yıkılmaz şehirde tutunmanın yollarını ararlar. Öyle ya onlar da para kazanmalı, çocukları okumalı, doktor, mühendis olmalıdır. İşte bekar odalarında kafa kafaya verip “N’apcaz şimdi?” dedikleri günlerden birinde İstanbul’a yerleşen eski bir Cebelli hatırlanır. Bu adam padişahın sütçü başısıdır. SÜTLE GELEN BEREKET İşte o akşam uzun uzun “Sütçülük” üzerine konuşur, karar kılarlar. Sonraki günlerde sokak sokak dolaşır, Boşnak mandıralarından topladıkları sütleri satarlar. İstanbullular kendilerini bildi bileli sütten yana şanssızdırlar. Zira günübirlik satıcılar mübareği sulandırmayı uyanıklık sanırlar. Ama Cebelliler saftırlar, temizdirler. Hile hurda bilmezler. Kısa sürede kendilerini sevdirirler. Müşteriler artınca oğullarını uşakları getirirler. Taksim’i, Aksaray’ı, Galata’yı, Kadırga’yı mesken edinirler. Uzun lafın kısası ama az ama çok bir mahalle tutarlar. Memleketinde bey geçinenler bile güğümlerini askıya takar, çıngırağı ellerine alırlar. O yıllarda İstanbul’da buzdolabı yok gibidir ama yörükler onun da çaresini bulurlar. Güğümleri tapalarla tıkar, kuyulara salarlar. Onların sütleri Ağustos sıcağında bile bozulmaz. Derken üzerinde bir parmak kaymağı olan kaşık batmaz yoğurtlar yaparlar. O yıllarda Cebel külliyen boşalır büyük şehirlere akar. Öyle ki gün gelir şirin kazanın adı “Sütçüler”e çıkar. Peki sonra ne olur? Sütçüler yine kendi halinde. Ama çocukları okuyup adam oldu. Şimdi siyasete, bürokrasiye, eğitime yön veriyorlar. Hem biliyor musunuz bu gün lüks ambalajlar içinde satın aldığınız yağların, yoğurtların, peynirlerin arkasında Sütçülerli işadamları var. Nasıl, enteresan değil mi? En az “Antalya’nın kışı” kadar.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT