BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Paşa ve general...

Paşa ve general...

Işık Koşaner’e ait olduğu iddia edilen ses kayıtlarında, yapılan müthiş öz eleştiri ve şaşırtıcı itiraflar etrafında, öylesine çok ve çeşitli değerlendirmeler var ki... Askerî cenahın dünü ve bugününü analiz etmek üzere, sadece bu ses kayıtlarını baz alarak, ciltlerle kitap yazmak mümkün!



Işık Koşaner’e ait olduğu iddia edilen ses kayıtlarında, yapılan müthiş öz eleştiri ve şaşırtıcı itiraflar etrafında, öylesine çok ve çeşitli değerlendirmeler var ki... Askerî cenahın dünü ve bugününü analiz etmek üzere, sadece bu ses kayıtlarını baz alarak, ciltlerle kitap yazmak mümkün! Osmanlı’da, “Mir-i liva-Tuğgeneral” ve daha üst seviyedeki askerlere, paşa deniliyordu. Vezirlik ise bugünkü mareşallik rütbesini karşılıyordu. Osmanlı’da bir sivil paşalık mansıbı da vardır. “Paşa” olarak anılan pek çok şöhretli isimler vardır ki, hiçbiri asker değildir. Çoğu diplomat ve idareci olmak üzere, sivil bürokrat ve siyasetçidir. Ali Paşa, M. Reşit Paşa, Mithat Paşa, Keçecizade Fuat Paşa, Talat Paşa vs... Bu konudaki teferruatı kitaplara havale ederek, gazete sütununun elverdiği ölçüde; tarihten günümüze dek, başarıları, başarısızlıkları ve kimi zaman da ihanetleriyle ün yapan paşa ve general örnekleri sunmak isterim... Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Osmanlı Devleti’nde yedi yılı aşkın süre sadrazamlık yapmış, esasen çok dirayetli ve başarılı bir kişidir. 1683’deki Viyana kuşatmasında, tarihin en büyük ordularından birine komuta etmiş; ancak şahsi hatalarından doğan stratejik ve taktik yanlışlar ile, maiyetinden bazılarının ihanetleri sonucu, hezimete uğramıştır. Tabya ilminin hülasası olan, “Komutan sadece yaptıklarından değil, yapamadıklarından da sorumludur...” hükmü çerçevesinde, bu başarısızlığın bedelini kellesiyle ödemiştir. Merzifonlu, Belgrat’ta Sultan Dördüncü Mehmed Han’ın fermanını beklerken, herhalde idam hükmünün verileceğini yüzde yüz biliyordu. Ama buna rağmen kaçmadı, emrindeki ordu ile isyan etmedi. Devlete sadakatte zerre kadar kusur etmedi. Padişah’ın idam fermanı gelince de, tam bir teslimiyetle, hakkındaki kararı kabul etti ve ona göre davrandı. İzin isteyip abdest aldı ve iki rekat namaz kıldıktan sonra, Komutan çadırındaki kıymetli halının (Devlet-i aliyyenin malıdır, benim kanımla necis olmasın -kirlenmesin- diye) kaldırılmasını ve kellesinin öyle vurulmasını söyledi. Ve öyle yapıldı... Şu sadakate bakar mısınız! Osmanlı’nın Cihan Devleti olmasında, böyle paşaların ve elbette askerlerinin bu muhteşem sadakati esas amildir. Ne yazık ki, böyle paşaların yanında, askeri kabiliyet ve dehasını şahsi ikbali için kullanan paşalar da çoktur. Mesela; Vehhabilere karşı çok muazzam mücadeleler veren Kavalalı Mehmet Ali Paşa... Mora isyanını bastırdıktan sonra, istediği valilikler verilmedi diye; Devlete başkaldıran ve Şam’ı, Halep’i ve Konya’yı alıp Kütahya’ya kadar gelen bu Paşasını durdurmak için, Osmanlı; Ruslar, İngilizler ve Fransızlardan yardım istemek zorunda kalmış, özetle bu devletlere, gelecekte çok zararlı neticeler doğuracak tavizler vermek zorunda kalmıştır. Neticede Kavalalı hanedanlık kurmuş ama, İmparatorluğu da temellerinden sarsmıştır!.. Benzer şeyleri Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa için söyleyebiliriz. (Sonraki yazıya.)
Reklamı Geç
KAPAT