BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bush Doktrini ölmedi; İsrail’de yaşıyor

Bush Doktrini ölmedi; İsrail’de yaşıyor

“Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...” 11 Eylül 2001’de gerçekleşen terörist saldırılardan sonra uluslararası ilişkiler uzmanlarından en fazla duyduğumuz cümle buydu. Kimileri ABD’nin tek hiper-güç olarak, dünyada istediği gibi at oynatacağı bir döneme girdiğimizi söylediler.



11 EYLÜL KORKUSU ABD Başkanı Bush, 2002’de ilan ettiği ve “Bush Doktrini” olarak anılan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde üç unsuru öne çıkartmaktaydı. Birincisi, ABD’nin yeni bir 11 Eylül yaşamaması için her türlü tedbiri alacağıyla ilgiliydi. KİMİ TEHDİT GÖRDÜYSE 2002 yılında “Ulusal Güvenlik Stratejisi”ni ilan eden dönemin ABD Başkanı Bush, ABD’ye yönelik potansiyel tehdit oluşturduğu değerlendirilen devletlere karşı askerî güç kullandı. SAHİPLENEN KALMADI Bush’un “ön alıcı saldırı” yaklaşımı, İsrail’de “suikast politikası” olarak uygulandı. 11 Eylül’ün 10. yıl dönümünde, George Bush’un mirasını sahiplenen bir tek İsrail kaldı. “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...” 11 Eylül 2001’de gerçekleşen terörist saldırılardan sonra uluslararası ilişkiler uzmanlarından en fazla duyduğumuz cümle buydu. Kimileri ABD’nin tek hiper-güç olarak, dünyada istediği gibi at oynatacağı bir döneme girdiğimizi söylediler. Kimilerine göre ise, 1648 yılında kurulan, egemen devletlerin eşitliğine dayalı Vestefalya Düzeni artık çökmüştü. Bazıları, Soğuk Savaş’tan sonra yeni bir düşman arayışına giren ABD’nin bundan böyle İslam’la mücadeleye girişeceğini savundular. Yaşananların, ABD’nin dünya hegemonyasının yok olmaya yüz tuttuğunun göstergesi olduğu değerlendirmesini yapanlar da vardı. 11 Eylül’ün 10. yıl dönümünde, George Bush’un mirasını sahiplenen bir tek İsrail kaldı. Dönemin ABD Başkanı Bush, 2002’de ilan ettiği ve “Bush Doktrini” olarak anılan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde üç unsuru öne çıkartmaktaydı. Birincisi, ABD’nin yeni bir 11 Eylül yaşanmaması için her türlü tedbiri alacağıyla ilgiliydi. “Ön Alıcı Saldırı” kavramıyla açıklanan bu yaklaşıma göre, ABD’ye yönelik potansiyel tehdit oluşturduğu değerlendirilen devletlere karşı, tehdidin somut hale gelmesi beklenmeden askerî güç kullanılacaktı. Ön Alıcı Saldırı, kitle imha silahları bulundurduğu iddia edilen Irak’a karşı 2003’te gerçekleştirildi. Bağımsız kaynaklara göre, ABD saldırısından bugüne kadar en az 1 milyon Iraklı hayatını kaybetti. Irak fiilen ikiye bölündü. Siyasi istikrar bir türlü sağlanamadı. Saldırıya dayanak teşkil eden kitle imha silahları ise hiç bulunamadı. AMERİKAN İSTİSNACILIĞI Bush Doktrini’nin ikinci unsuru ise, ABD’nin Birleşmiş Milletler’le ilişkisi hakkındaydı. Başkan Bush, ülkesine yönelik tehditlerle mücadelede kendisine destek veren uluslararası örgütlerle birlikte hareket edebileceğini, fakat hiçbir uluslararası örgütün ABD’nin eylemlerini engellemesine izin vermeyeceğini tüm dünyaya ilân ediyordu. Bush’a göre Birleşmiş Milletler ABD’yi durduramazdı. Hatta “21. Yüzyılda Birleşmiş Milletler’e ne ölçüde ihtiyaç olduğu da sorgulanmalıydı.” Irak’a BM kararı olmadan saldıran ABD, uluslararası hukuku göz göre göre ihlâl ederken, BM Antlaşması’nda sayılan amaçların ve ilkelerin neredeyse tamamını anlamsızlaştıran faaliyetler yürüttü. Doktrin’in üçüncü unsuru ise “Amerikan istisnacılığı” olarak adlandırılan, ABD’nin diğer tüm devletlerden farklı haklara sahip olduğu söylemiydi. Bush’a göre, ABD’yi hangi hukuk düzenlemesinin bağladığına ancak ABD’nin kendisi karar verebilirdi. Gerekli gördüğü hallerde, istediği hukuk kuralını ihlâl edebilir, istediği uluslararası sözleşmeden çekilebilirdi. Nitekim Bush döneminde ABD, 1972 tarihli Antibalistik Füze Antlaşması’ndan çekildi. Kyoto Protokolü’nü onaylamadı. Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nden imzasını çekti. Şüphesiz “ABD İstisnacılığı” en çarpıcı biçimde işkence ve kötü muamele konusunda ortaya çıktı. Tüm ülkeler için yıllık insan hakları raporu hazırlayan ABD Dışişleri Bakanlığı, Ebu Gureyb ve Guantanamo’daki tutsaklara ABD askerlerinin reva gördüğü utanç verici muameleyi ve CIA tarafından kiralanan uçaklarda yapılan işkenceleri görmezden gelmeyi yeğledi. Aslında Bush Doktrini’ni hazırlayan ve buna uygun ABD politikaları yürütülmesini sağlayanlar, Yeni Muhafazakârlar (Neo Conservatives) olarak adlandırılan, daha çok bürokrat ve akademisyenlerden oluşan bir gruptu. 11 Eylül’ü kendilerince bir fırsat olarak görüp, 1997’de ilan ettikleri “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”ni yürürlüğe soktular. Daha sonra Bush Doktrini’nde yer alan tüm unsurlar, daha önce Yeni Muhafazakârlar tarafından yapılmış çalışmalara dayanıyordu. Yeni Muhafazakârlar arasında, ABD’yi “Şer”e karşı bir savaş yürüten “İyiliklerin Temsilcisi” olarak gören, Evanjelistler olduğu gibi, yeni savaşların büyük kârlar getireceğini hesaplayan silah ve petrol şirketlerinin temsilcileri de vardı. SUİKAST POLİTİKASI Bush Doktrini’ni hararetle destekleyen ülkelerin başında İsrail gelmekteydi. Dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron sadece Doktrin’i desteklemekle kalmadı, kendi bölgesinde harfiyen uyguladı. Zaten Doktrin’in ilan edilmesinden önce Filistin kentlerini abluka altına alan, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat’ı Ramallah’taki karargâhına hapseden İsrail, Doktrin’den sonra kendisini daha rahat hissetti. Tüm Filistin kentlerinin etrafını beton duvarlarla çevirerek Filistinlileri açık hava hapishanelerinde yaşamaya mahkûm eden İsrail, Uluslararası Adalet Divanı’nın Duvar’ı yasadışı bulan 2004 tarihli hukuki mütalaasına rağmen, bildiğini okumaya devam etti. Tel Aviv yönetimi, Washington’dakilere öykünerek, “İsrail İstisnacılığı”nı savunmaya başladı. İsrail’e göre, hiçbir uluslararası hukuk kuralı, İsrail’in potansiyel tehditlere karşı alacağı tedbirleri engelleyemezdi. Bush’un “ön alıcı saldırı” yaklaşımı, İsrail’de “suikast politikası” olarak uygulandı. Çok sayıda Filistinli önde gelen isim, “tedbiren” ortadan kaldırdı. Şaron’dan sonraki İsrail hükümetleri de aynı politikaları sürdürdüler. 2006’da Lübnan’a saldıran İsrail, 2008’de Gazze’de aşırı güç kullanarak yüzlerce sivili öldürdü. Tıpkı Duvar gibi uluslararası hukuka aykırı olmasına rağmen Gazze’ye abluka uygulamaya başladı. Yaklaşık 1 milyon Filistinliyi açlık ve sefalete mahkûm etti. Kendisini uluslararası alanda “dokunulmaz“ olarak gören İsrail, başkalarına “dokunmaktan” hiçbir zaman geri durmadı. 31 Mayıs 2010’da Gazze’ye yardım götüren gemilere saldırıp, Mavi Marmara’nın güvertesinde 9 silahsız insanı hunharca öldürürken, “meşru müdafaa” hakkından söz edebilecek kadar pervasızlaştı. Bugünlerde Türkiye’yle yaşadığı krizi aşmak için adım atmak yerine, Türkiye’ye zarar verebilecek -terör örgütünü desteklemek dâhil- tedbirleri tartışan İsrail Güvenlik Kabinesi, dünyanın İsrail’in etrafında döndüğü yanılgısının asıl İsrail’i felakete sürüklediğini hiç aklına getirmedi. Bush Doktrini’ni ilân eden Yeni Muhafazakâr kadrolar, Barack Obama’nın 2008’de iktidara gelmesinden sonra bürokrasiden tasfiye edilmişlerdi. Fakat 11 Eylül’ün 10. yıl dönümünde onların fikirlerini ve davranış biçimlerini hâlâ yaşatan bir devlet var. İsrail’deki makûl kitleler, Bush Doktrini’nin mirasçılarını tasfiye etmedikçe, İsrail bölgesinde yalnızlaşmaya devam edecek. Barış içinde, bir arada yaşanabilecek bir bölge yerine sürekli çatışma ortamında yaşamayı tercih edenler, kendi halkları için de sıkıntılı bir gelecek inşa etmekte olduklarını akıllarından çıkarmamalılar. Dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron, Bush’un doktrinini kendi bölgesinde harfiyen uyguladı.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT