BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Arap Baharı karşısında Avrupa’nın çaresizliği

Arap Baharı karşısında Avrupa’nın çaresizliği

AB, geçiş dönemlerini desteklemek için 4 milyar Euro’luk bir paketi onayladı ve bunu “şartlara” bağladı. Bunların başında ise yeni yönetimlerin özgürlüklere ve insan haklarına saygı göstermesi geliyor.



PAKET GEÇTİ FAKAT ‘ŞARTLI’... AB, geçiş dönemlerini desteklemek için 4 milyar Euro’luk bir paketi onayladı ve bunu “şartlara” bağladı. Bunların başında ise yeni yönetimlerin özgürlüklere ve insan haklarına saygı göstermesi geliyor. İSLAMİ PARTİ GELMESİNİ İSTEMİYOR AB; Tunus, Mısır ve Libya’da, demokratik yollarla da olsa İslami partilerin iktidara gelmesine pek sıcak bakmayacağının ilk işaretlerini verdi. Bu durum parti yöneticilerinin AB’ye ilişkin şüphelerini artırdı... Kuzey Afrika’da başlayıp, bütün Arap dünyasına yayılan demokratik isyan dalgası ilk siyasi meyvelerini vermeye başladı. “Devrim”in başladığı yer olarak tarihe geçen Tunus’ta yapılan demokratik seçimlerde Raşid Gannuşi’nin Nahda Hareketi Ulusal Kurucu Meclis’te en çok sandalyeye sahip oldu. Kasım ayında ise Mısır’da, üç aşamada yapılacak parlamento seçimlerinin başlaması bekleniyor. Her iki ülkede de, yeni oluşacak meclislerin en önemli görevi, yeni bir anayasanın hazırlanması olacak. Böylece, Tunus ve Mısır’ın diktatörlerin ardından hangi kurallara göre yönetileceği belirlenecek. Muammer Kaddafi’nin öldürülmesinden sonra, eski rejimin bir daha asla canlanmayacağını teminat altına alan Libya geçici hükümetinin başkanı Mustafa Abdülcelil ise, ülkesinin geleceğine ilişkin net bir siyasi planı henüz şekillendirebilmiş değil. Abdülcelil’in, Libya’nın İslami kurallarla yönetileceğine ilişkin sözleri ise bir süredir Batı medyasında eleştirilere hedef oluyor. ÖNEMLİ DEĞİŞİM SÜRECİ “Arap Baharı”nın öncüleri olan bu üç ülkede önemli bir dönüşüm süreci yaşanırken, Arap dünyasının diğer köşelerinde ise “baharı” göremeden “kışa” girenler var. Suriye’de, Batı’dan gelen bütün yaptırım tehditlerine rağmen, sırtını Rusya ve Çin’e dayayan Baas yönetimi, değişim yanlılarını katletmeye devam ediyor. Suudi Arabistan’ın askerî müdahaleyle bastırdığı Bahreyn’deki muhalif hareketin sesi soluğu bir süredir kesildi. Suudi Arabistan’da tedavi gördükten sonra ülkesine dönen Yemen lideri Muhammed Salih, bir iç savaşı önleyebilecek adımları atmıyor. Diktatörlerini devirenler, yeni döneme sağlıklı bir şekilde geçebilmek için, henüz devirememiş olanlar ise, bir an önce onlardan kurtulabilmek için, dışarıdan gelecek yardımlara olabildiğince açıklar. Özellikle Mısır ve Libya’nın içinde bulunduğu ekonomik şartlar yeni siyasi istikrarsızlıkları körükleyecek nitelikte. Tunus’ta ise kendilerinden beklenmeyen ölçüde siyasi bir başarı sergileyen eski rejim yanlısı siyasi güçler, Gannuşi’nin önümüzdeki günlerde çok zorlu bir sınavdan geçeceğinin habercisi gibi duruyorlar. 4 MİLYAR EURO’LUK PAKET Peki, yardıma muhtaç bu ülkeleri kim destekleyecek? Akla ilk gelenlerin başında elbette, Barcelona Süreci ve Akdeniz İçin Birlik gibi, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesine yönelik programların kâşifi olan Avrupa Birliği var. AB, geçiş dönemlerini desteklemek için 4 milyar Euro’luk bir paketi onayladı. Bu çerçevede AB’nin, Tunus, Mısır ve Libya’da demokrasiye geçiş sürecinde doğrudan destekleyici bir rol oynaması benimsendi. Her zaman olduğu gibi, AB bu desteğini “şartlara” bağladı. Söz konusu şartların başında ise yeni yönetimlerin özgürlüklere ve evrensel insan haklarına saygı göstermesi geliyor. Tam da bu noktada, AB’nin, Avrupa kıtasının hemen güneyinde yaşanan bu gelişmelere “olumlu” yönde müdahil olabilmesinin ne kadar güç olduğunu gösteren dört unsur öne çıkıyor: AB YARDIMDA BONKÖR DEĞİL Birincisi, AB’nin önerdiği ekonomik yardım miktarı, sadece Mısır’ın tek başına ihtiyaç duyduğu yardımın yarısını bile karşılayabilecek düzeyde değil. Bir yandan Euro Alanı’nı kurtarmak için plan üstüne plan yapan, İtalya, İspanya, Portekiz ve İrlanda gibi sıradaki ülkelerin de Yunanistan’a benzemesinden korkan AB, Kuzey Afrika’ya daha bonkör davranabilecek durumda değil. İkincisi, yardımların, daha çok Almanya’nın talebiyle, birtakım şartlara bağlanması, AB’yi Arap reformistlerinin eleştirilerinin hedefi haline getirmiş durumda. Zira aynı Almanya bundan birkaç ay önce Suudi Arabistan’a yaklaşık 8 milyar Euro tutarında Leopard II tanklarını satarken, bu ülkenin “insan hakları karnesini” pek dikkate almamıştı. Üstelik Suudi Arabistan, Kuzey Afrika’daki “devrimlerin” Körfez bölgesindeki devamı olarak sayılan Bahreyn ayaklanmasını, silah kullanarak bastırmış, Muhammed Salih’i ise hem misafir, hem tedavi etmişti. “Evrensel insan hakları” uygulamalarını Kuzey Afrika’da da görmek isteyen AB üyeleri, Suudi Arabistan kralının, bir kadının yalnız başına otomobil kullandığı için çarptırıldığı kırbaç cezasını affetmesinden duydukları memnuniyeti bildirmekle yetindiler. Soğuk Savaş’tan sonra eski Varşova Paktı ülkelerinin önüne konan “AB üyeliği” hedefi, bu ülkelerin kısa sürede demokrasi ve insan hakları konularında ilerlemelerini sağlamıştı. AB’nin Arap ülkelerine önerebileceği hiçbir hedef yok. Bu da, AB’nin pek sevdiği “şartlılık” ilkesinin bu bölgede işleme şansını ortadan kaldırıyor. Üçüncüsü, Tunus ve Mısır seçim süreçlerinde, bazı AB ülkelerinde, artık duymaya alıştığımız birtakım ezberler tekrar edilmeye başladı. “Eğer ‘İslamcılar’ iktidara gelirse ne olacak? Bunlar demokrasiyi bir araç olarak kullanır ama iktidara geldikten sonra ülkelerini şeriata göre idare etmeye kalkarlarsa, ‘gizli gündemleri’ varsa ne yapacağız?” Bu sözleri, 2006’daki Filistin seçimleri öncesinde de duymuştuk. Yapılan demokratik seçimlerde Hamas kazanmış, AB bu sonuçlarını tanımayacağını açıklamış ve Filistin’i bir iç savaşa sürükleyen gelişmelere gözlerini kapatmıştı. Hüsnü Mübarek, bir yandan ABD, diğer yandan AB tarafından, “İslamcılar iktidara gelmesin” düşüncesiyle yıllar boyunca desteklendi. İsrail’in güvenliği zarar görmesin diye, Mısır halkı bir diktatör ve onun muhteris oğullarının istibdat rejimi altında ezildi. AB geçmişte yaşananlardan hiç ders almamış ki, Tunus, Mısır ve Libya’da, demokratik yollarla da olsa İslami partilerin iktidara gelmesine pek sıcak bakmayacağının ilk işaretlerini şimdiden veriyor. Bu ise, gayet doğal olarak, diktatörlük sonrası halkların başlıca tercihlerinden olan bu partilerin yöneticilerinin AB’ye ilişkin şüphelerini artırıyor. Güvensizlik ortaya çıkınca da, AB’nin demokratik süreçleri yönlendirebilme kabiliyeti ortadan kalkıyor. ORTAK POLİTİKA ÜRETİLEMİYOR Dördüncüsü ise, AB’nin “ortak” bir politika geliştirmekte yaşadığı sıkıntılar. Her ne kadar, “Ortak Dış ve Güvenlik Politikası” adında bir AB politika alanı varsa da, söz konusu “Arap Baharı” olunca, bu politikanın adından başka hiçbir şeyinin “ortak” olmadığı su yüzüne çıkıyor. Almanya, Fransa, İngiltere gibi önde gelen ülkelerin her biri ayrı telden çalıyor. Ekonomik sıkıntılarla boğuşanlar ise bu bölgeyle neredeyse hiç ilgilenmiyor. Bu tablo önümüzdeki aylarda AB’nin Tunus, Mısır ve Libya politikalarının güçlü ve tek sesli değil, Birlik içindeki bazı ülkelerin talep ve beklentilerine uygun olarak ve mümkün olduğunca az para harcama güdüsüyle hareket edilerek oluşturulacağını gösteriyor. AB’nin bu kifayetsizliği ve çaresizliği, kendilerine de yardım edilmesini bekleyen Suriye’den, Yemen’e birçok başka Arap ülkesindeki rejim muhaliflerini ümitsizliğe sevk ediyor. Kurban Bayramı yaklaşırken, komşumuz Suriye’de Baas yönetimi Müslüman kanı dökmeye devam ediyor... KADDAFİ DEVRİ SONA ERDİ Libya’da Muammer Kaddafi’nin ölümüyle sonuçlanan halk isyanının ardından muhalifler, zaferlerini böyle kutlamışlardı.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT