BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Tarihi eleştirmek amatör işi değil

Tarihi eleştirmek amatör işi değil

Millî tarih, şüphesiz bir övünme kaynağı değildir. Kötü gelişmeleri olmuştur. Bunları belirtirken, aynı çağda dünyanın başka taraflarında bu işler nasıl olmuştur, mukayeseli şekilde ortaya koymak gerekir.



KÖTÜ GELİŞMELERİ DE ORTAYA KOYALIM Millî tarih, şüphesiz bir övünme kaynağı değildir. Kötü gelişmeleri olmuştur. Bunları belirtirken, aynı çağda dünyanın başka taraflarında bu işler nasıl olmuştur, mukayeseli şekilde ortaya koymak gerekir. GERÇEKLER SONUNDA ORTAYA ÇIKAR Halkımız tarihini o kadar sever ki, geçmişteki kötü gelişmeleri anlattığımız zaman bile, endişe eder. Acaba atalarının geçmişi kötüleniyor mu diye... Oysa eninde sonunda tarihî gerçekler kendini belli eder... Biz, halkımızın, atalarımızı küçük görenlerden nasıl nefret ettiğini yakından biliyoruz. Ama halkı cahil, kendilerini ilerici aydın sayanlar, bu gerçeğe dirsek çevirdiler. Tarih geniş kapsamlı ilimdir, yazı’nın ortaya çıkmasından bu yana -ki 5.300 yıldır- İnsanoğlu’nun Arz denen gezegen üzerindeki macerasını, çok yönlü olarak inceler. Sümerler bundan 5.300 yıl kadar önce -yani M.Ö. 3.300’lerde- yazı’yı ilk defa kullandıkları zaman gezegenimizde 20 milyon civarında insan yaşıyordu, daha da az olabilir. İşte 20 milyon nüfuslu bir Dünya’dan 53 asır içinde 7 milyar nüfusa giden, iki ayak üzerinde durabilen, konuşabilen ve düşünebilen, gülebilen, geçmişini bilebilen en seçkin canlı ırkın, en akıllı buluşu olan yazıyla Tarih başladı. En az bir milyar yaşında olan bir gezegende insan ırkının zuhuru yarım milyon ilâ iki milyon yıl arasında hesaplanıyor. Bu astronomik müddetin sadece son 53 asrına tarih, daha gerisine tarih öncesi diyoruz. İnsanoğlu, tarihe ayak bastığı zaman, köy ve kasaba kurmasını, kendisine yönetici seçmesini, tekerlek kullanmasını biliyordu. Birçok hayvanı evcilleştirmiş, avcılıktan tarıma geçebilmişti. Tarih’çe bilinen ilk insan adı, ilk Mısır firavunu Menes’in babası Narmer’in ismidir. Galiba M.Ö. 3.100’lerde yaşamıştır. Tarih ilmi için, hem kişi, hem coğrafya adlarının ortaya çıkmış olması gerekir. Bu adların ortaya çıkmadığı tarih öncesi, onun içindir ki tarih ilmine dahil değildir. Zira tarihinkinden çok değişik metodlarla incelenir... MİLLETLER OLUŞUYOR Ayrı mekânlarda ayrı toplumlar oluşmuştur. Bunlar coğrafya, renk, dil, inanış farklarıyla ayrışmışlardır. Herhalde en önemli faktör dil’dir, ama tek etken değildir. Tarihe girdiğimiz an, milliyetler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bundan beş bin yıl önce de bir Mısırlı, bir Sümerli’den farklı bir toplumun üyesi bulunduğunun şuurundaydı. En başta, iki apayrı dil kullandıkları için, birbirleriyle anlaşamıyorlardı... Zamanla toplumlar, geçmişlerini merakla incelediler. Ne kadar ayrı geçmişleri olduğunu anladılar. 2.500 yıl önce, Herodot‘un İran ve Mısır bahislerini okuyunuz. Ne kadar ayrı uygarlık sistemlerini, ne derecede büyük bir dirayetle anlattığını görürsünüz... Daha Herodot ve çağdaşı Tükidides’in eserlerinde tarihin eleştirildiği görülür. 1406’da ölen İbnü Haldûn’da bu eleştiri artık alabildiğine bir tefekkür alanı şeklinde geliştirilmiştir. 18. asrın son yarısında yazan Fransız düşünürleri, geçmişi didik didik etmişlerdir. Galiba biraz ileri gitmişlerdir. 1789 Fransız İhtilâli’nin barbarlık yıllarından onlar sorumludur. 1790’lı yılların başında Fransa’da 1917 Rus İhtilâli’nin gerçek provası yapılmıştır. O zamanlardan bu yana... Düşünürler, az düşünürler veya hiç düşünmeksizin yazan, sadece slogan üretenler, geçmişe sevgi veya sevgisizlikle bakmışlardır. Geçmişe sevgiyle bakanlara Sağcı ve Muhâfazakâr, nefrete varan bir sevgisizlikle bakanlara Solcu ve Devrimci gibi adlar takılmıştır. İki grup arasındaki ekonomik görüş farklılığı, tamamen ikinci derecede kalır. Emin olunuz... Sağın en aşırı tipi olan Hitler, sosyalist idi ve sosyalizme inanarak öldü... Millî geçmişe karşı nefret oluşturan bir kültür politikasının tehlikelerini yüzlerce yazımızda belirttik. Bir defa, ilmî olmadığı, tarihi çarpıttığı için doğru değildi. Sonra, tarih şuurunu (ki millî şuur ile eş anlamlıdır) bozduğu için çarpıktı. Nitekim 1960’lardan sonra Lenin’e ve Moskova’ya inananlarımız, Türkiye’yi kana boyamışlardır. Kaldı ki, geçmişi küçümseyen bir kültür ve eğitim politikasını izleyenler, bu küçümsemenin 1920’lerde durmayacağını, 1920’leri zorlayacağını ve delip geçeceğini hesaplayamamışlardır. Osmanlı’ya saldıranların Atatürk’ü ve cumhuriyeti esirgeyecekleri gibi bir budala hesap, 1980’lerde hâlâ yapılıyordu. Geçmişe sempati ile bakmak, klasik değerleri canlı tutmak, atalarımızı bir punduna getirip küçük düşürmek merakında olmamak, tarihte kalmış modelleri günümüzde canlandırmak isteği değildir. Tarihin getirdiği klasik kültür birikimleri yalnız İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya’da değil, Birleşik Amerika’da hattâ Rusya’da da kutsaldır. Gerçi Rusya ve Çin kültür devrimi maskaralığını icra etmiş devletler olarak tarihe geçtiler. Ancak bu devrim neyi hangi müsbet yönde değiştirdi, ortadadır... GEÇMİŞTEKİ MODELLERİ GÜNÜMÜZE GETİRMEK Sol, kendisi gibi düşünmeyenleri, geçmişteki modelleri günümüze getirmek istemekle itham etmiştir. Böyle bir şey yoktur. Zira geçmiş geçmiştir. Günümüzün insanı, değil bin, yüz yıl öncesine, on yıl öncesine dönmek istemez. Birçok sebepten dolayı o devrin şartlarını beğenmez. Meselâ ben Itrî’ye hayranım. En büyük klâsik bestekârımızdır. Erişilmesi imkânsız şâheserler ortaya koymuştur. Ama Itrî’yi yetiştiren diz dövüp notasız ezberlemek metoduyla günümüzde bir musıki eğitimini kabul etmeyi aklımdan geçirmem. Nota öğrenmediği için Itrî’yi kınamam, nota ile yazmadığı için binden fazla eserinden sadece 42’sinin günümüze gelmesinden dolayı sonsuz derecede üzülmekle yetinirim. Ama 20. Asırda hâlâ nota kullanmayan bestekârımız varsa -ki vardır- onları tenkid ederim. Bu benim hakkımdır. Biz tarihçiler, geçmiş dönemler ve o dönemlerin karakteristik kişileri hakkında hükümler veririz. Beğendiğimiz taraflarını belirtir, beğenmediklerimizi açıklarız. Ancak tarihçi olmayan acemiler, geçmişteki kişi ve olayları günümüzün çizgisine çekerek değerlendirmeye kalkarlar. Böylece ilmîlikten tamamen sapmış olurlar. Günümüzün değerlerine çekilerek değer hükmü verilmeye kalkışılan hiçbir tarihî şahsiyet böyle bir yükün altından kalkamaz. Hiçbir millet böylesine bir ağırlığı kaldıramaz. Günümüzün çizgisine çekerseniz, Aristo, fizik’te bir cahildir. Modern dizgiyi bilmeyen Gutenberg ilkel bir matbaa işçisidir. Rommel kadar strateji okumamış Alp Arslan, basit bir askerdir. Demokratik devleti pas geçen Mutsu Hito, milletine ihanet etmiştir... Hâsılı Sol’un kullandığı bu metodla her türlü ilim dışı hükme varabilirsiniz. Nitekim Lenin’ci veya Mao’cu Sol, Marx ve Engels gibi birkaç kişi dışında bütün değerleri inkâr etmiştir. Halbuki, bu sistemin beğenmediği kişiler, yerdiği devletler ve toplumlar tarihi oluşturmuşlardır... Millî tarih, şüphesiz bir mefâhir kodeksi değildir. Kötü ve çok kötü gelişmeleri olmuştur. Ancak bunları belirtirken, aynı çağda dünyanın başka taraflarında bu işler nasıl olmuştur, mukayeseli şekilde ortaya koymak gerekir. Efedim Kuyucu Murad Paşa adındaki imparatorluk başbakanımız, 1608 yılında âsîleri öldürtüp kuyulara atmış... Elbette kuyulara atmayıp, devlet, mal ve ırz düşmanlarına usulünce ceza verseydi iyi olurdu... Ama bundan iki buçuk asır sonra, modern dönemde Amerikalılar, Kızılderililer’i daha aşağılık metodlarla kırmışlardır. Günümüzde Kolombiya’da ve Brezilya’da yerliler hâlâ vahşi hayvanlar gibi zevk için avlanıyorlar. Gerçekte zevk için hayvan vurmak, çok büyük bir barbarlıktır. Ama bu şuura yeni yeni geliyoruz. Geçmiş toplumlarda bu şuur yoktu. Ne yapalım?.. Fazla söze ne hâcet?.. Hitler’in Mao’nun, Lenin’in, Stalin’in, on milyonlarca kendi insanlarını nasıl yok ettiklerini yaşadık. Demokrasi ile yönetilen İngiltere’nin Hindistan’da, Fransa’nın Cezayir’de göze aldıkları vahşeti biliyoruz... Binâenaleyh, biz geçmişimize sevgi duyan, klasik kültürümüze âşık ve milletimizin büyük kesimine tercüman olanlar tarihî modelleri günümüze getirmek falan istemiyoruz. Değil Kanûnî Sultan Süleyman, 20. Asrın geçmiş modellerini canlandırmak isteyen bir kişi, deli değilse, şifa bulmaz bir romantiktir. Gülüp geçeriz. Türkiye’de Sol ve CHP, bu değerleri inkâr ettiği, küçük gördüğü için asla iktidar olamadı. Bu değerleri kabul edip Osmanlı nefretini yenebilse idi, sosyal demokrasi de iktidar olurdu. Ama milliyetçileri ikinci sınıf vatandaş saydı. Kitaplarını reddetti. Mahkemelerde süründürdü. Devleti savunanla devleti yok etmek isteyeni aynı kefeye koydu... Ve bir türlü üçte bir oyu aşamadı. Sağ’da iki kitle partisi kuruldu. Gene olmadı... ÇOK AZI YÖRÜNGELERİNİ DÜZELTEBİLDİ Biz, halkımızın, atalarımızı küçük görenlerden nasıl nefret ettiğini yakından biliyoruz. Ama halkı cahil, kendilerini ilerici aydın sayanlar, bu gerçeğe dirsek çevirdiler. Çok azı yörüngelerini düzeltebildi. Halkımız tarihini o kadar sever ki, geçmişteki kötü gelişmeleri anlattığımız zaman bile, endişe eder. Acaba atalarının geçmişi kötüleniyor mu diye... 1960’larda Osmanlı tarihinin ihtilâllerini hurda teferruatıyla büyük tirajlarla geniş okuyucu kitlesine sunduğum zaman aldığım tepkiyi unutmadım. “Evet bunlar tarihî gerçekler, ancak bunları yazmaya mecbur musun? İhtilâllerin iğrenç ayrıntılarını niye veriyorsun?” diye mektup ve telefon bombardımanına uğradım. Ancak yazdıklarımdan edebiyatçılarımız faydalandı, okuyarak edebî eserler kaleme aldılar. İhtilâl telkin eden komünizme karşı da milyonlarca gencimize paratoner oldu... Tarihi eleştirmek, hiç amatör işi değildir. Eninde sonunda gerçekler kendini belli eder...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT