BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Nanecilikten zirveye

Nanecilikten zirveye

yıllar önce bir elinde şarkı sözleri, diğer elinde beyaz kâğıtlara sarılı nane şekeri satarken, Balat sokaklarında gazel atar hayatını kazanırdı



7 Kasım 1995 Pazartesi günü Okmeydanı SSK Hastanesi’nde 78 yaşında vefat eden ünlü sanatçı Abdullah Yüce, yıllarca mahrumiyet içinde yaşamıştı. Abdullah Yüce, sokaklarda gazel-şarkı sözlerini 5 kuruşa, beline sardığı renkli peştemalinde depoladığı nane külahlarını gazel atarak 10 kuruşa satarken, tüm mahalleyi ayağa kaldırırdı: “Nane, âşıklara iki tane...” Balat’ın kenar mahallelerin cumbalı, kafesli pencereleri aralanır, eller dışarı uzatılır, parmaklar arasından iki 5’lik ele tutuşturulurken, tüm mahalle, iki külah alan kızın veya kadının âşık olduğunu o an anlar, gülüşmeler arasında dedikodular da başlardı: -Demek ki Zarife âşık, iki külah nane aldı... Evlere göre gazel... Abdullah Yüce 18’lik esmer kuru bir delikanlı idi ama şanı, şöhreti, ünü tüm Balat’ın en çıkmaz sokaklarındaki tek katlı, iki katlı ahşap evlerin en dar odalarına kadar yayılmıştı. Hele bekâr kızlar, Naneciyi, öğlenden sonraları ikindiye doğru, sevgililerini bekler gibi beklerlerdi. Naneci Abdullah da bir bakıma her evin kızlarının nabzına göre gazel atardı. Aşı boşalı ahşap evin sırma saçlı kızı Arife o gün pencerede, nane almaz da, suratı asıksa, Abdullah, hemen kendi bestesi olan gazeli, bir elini kulağı ardına atarak, diğer eliyle de nane külahlarını sallayarak seslenirdi: “Hiç mi gülmeyecek, benim de yüzüm...” Sonra gene, hiç kimseye hissettirmeden kapılardan uzatılan ellere bir veya iki külah uzatır bu sırada kasideleri patlatır. Her eve göre nabız yoklayarak şarkılar söylerken, davudi sesiyle de tüm insanları pencerelere çıkarırdı. Balat’a düşkündü... Eyüp’de doğan Abdullah Yüce, küçük yaştan itibaren ayakkabı boyacılığı, karpuz-kavun satıcılığı yapmıştı. 15 yaşına gelince de kendi yazdığı gazel ve şarkıları, Cağaloğlu’nda bir matbaada taş baskıda önlü-arkalı küçük ebatta 8 sayfa olarak bastırır, bunları evinde ikiye katlar ve Tahtakale’den kilo ile aldığı nane şekerlerini, çizgisiz okul defterlerinin yarım sayfasını külâh haline getirerek içine 15’er adet doldurur ve sonra içeri doğru katlayarak her gün 250 külahı, şarkı-gazel sözleri ile satardı. Her gün öğle yemeğini evinde yedikten sonra besmele ile Eyüp’den yola çıkar, Balat’a kadar yürür ve sonra en çıkmaz sokaklara kadar gider, her sokağa göre ve orada oturan kızların ruhlarını, düşüncelerine uygun gazel atar, kasideleri birbiri ardından sıralarken, içinden gelen şiirleri de dizerdi. Mahalle sakinlerinin, kadın ve kızların en beğendikleri şarkı ise şuydu: “Bu ne sevgi, ah, bu ne ızdırap, zavallı kalbim ne kadar harap.. Nasibim olsun bir yudum şarap, sunda içeyim yarin elinden...” Çakır Mehmet’in çağrısı... Yenikapı sahilinde, yarısı deniz üzerinde, yarısı ise karada uzun direkler üzerinde kurulu meşhur bir Gazino vardı. Çakır Gazinosu. Sahibi de Mehmet Çakır idi. Bir gün Balat’ta bir dostunun evinde karşılıklı kahve içerken, Abdullah Yüce de sokakda her evin önünde gazel okuyarak nane satıyordu. Çakır Mehmet, o anda müthiş etkilendi, hemen pencereye doğru uzandı ve Abdullah Yüce’yi gördü, evin sahibinden de bilgi alınca, hemen aşağı indi, kendisini tanıttı ve “Yarın akşam saat 7’de gazinoma gelmeni istiyorum...” dedi. Abdullah Yüce, önce işin önemini anlayamadı ama o gece gözüne uyku da girmedi. Mahalledeki işini bitirince, hemen Eyüp’deki evine koştu, sinekkaydı traşını oldu, sırtına lâcivert takım elbiselerini geçirdi ve otobüste Eminönü’ne oradan da Aksaray’a tramvayla ve yürüyerek de Yenikapı Çakır Gazinosu’na gitti. Gazinonun kapısı üstünde kocaman şalvarlı bir kadının resmi asılmıştı, altında da şunlar yazılı idi: “Türküler Kraliçesi Zehra Bilir, her gece gazinomuzda...” Abdullah Yüce, saatine baktı; daha 6 bile olmamıştı. Biraz gezinirken, lüks bir otomobilden, kendisini bir gün önce davet edeni gördü, o da Abdullah’ı gördü ama, pek tanıyamadı, sadece yüzüne baktı. Şoförüne seslendi: -Nuri, kapı önünde gezinen bu delikanlı kimdir?... Şoför ceketini ilikleyerek kapı önündeki esmer adamın yanına gidip kim olduğunu sorunca, Abdullah Yüce de, sahne kapısı önünde bekleyen gazino sahibine koşarak kendisini tanıttı. Mehmet Çakır, Abdullah’ın koluna girerek odasına götürdü, bir saate yakın konuştu bilgi aldı. Abdullah Yüce o geceyi şöyle anlatmıştı bana: -Rüya mı görüyorum, diye bacağımı çimdikledim. Zira hayran olduğum Zehra Bilir ile tanıştım, ardından gazinoda sahneye çıkacağımı da öğrenince soğuk terler döktüm. O heyecanla beni sahneye Zehra Bilir adeta iteleyerek çıkardı, sazlar ne çalacağını bile bilmiyorlardı ve ben o gece kendi bestem olan “Bu ne sevgi ah, bu ne ızdırap...”ı okurken sazlar biraz bocaladı ama hepsi de birden toparlandılar. Çünkü Mehmet Çakır Bey de ön masada arkadaşlarıyla oturuyordu ve bana tüm dikkatiyle bakıyordu. Sazlar da bundan haberdardı, arka taraftan da onlara haber salınmıştı. Ne onlar, beni, ne de ben onları tanıyordum. İsmim anons edildiğini bile duymamıştım, onlar da meraktaydılar. Şarkım bitince müthiş alkış aldığımı hatırlıyorum, sonra Hafız Burhan’ın meşhur ettiği tüm gazelleri de okuyunca, ben terden su içindeydim ama, beni sazlar bile ayağa kalkmış alkışlıyorlardı. Zehra Bilir’in jesti Abdullah Yüce o geceyi şöyle değerlendirdi: -Çakır Mehmet ile masasındakiler de beni ayakta alkışladılar. Zehra Bilir de çok beğenmişti. Nitekim kendi özel kemancısı Saim Özsoy’u da bana refakat etmek için sahneye çıkardı. Ve ben o gece ilk defa sahneye çıkma heyecanını tattım. Nasıl okuduğumu bilmiyorum, sadece sahne gerisinde beni tüm sazların öperek tebrik ettiklerini hatırlıyorum. Zehra Bilir de beni çok beğendiğini söyledi ve yanıma gelen Mehmet Çakır Bey’e: “Yahu, nereden bulursun böyle kıymetleri?...” dedi... Plakçıların istilası Abdullah Yüce’nin, Çakır Gazinosu’ndaki kadroda olduğunu, ertesi günü çıkan gazetelerde çıkan ilanları gören plakçılar, hemen gazionaya müşteri olarak geliyorlardı. Abdullah Yüce’yi dinledikten sonra ertesi günü kendisine çiçek sepetleri gönderiyorlar ve bu arada plak teklifleri de başlıyor. Abdullah Yüce’nin daha sonra hep kendi eserlerini, bestelerini okuması tavsiyeleri de değer kazanıyor. O zamanlar pek çok evde gramofon bulunuyor ve sonra 45’lik plaklar da piyasaya çıkınca Abdullah Yüce, kendi branşında tek oluyor. Onun zamanında Ahmet Üstün, Lütfi Güneri, Mustafa Çağlar ve sonra Zeki Müren ile arkadaş olarak ismini daha yüceltiyor. İki çocuklu baba Sevim Hanım ile evlenen Abdullah yüce, Yeniköy sırtlarında bugünkü evinin inşaatında bizzat çalışarak oğlu Can ile kızı Sultan’a yarınları hazırlıyor. Tam bir İstanbul efendisi olan Abdullah Yüce, bir ara siyasete de atılıyor. Beyoğlu’da belediye meclis üyeliğine seçiliyor. Her zaman kravatlı, her zaman lacivert, yazın da tiril tiril beyaz takım elbise ve rolöve şapkasız sokağa çıkmayan Abdullah Yüce’nin ölmez besteleri ise hafızalardan silinmiyor. Nane satıcılığından zirveye çıkan Abdullah Yüce, hiçbir zaman mazisini unutmamış, her zaman tevazuunu da bırakmamıştır.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT