BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Dolmabahçe’de bayram sabahı

Dolmabahçe’de bayram sabahı

Padişahların, bayram namazı için camiye alayla gitmeleri ve yine alayla geri dönmeleri, önce Topkapı son dönemlerde ise Dolmabahçe saraylarındaki bayramlaşma usulleri, muazzam kurallar çerçevesinde cereyan ederdi



îvan edebiyatımızın gazel üstâdı Şeyhülislâm Yahya, bayramı, “yılda bir kere gelen, çok eğlenmeyip giden utangaç bir güzel”e benzetir. Bizim Ocak ayında üç gün ağırladığımız o güzel, dört günlük bir misafirlikten sonra yine vedâ etti. Ama, Aralık ayı sonunda bir üç günlük daha buluşma istihkakımız var. Velhasıl, oldukça şanslıyız bu yıl, doya doya hasret gidereceğiz. Bayram günleri, kimde nostaljik duygular uyandırmaz ki... Hemen herkes, çocukluk ve gençlik dönemlerinin bayramlarını daha keyifli, daha sıcak, daha tatlı bulur. Hiç şüphe etmeyin, elli yıl, yüz yıl, yüz elli yıl öncesinin insanları da öyle düşünüyorlardı. Demek, Şeyhülislâm Yahya’nın “güzeli”, geçmişin derinliklerine inildikçe, büsbütün renkli ortamlarda salınıyormuş. Padişahların, önceleri Ayasofya, sonraları Sultanahmed camiine alayla gitmeleri, bayram namazını müteakip yine alayla dönmeleri, Topkapı Sarayında kurulan sofralar, bayramlaşma usulleri, anlatımı sayfalar dolduracak kurallar çerçevesinde cereyan ederdi. Dolmabahçe Sarayı hizmete girince törenler sadeleştirildi ve buradaki büyük Muayede Salonu -yabancı misyonun da katılımıyla- bayramlaşma mahalli oldu. Şimdi, sözü uzatmayarak, 1893 yılında Dolmabahçe’deki bir Kurban Bayramı törenini izleyen Georgina Max Müller adlı İngiliz hanımın müşahedelerini, intıbalarını okuyalım (İstanbul’dan Mektuplar, tercüme: Afife Buğra, Tercüman 10001 Temil Eser, no: 131, İstanbul 1976, s. 102-106): Dolmabahçe Sarayı’na vardığımız zaman, saat 6’yı biraz geçiyordu. Hârikulâde güzel bir sabahtı ve hava da adamakıllı sıcaktı (24 Haziran). Büyük dostumuz Saray Yâveri Sadık Bey’i, pırıl pırıl apoletler ve nişanlar içinde, en yeni üniformasını giymiş bir halde bekliyor bulduk. Bizi kordiplomatiğin bekleme salonuna götürdü. Oda sür’atle dolmaya başlamıştı. Bizden başka orada bulunan herkes, sefaretlere ve delegasyonlara mensup kimselerdi. Kurban kesimini göremedik İkinci Teşrifat Nâzırı, misafirleri çağırmak üzere odaya girdiği zaman, saat 7’yi geçiyordu. Bu sıralarda, bahçede ve dünyanın bu en büyük toplantı salonunun yanında bulunan uzun galeriye çıkan merdivenlerde büyük bir telâş başlamıştı. Bahçeyi geçerken bunun sebebini anladık. Haşmetlû padişah (II. Abdülhamid) teşrif etmiş bulunuyorlardı. Ve biz, en çok arzuladığımız bayram merasiminin en güzel tarafını görmekten mahrum bırakılmıştık. Sultanın, mücevherlerle süslü eyer takımları içindeki beyaz küheylânının üstünde, saray muhafızları arasında büyük bir ihtişamla kapıdan girişini görmek en büyük isteğimizdi. Fakat, sultan attan inip kurbanı kestiği zaman, onu îmansız gözlerin görmemesi icap ediyormuş. Orada, padişahın çıkmış olduğu merdivenlerin tam alt basamağında, Ankara cinsi, bembeyaz uzun tüylü, çok büyük bir koç kesilmiş yatıyordu. Galeriye çıktığımız zaman, yerden çok yüksekte olduğumuzu gördüm. Toplantı salonu o kadar geniş idi ki, aşağıda bulunanları seçmek pek mümkün olmayacaktı. Salon, etrafta koşuşan birkaç vazifeli dışında henüz tamamiyle boştu. Yalnız koltuğu ve taburesi ile altım lame kumaş kaplı taht, salonun baş tarafında her zamanki yerinde, giriş kapılarının tam karşısında duruyordu. Bu kapıların üst kısmında bulunan bir küçük galeriye, merasim başlayıncaya kadar devamlı olarak güzel parçalar çalan bir bando yerleştirilmişti. Merasim salonunun yarı büyüklüğünde olan bizim galeri de, normal bir balo salonu kadar büyüktü. Hanımlar önde oturuyor, parmaklık kenarından aşağısını seyrediyorlardı. Erkekler ise onların iskemlelerinin arkasında, ayakta duruyorlardı. En arka tarafta, pencerelerin önünde, altın tabaklar içinde her cins şekerlemenin konmuş olduğu çok zengin bir büfe hazırlanmıştı. Padişah teşrif ediyor Yavaş yavaş salon dolmaya başladı. İmparatorluğun her köşesinden, albay rütbesinden itibaren bütün yüksek rütbeli subaylar merasime iştirak edebilecekleri için, bu göz kamaştırıcı üniformalar içindeki insanlar çok büyük bir kalabalık teşkil ediyordu. Hepsi kıdem sırasına göre birbirinin arkasında, bir karenin üç köşesini teşkil edecek şekilde sıralanmışlardı. Tahtın tam karşısında bulunan orta kısım boş bırakılmıştı. Saray erkânı, başlarında bulunan kızlarağası ile birlikte salonun karşı tarafında, teşrifat sırasına göre muhteşem üniformalar içinde duruyorlardı. Birçoğunun göğsünde nişanlar vardı. İnce, uzun boylu ikinci ağa ise, sultanın iki damadının önünde 13. sırayı işgal ediyordu. Herkes içerde toplanmış, padişahın gelmesine intizar ettikleri sıradaki salonu, o harikulâde ihtişamı hayal etmek dahi zor. Bundan daha debdebeli bir sahne tasavvur edilemez. Çeşit çeşit üniformalar; çölden gelen sarıklı ve uzun maşlahlı Arap şeyhleri, hocalar, ulema, hepsi pırıl pırıl nişanlar içinde... Saat 8’e geliyordu. Nihayet bando sustu. Haşmetlû padişah, arkasında yalnız Gazi Osman Paşa bulunduğu halde, tahtın yakınındaki bir kapıda göründü. Sultan, gayet sade bir askerî ceket giyiyordu. Başında, bütün bu debdebeli kalabalığın giydiği gibi bir fes vardı. Belindeki altın saplı, ucu kıvrık kılıçtan başka, üstünde hiçbir süs alâmeti yoktu. İçeriye girdiği zaman, herkes yere kadar eğilerek kendisine selâm durdular ve o yerine oturuncaya kadar da o vaziyette kaldılar. Gazi Osman Paşa, tahtın sağ tarafında, ayakta durdu. Sağ kolundan altın sırma işlemeli bir örtü aşağıya sarkıyordu. Padişaha dokunmalarına müsaade edilmeyen seviyedeki insanlar, merasim esnasında bu şalı öpüyorlardı. Padişah oturur oturmaz, saray uleması ilerleyerek sultanın sol tarafına geçtiler ve dua okumaya başladılar. Hazır bulunanların hepsi ellerini açarak, bu duaya iştirak ettiler. Ve imam geri çekildikten sonra, merasim tam bir sükûnet içinde başladı. Paşalar, padişahın sağına geçerek yere, onun ayaklarına kapanıyorlar, sonra kalkarak şalı öpüyorlar ve öne eğilmiş bir vaziyette yerden temennâlar yaparak geri cekiliyorlardı. Nihayet herkes padişahın önünden geçmiş ve salondaki eski yerlerini almışlardı. Şimdi ilk defa olarak, o derin sükût bozuluyordu. Büyük Teşrifat Nâzırı Münir Paşa, salonun ortasına gelerek, yüksek sesle “Şeyhülislâm” diye bağırdı. O anda, beyaz elbise giymiş, Büyük Mecidiye kordon ve nişanlarını takmış, vakur, uzun boylu, yaşlı bir adam, başında bulunan heybetli kavuğuyla salonun ortasına doğru ilerledi. Tahta yaklaşırken sultan ayağa kalktı ve onun önünde başını eğerek bekledi. Şeyhülislâm, ellerini göğe kaldırarak dua etmeye başladığı zaman, orada bulunan bütün paşalar da ellerini açarak duaya başladılar. Sonra şeyhülislâm kenara çekildi, padişah da tahtına oturdu. Şimdi orada bulunan bütün ulema, ortaya doğru ilerleyerek sultanın önünde eğildiler ve selâm durdular. Siyah, yeşil, mor ve mavi renkte son derece parlak satenden yapılmış libasları beyaz ile süslenmişti ve çok göz alıcıydı. Ekserisinin göğsünde nişan da bulunuyordu. Bayram tebrikleri biter bitmez, padişah ayağa kalktı. Orada bulunanların hepsi yere eğilerek kendisini selâmladılar. Fakat sultan, hiç kimseye bakmadan, selâm vermeden, salondan, Gazi Osman Paşa ile birlikte çıktılar. Salon çok kısa bir zamanda boşaldı. Hepimiz büyük bir memnuniyetle, âdeta bizi davet etmekte olan o cazip büfelere doğru döndük. Gerçi saat daha 9 idi, fakat ekserimiz 5 civarında kahvaltı etmiştik. Hicaz’a hayır kervanı... opkapı Sarayı’nın Bâbü’s-Selâm ile Bâbü’s-Saade arasında kalan ikinci avlusu, o gün geleneksel bir törene sahne olmaktaydı. Bir gün öncesinden başlatılan hazırlıklar tamamlanmış, devlet erkânı, ağalar, hademeler, selâtin şeyhleri ve imamlar, özel kıyafetleri içinde, kendilerine ayrılan kısımlarda yerlerini almışlardı. Kubbealtı’nın karşısına kurulan çadırda da Haremeyn görevlileri beklemekteydi. Derken, kapıcıbaşı ağalar, rikab ağaları, peykler ve solakların oluşturduğu gruptan bir alkış tûfanı koptu. Padişah-ı cihan hazretleri, at üzerinde Bâbü’s-Saade kapısından teşrif etmişlerdi. Bu, “mahmil-i hümâyûn” veya “surre” adı altında, her yıl Mekke ve Medine’nin şerif, seyyid, ulema ve fakirlerine gönderilen para ve hediyelerin yola çıkarılışı dolayısıyla düzenlenen törenin başlangıcıydı. Önünde ve yanlarında yürüyen ağalarla Kubbealtı önüne gelen padişah, konulan iskemleye basarak yere indi ve koltuğuna oturdu. O sırada, oda lalası elinde Mekke Şerîfi’ne hitaben yazılmış nâme-i hümâyûn, harem ağaları da sırtlarında surre keseleri olduğu halde çadıra girdiler. Burada keseler sayıldı, Mekke ve Medine’de kimlere, nelerin verileceğine dair kayıtları ihtiva eden defterler zarflara konuldu, mühürlendi ve götürülüp padişaha gösterildi. Ardından, mektubun teslim edildiği surre Emîni’ne ve diğer görevlilere hil’atler giydirildi; hepsi huzurda yer öpüp geri çekildiler ve çadırın on adım önünde sıraya girip durdular. Bu esnada, şeyhler ve imamlar Kur’an’dan ayrı sûreler, müezzinler Süleyman Çelebi’nin “Mevlid”inden “Nât-ı Şerîf”i okuyorlardı. Öte yandan, sırtına mahmil-i hümâyûn yüklenmiş, üzeri murassâ örtülerle süslenmiş surre devesi, Mirahor Ağa tarafından alanda dolaştırılmaktaydı. Daha sonra, samur kaplı kürk ve üstlük giymiş Dârüssaade Ağası görevi devralıp padişahın önünde birkaç tur attı. Ve devenin gümüş zincirini Surre Emîni’ne, ibrişim yularını sakabaşılara teslim ederek padişahın önüne vardı, huzurda yer öpüp geri çekildi. Şimdi, müezzinler tekbir ve tehlil getiriyor, alaya katılacak olanlar yürüyüş protokolüne göre diziliyorlardı. Nihayet, para keselerini ve diğer hediyeleri taşıyan develer ve katırlarla birlikte ağır ağır harekete geçilerek orta kapıdan çıkıldı. Hastalar kapısı önünde durularak mûtad dualar yapıldı. Görevleri burada bitenler geri döndüler, diğerleri düzenli şekilde Bâb-ı Hümâyûn’dan çıkıp Alay Köşkü altından geçtiler ve Hocapaşa-Bahçekapısı yoluyla Kireç İskelesi’ne vardılar. Hediyeler, hazır bulunan çektiriye yüklendi ve oradan Üsküdar’a geçildi. Artık, Kurban bayramı’nda Mukaddes Torparklar’da noktalanacak uzun yolculuk başlıyordu. Çelebi Mehmed’den beri Biz, Osmanlı’nın Mekke ve Medine halkına beslediği sevgi ve teveccühün, yardım etme iştiyakının ne boyutlarda tezahür ettiğini ortaya koymak gayesiyle, Topkapı Sarayı’nda yapılan bir surre törenini ana hatlarıyla canlandırmaya çalıştık. Her yıl Recep ayının 12’nci gününde, daha sonraları Şaban’ın 15’inde yapılan bu törenler, mekân ve görünüm olarak birtakım değişikliklere uğradı, surre güzergâhı ve taşıma vasıtaları değişti. Ama tâ III. Ahmed döneminden (1714 yılından) başlayarak, Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar, yani iki asır boyunca İstanbul’dan surre gönderme geleneği devam etti. Ondan önceki surreler, Mısır hazinesinden karşılanıyordu. Yavuz Sultan Selim’den önceki padişahlar da, hediyelerini göndermeyi ihmal etmiyorlardı. En eski Osmanlı tarihçilerinden Aşıkpaşazâde, ilk surrenin Çelebi Mehmed tarafından yollandığını, padişahın ayrıca Mekke ve Medine yoksullarına mülkler vakfettiğini, onun oğlu II. Murad’ın ise her yıl Kudüs, Halilürrahman, Mekke ve Medine yoksullarına 3.500 filöri gönderdiğini, Ankara bölgesinde bir büyük subaşılık köylerini Mekke yoksullarına vakfettiğini yazar. 62 bin altından fazla Osmanlı tarihçilerinin “Velî” olarak andığı II. Bâyezid, yarısı Mekke, yarısı Medine halkına dağıtılmak üzere, her yıl muntazaman 14 bin altın gönderirdi. Mısır fâtihi ve “Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn” unvanlı Yavuz Sultan Selim ise, mukaddes şehirlerin anahtarlarının kendisine emanet olunması üzerine cömertliğin şâhikasına çıkmış, 200 bin filöri altınla birlikte 970 ton hububat yollamıştı. XIX. yüzyılda, surre emînine tevdî edilen paranın miktarı 62 bin altını geçiyordu. Bunun yanısıra valide sultanlar, sultan hanımlar, devlet erkânı da surre gönderirlerdi. Padişah, Mekke Şerîfi’ne iki, Mekke ve Medine kadıları ile Mekke, Medine ve Kudüs şeyhü’l-haremlerine (Halîfe tarafından görevlendirilmiş memurlar) birer hil’at, ayrıca “sikke-i hasene” nâmı altında her birine 500’er altın yollardı. Deve ve katırlara yüklenmiş hediyelerin arasında, Seferli Koğuşu ağalarının hazırlayıp şişelediği buhur suları da bulunurdu. Surre alayının Şam’a ve Mekke’ye varışlarında törenler düzenlenmesi gelenek haline dönüşmüştü. Şam’da kafileye muhafızlar katılırdı, çünkü çöl bedevîlerinin yağma hırsıyla saldırması ihtimali vardı. XIX. yüzyılda surre vapurla Şam’a gönderilmeye başlanmış, son zamanlarda Şam’dan trenle sevkedilmiştir. Osmanlı Devleti, Almanya ve Bulgaristan safında Birinci Dünya Savaşı’na dahil olunca, surrenin gönderilmesi tehlikeye girdi. Şerîf Hüseyin’in isyanı dolayısıyla 1916 yılı surresi Medine’ye, müteakip iki yılın surreleri Şam’a kadar gidebildi. Nihayet Şam kaybedilince, iş noktalandı. Buna rağmen, Sultan VI. Mehmed Vahîdeddin, 1922 yılında yurt dışına çıkıncaya kadar, Mekke ve Medine fakirlerine sadaka göndermeyi ihmal etmemiştir.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT