BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Nasıl yaşlanmak...

Nasıl yaşlanmak...

19 Mart Yaşlılar Günü ve haftası da bence diğer bazı günler gibi renksizce geçiştirildi. Oysa nicesinin söyleyecekleri, anlatacakları olmalıydı. Hele yaşlıların... Kıyılardan toplanan deniz kabukları gibi onların anlatacaklarını dinlemek, saklamak gerekiyor.



19 Mart Yaşlılar Günü ve haftası da bence diğer bazı günler gibi renksizce geçiştirildi. Oysa nicesinin söyleyecekleri, anlatacakları olmalıydı. Hele yaşlıların... Kıyılardan toplanan deniz kabukları gibi onların anlatacaklarını dinlemek, saklamak gerekiyor. Çünkü eğer ömrü yeterse yaşlanmayacak kimse yoktur. Herkes bu hücre eskimesinden payını alır. Kimi zaman hayranlıkla iç geçirerek “Ah ne güzel!” diyerek seyrettiğiniz, güzelliğine gıptayla baktığınız insanlar da elbette yaşlanıyorlar yaşlanacaklar. Hülya Avşar da Meltem Cumbul da.. Meltem Cumbul henüz çok genç. Güzelliği yanında yetenekli de... Bizdeki mavi göz saplantısına karşılık kahverengi gözlerle de güzel olunabileceğini kanıtlıyor. Hülya’ya gelince, elbette güzel ve vasıflı bir oyuncu ama sinemada ilk göründüğü günlerdeki inceliğini, uçucu genç kız havasını çoktan kaybetti; tabii yine güzel ama bu defa olgun ve dolgun bir güzel... Önemli olan yaşlılığı belli bir vakitten sonra kabullenebilmek. Hiçkimse yaşlılığı kendisine kondurmaz; fakat bir yandan da yeni kabuğuna alışmaya çalışır. Çalışır da bunu bir türlü başaramaz; çünkü içinde bir yaşama kıvılcımı vardır ki, onun yaşı yoktur. Bir ara henüz çok gençken huzurevlerinden birisini ziyarete gitmiştim. Orada barınanların çoğunun arayanı yoktu. O yüzden büküktü boyunları, kapılara bakıyorlardı. Orada hayattan büsbütün kopmadan yaşıyorlardı, rahattılar; odaları, çay salonları, televizyonları, arkadaşları vardı. Kimisi bahçede çalışıyor, gücü olan çapa yapıyor, fidan dikiyordu. Ne var ki gözlerinde resimleşen bir şey, bir eksiklik, bir arayış iyice belirgindi. Sonra zaman zaman düşünmüşümdür; “belki ben de birgün huzurevinde olacağım, böylesi bir yaşama biçimini kabullenmeye alışmam gerek” diye. İnsan eğer mutluluğa yatkın bir yapıda değilse, nereye giderse gitsin umutsuzluğunu oraya taşır; ama eğer içinde işte o küçük kıvılcım duruyorsa nerede, hangi mekanda olursa olsun yaşama sevincini yakalayabilir. Yeter ki biraz iyimserlik... Bir karikatür hatırlıyorum, kocaman bir dünya pastasını yaşlı bir erkekle bir kadın birer ucundan yiyorlar, bir tarafta da Afrikalı aç çocuklar... Doğrusu bu canlandırmada gülmeden çok, düşünme öğesi vardı. Anlaşılan kim çizmişse onu, yaşlıları pek sevmiyordu. Hatta dünyadaki açlığa yaşlılar sebep olmuş da artık onlar yaşamasınlar, yiyip içmesinler gariban Afrikalılar’ın karnı doysun anlamını çıkarmak zor değildi. Ama işin bir de ayıklandıktan sonraki kısmı var. Karikatürist o kadar insafsız değildi elbet. Dünyada yoklukları hiçe sayan ne denli israf göstrileri olduğu gözardı edilemez. O buna isyan ediyordu. Burada dokunulan, “Hep bana hep bana zihniyeti”dir, çoğumuzu yengeç kıskacı gibi yakalamış bencilliğimizdir. En kötüsü yaşlanınca, hele insanın hiç kimsesi yoksa, hele insanlarla diyaloğu, bağlantısı iyi değilse işte o karikatürdeki tabloya benzer bir yaşama biçimini seçmektir. Muzları, kivileri, turfanda çilekleri, çikolataları evlerine taşıyan, kendi sessiz dünyasında ya da televizyon karşısında kimseyle paylaşacak birşeyi olmadan yaşayan yaşlılar biliyorum. Ve diyorum ki eğer insanlarla paylaşacak birşeyleriniz varsa, asla yaşlanmayacaksınız.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT