BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kuyu derin değil, ip kısa!

Kuyu derin değil, ip kısa!

Gireceğiniz kuyunun boyu dört metre ise ve sizin iki metrelik bir ipiniz varsa, o kuyu derindir. Ama kuyunuz otuz metre derinlikte ise ve ipiniz otuz metre ise, o kuyu derin değildir. En üstten en alta, süperinden amatörüne, millisinden A2’sine kadar bütün kademelerdeki futbol “idarecisi” dahil, kimseyi ayırt etmeden bir analiz yapmak niyetindeyim...



Futbol kulübü yönetmek bir hobi olarak başlar ve bir ülkenin en önemli “getirisi” olan sektörü haline dönüşür. Bu prensibi kimse dışlayamaz... Bu denli büyük bir sektörün kullanacağı çok önemli iki enstrüman vardır... Biri; taraftar ve onun içinde körüklenerek alevlendirilen aşk... Diğeri ise; çok kolay kontrol edebileceği haberleşme araçlarının etkin gücü ve onların piyonu haline getirilmek için her yolun denendiği bizler... Tek adamlığın legalleştiği yerdir bir kulüp başkanlığı... Kendini kabullendirmenin, her türlü hatanın en kolay kabul edilebildiği mertebedir... Önce transfer yolsuzluğu ve onun doğuracağı hataların görmezden gelinmesi gerekir. “Körü körüne biat” ile donatılmış güruha bu pompalanır. Olası başarısızlıklar için de “hakem” veya “hayali düşmanlar” gibi aktörler üretilir ve söz ettiğim yazılı ve görsel medya üzerinden pompalanır. “Ne yaptıysa takımı için yaptı” inanışı atılan küçük yemlerle sürekli beslenir ve taze tutulur. Bunun yapılmasına alet olanlar, oradan; orası da onların yaptığından beslendiği için alan da memnundur, veren de... Öyle olmayanla uğraşmak gerekir ki o da bulunduğu makam nedeniyle çapı asla sorgulanmayacak olan bir başkanın asli işidir... Yemin ve insan Koca Hipokrat yemini bile böbrek ticaretine engel olamıyorsa sportif ahlak için söz verenlerden, ya da gazeteciliğin ilkeleri üzerine eğitim alanlardan niye bekleyelim dürüstlüğü? Aeskhylos diyor ki en az 3000 yıl geriden: “Yeminine bakıp bir insana inanma, insana bak ve sonra yeminine inan...” Haftanın 6,5 günü “ben” olarak yaşayan bir insanın sadece yarım günlüğüne “biz” olabildiği bir ortamda, deforme edilip durmasına engel olmak bize mi düştü? ...Diyebiliriz... Demek, en doğal hakkımız... Ama ya çocuklarımız? Ya geleceği bu ülkenin? Çapının sınırlarının asla sorgulanamayacağı en büyük “ikbal makamına oturan” adamlar, herhangi bir siyasi partiden, veya herhangi bir sosyal akım veya düşünceden daha fazla insanı kontrol ediyorsa, edebiliyorsa, hata onlar da mı, yoksa bizde mi? O yazamaz ve konuşamaz. Dedik ya, çapı sınırlıdır onun. Onun yerine biz yazıyor ve konuşuyoruz... İşte o an; “şeytana ruhumuzu satmış” olmuyor muyuz?.. Tabela ve aşıkları... Onlar tabeladan beslenirler... Ülkeyi hiçbir mesele bölemezken, onların tuttukları takımlara olan tutkuları sayesinde üçe-beşe bölündük bile... “Tabela 1-0 yazsın da, nasıl yazarsa yazsın” akar onların damarlarında. Bunu; ister idarecisinin marifetiyle, ister hakem kendisinden korktuğu için yapılmış bir hata nedeniyle elde etmiş olmak, onun için hiç fark etmez. Bunu “başarı” sayar o... O; takımı yendiği zaman, hayatla ilgili bütün meselelerini “hallettiğini” zanneder... Bir “sosyopat” yapılmıştır da haberi yoktur... Günlük hayatında yüzlerce insanı yönetebilen, iki dil bilen, yurt dışı eğitimli ve aldığı kararlarla milyonlarca doları yönlendirebilen insanların, formayı giyip tribünde yerini aldığında ne hale geldiğini görmüyor musunuz?.. Ya da ne hale getirildiğini... Maç istediği gibi anlatılsın, akşam yorumlar onun işine gelecek şekilde yapılsın, öyle yapmayanlar ise hemen “düşman” ilan edilsin... Hayattan beklentileri bu kadardır onların... İşte bu tarifteki taraftar profili ince ince kıyılıp, hafif acılı bir sosa yatırıldığında; artık bir tek şey kalmıştır yapılacak. O da; cebindeki son parayı almak için o makamın, bizim buralardaki “ötücü kuşlar” nezdinde kamuoyu oluşturması ve iki yalan haber üstüne bir sipariş resimle birlikte, garibanımıza hayallerin satılması... Ne diyelim... Allah kimseyi hayallerinden mahrum bırakmasın... POST-İT Hata ile suç, ayıp ile günah, nefret ile sevgi... 6 ayı devirdik aralarında gidip gelerek... Hatalar kötü değildir, düzeltilmemesi bile kötü değildir, esas kötü olan; gizlenmeleridir... S-ÖZ: Socrates baldıran otu önüne konduğunda eşi: “Haksız yere öldürülüyorsunuz...” dedi. Baldıran otu önünde duran Sokrates: “Daha beteri var. Ya haklı yere öldürülüyor olsaydım...” dedi! Kötülük 1977’de başladı. Joao Havelange, Buenos Aires Havaalanı indi ve “size futbol adlı bir ürünü pazarlamaya geldim” dedi...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT